Nov 20, 2017, 07:54 AM

Haberler:

Esselamun Aleykum


Zulmü Engellemek

Başlatan islam, Nov 19, 2016, 08:02 AM

« önceki - sonraki »

islam

ZULMÜ ENGELLEMEK

a. Herkese Merhamet Etmek
b. Günaha Yağcılık Yapmak
e. Emr-i Ma'ruf ve Nehy-i Münker


Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!

Hepinize kucaklar dolusu dualar, hayır temmenîlerim, selâmlar, sevgiler, saygılar... Hamburg'tan telefon ediyorum. Telefonla vaazımız Hamburg'tan oluyor. Bugünkü hadis-i şeriflerin birincisinin konusu merhamet, acıma, şefkat üzerine...

a. Herkese Merhamet Etmek

Biliyorsunuz, Allah-u Teàlâ Hazretleri rabbımız, mevlâmız, yaradanımız, erhamürr-rahhimîn, merhametlilerin en merhametlisi... Ve lehül-esmâül-hüsnâ; en güzel sıfatlar Rabbimizindir, kemal sıfatlarıyla muttasıftır. Her türlü nakîsadan, noksandan, eksiklikten, kusurdan münezzehtir, yücedir. Rabbimiz teàlî ve ulûm sahibidir. Onun sıfatları en güzel sıfatlar olduğu için, herkesin de o sıfatları iyice öğrenmesi, ona göre kendisine çeki düzen vermesi lâzım! Onlardan bir nebze edinmeye, onlara sahip olmaya çalışması lâzım!..

Bu merhamet, acıma, şefkat, sevme, sevip de acıma, iyiliğini isteme, kötü durumunu görüce üzülme duygusu, çok yüksek bir duygudur, çok önemli bir duygudur. Dinimizde yeri çok büyük olan bir duygudur. Bir insan merhamet etmezse, merhametsizse, katı kalpliyse, duygusuzsa, merhamet edilecek durumda olan, acınacak durumda olan kimselere merhamet etmiyorsa, Allah da ona merhamet etmez:

(Men lâ yerham lâ yürham) "Merhamet etmeyen merhamet bulamaz, merhamete mazhar olamaz."

Tabii bu mü'minin umumî evsafı arasında çok önemli bir yer tutuyor. Acıma duygusu, severek, herkesin iyiliğini isteyerek, kötü durumda olanların o durumdan kurtulmasını temennî ederek, şefkat, sevgi, acıma göstermek önemli bir duygu... Tabii bunun herkese yönelik olması lâzım! Çünkü Peygamber SAS Efendimiz Ebû Hüreyre RA'ın bize rivâyet eylediğine göre buyurmuş ki:

458/6 (Vellezî nefsî biyedihî lâ yedhulül- cennete illâ rahîmün. Kàlû: Küllünâ rahîmün. Kàle: Lâ, hattâ yerhamel-àmmeh.) Sadaka rasûlüllàh.

Bu hadis-i şerifte Peygamber SAS Efendimiz bir nebze açıkladığım merhamet duygusunu anlatıyor, buyuruyor ki: (Vellezî nefsî biyedihî) "Şu canım, şu nefsim, şu hayatım, elinde olan yaradana, Allah'a, âlemlerin Rabbine yemin olsun ki..." Niye insanın canı, Peygamber Efendimiz'in canı, niye onun elinde? Yâni dilerse yaşatır, dilerse hayatına son verir. Ölmesini murat ederse öldürür, yaşamasını murat ederse hayat verir. (Vallàhu yuhyî ve yümît) "Dilediğini diriltir, dilediğini öldürür."

(Vellezî nefsî biyedihî) "Şu nefsim..." Buradaki nefisten maksat nefs-i emmâre değil. Yâni: "Şu varlığım, kendim, canım, vücudum elinde olan Allah'a yemin olsun ki.." diyor, Peygamber Efendimiz. "Vallàhi" dese, düz bir yemin olacak, öyle demiyor: (Vellezî nefsî biyedihî) "Şu canımın elinde olduğunu bildiğim Rabbim, yaradanıma yemin olsun ki..." diye böyle bir yeminle başlıyor.

Bu çok önemli bir söz, yemin etmek çok önemli bir hareket... Peygamber SAS Efendimiz'in yemini, çok önemli bir şey söyleyeceğini gösterir ve hayatını ortaya koyarak ettiği bir yemin bu... Yâni bu yeminden: "Bak ben biliyorum ki, beni yaşatan, vefatım geldiği zaman da öldürecek olan Allah; onun huzuruna gideceğini bilen, hesaba çekileceğini bilen bir insan olarak söylüyorum..." gibi mânâlar da anlayabiliriz.

Bu büyük yeminin arkasından Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki: (Lâ yedhulül-cennete illâ rahîmün) "Cennete ancak merhametli kişi girecek, merhameti olmayan girmeyecek. Ancak merhametli olan, rahîm olan, rahmet sahibi, şefkat sahibi, acıma duygusuna sahip kişi girecek."

Tabii burda bir de, rahîm sıfat-ı müşebbehedir, hattâ mubalağay-ı ism-i fâil sigasıdır. Yâni acıma duygusu biraz da fazlaca olacak, az değil, bir lokma değil. Şöyle bir göstermelik, nümûnelik miktar değil... Müslümanın bayağı merhametli olması lâzım, gözü yaşlı olması lâzım! İnsanları, mahlûkları sevmesi lâzım! Müslümanın herkese acıması lâzım!..

Peygamber SAS Efendimiz'in gözü yaşlıydı, Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in gözü yaşlıydı. Bahadır Ömerül-Fâruk Efendimiz'in gözü yaşlıydı, gözlerinden akan yaşlardan yanaklarında izler kalmıştı. Çok ağlamalarıyla, çok gözyaşı dökmeleriyle tanınmış kimselerdi. Ama bunlar bir yeri acıdığından dolayı, bir ağrıdan sızıdan dolayı ağlama değil; ayet-i kerimenin kendisine ifade ettiği mânadan dolayı, karşılaştığı muazzam bir ilâhî, ibretli, hikmetli olaydan dolayı; tefekkür edip, tefekkür edip tefekküründen hâsıl olan sonuçtan, kıssadan çıkan hisseden dolayı... Böyle çeşitli sebeplerden, duygusal, derin duygulu insanlar oldukları için ağlarlardı.

Peygamber Efendimiz bazan başkalarına Kur'an-ı Kerim okuturdu, dinlerken inci gibi göz yaşlarını dökerdi. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz evinin avlusunda ibadet edip ağlarken, mahallenin insanları avlunun dışından bakarlardı: "Niye ağlıyor, nasıl ağlıyor, nasıl bir insan?" diye, hayretle, merakla bakar ağlarlardı.

Rahîm sıfatını kesb edecek kadar merhametli olması lâzım. Rahîm olanlar cennete girecek. Meselâ Allah-u Teàlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de İbrahim AS anlatılırken şöyle tasvif buyuruyor:

(İnne ibrâhîme leevvâhün halîm.) "İbrahim çok ah-vah eden, çok gözü yaşlı bir kimseydi." diye medhediyor. İbrâhim AS gözü yaşlı, merhametli insandı. Peygamber Efendimiz gözü yaşlı, duygulu, merhametli insandı. Ya'kub AS Yusuf'u için ağladı, gözü yaşlı insandı. Yâni îman insanı rikkatli, merhametli, şefkatli yapıyor, sevgili yapıyor; başka insanlara acıyor.

Şu Yâsin Sûresi'nde düşünün ki, kendisini öldüren insanlara Habîbün-Neccâr ne diyor; o mübareğe Allah tarafından cennetlik olduğu bildirildiği zaman:

(Kîledhulil-cenneh) "Haydi kulum, cennete gir!" diye, kendisine hitâb-ı ilâhîyle iltifat olunurken bile kavmini düşünüp ne diyor: (Kàle: Yâ leyte havmî ya'lemûn. Bimâ gaferalî rabbî ve cealenî minel-mükramîn.) "Keşke benim kavmim benim haklı olduğumu, söylediklerimin doğru olduğunu bilselerdi. Rabbimin beni afv ü mağfiret eylediğini bilselerdi. Yâni, o mürsellerin söylediği ilâhî hakîkatlerin gerçek olduğunu bilselerdi, keşke öyle cinayet işlemeselerdi..." diyor. Bu âyet-i kerimeden, ahirette bile hâlâ onlara acıdığını anlıyoruz.

Aziz ve sevgili kardeşlerim! Demek ki, müslüman çok merhametli olacak. Hem de suç işleyenlere karşı bile, günah işleyenlere karşı bile: "Ah, günahı işlemeselerdi, ah keşke günahın ne kadar kötü olduğunu anlasalardı, keşke haksızlık etmeselerdi, keşke zulüm yapmasalardı... Akıbetleri fenâ olacak, cehenneme düşücekler, cayır cayır yanacaklar, keşke yanmasalardı." diyecek. Yâni günahkârlara bile acıyacak, günahtan dönmelerini isteyecek.

Peygamber Efendimiz böyle yemin ederek, ahirete ancak çok merhametli insanların, merhamet duygusu içine iyice yerleşmiş, şefkatli, merhametli, rikkatli insanların gireceğini söyleyince:

(Kàlû: Küllünâ rahîmun) Dediler ki: "Yâ Rasûlallah hepimiz merhametliyiz, sizin bu söylediğiniz, buyurduğunuz güzel duyguya sahibiz, hepimiz merhametliyiz." Peygamber Efendimiz onlara itiraz buyurdu.

(Kàle) Buyurdu ki: (Lâ, hattâ yerhamel-âmmeh) "Azıcık bir merhametle olmaz, herkese acıyacak."

Çocuk düşmüş, "Ah yavrum!" diyor, acıyor. Atın, devenin yükü fazla gelmiş, burnundan soluyor, acıyor... (Hattâ yerhamel-âmmeh) "Azıcık bir şey değil, herkese, umûma acıyacak." Amme, umûm, herkes, genel olarak tüm toplum, tüm insanlar... Hepsine acıyacak, ayırım yapmaksızın, topluca herkesin iyiliğini isteyecek. "Herkesin iyiliğini istemedikçe rahîm sayılmaz."

Demek ki, bir müslümanın topluma karşı merhameti olması lâzım, herkesin iyiliğini istemesi lâzım!..

Fakat burada bir noktaya işaret etmek istiyorum. Başka zaman konuşmalarımda da, yazılarımda da daima bu hususu açıklamağa çalıştım. Bu güzel hadis-i şerifleri dinleyen kimseler ve tabii Yunus Emre'yi, Mevlâna Hazretleri'ni, onların aşktan, sevgiden, şevkten bahseden sözlerini duyan kimseler diyorlar ki:

"--İslâm sevgi dini, şefkat dini, rikkat dini, hassaslık dini..."

İyi, güzel, doğru, yanlış değil amma, bir de dünyada azılı kötüler var, azılı zâlimler var, azılı kâtiller var... Ne kadar söylesen, gülüp geçiyor. Sen, "Allah CC böyle buyurdu, şöyle buyurdu.." diye âyet okuyorsun, imansız olduğu için, senin imanla dolu sözlerini kabul etmiyor.

Hani eski devirde inanmayan, inaçsız, ateist kimselere dehrî derlerdi. Öyle bir kimseye mollanın birisi Kuran'dan âyetler getirip; (Kàlellahu teàlâ) "Allah-u Teàlâ Hazretleri şöyle buyurdu, böyle buyurdu..." diye ikna etmeye çalışınca; o da cevabında kendi bölgesine âit şiveyle demiş ki:

--Men özünü inkâr edirem, sen bana sözünü dirsen...

Yâni: "Ben Allah'ın kendisini kabul etmiyorum, ateistim, onun varlığını anlayamamışım, kalın kafalıyım; sen Kur'an-ı Kerim'den âyet okuyorsun!"

Demek ki, öyle insanlar var ki ne söylesen tesir etmiyor. Bilimsel gerçekleri söylüyorsun, âyetleri söylüyorsun; "Avrupa'da böyle diyorlar, Amerika'da ilim ilerlemiş, şöyle bir şey bulunmuş, bu Kur'an-ı Kerim'e falanca Amerikan senatörü inanmış, müslüman olmuş, filanca ilim adamı müslüman olmuş..." diyorsun, kalbi yumuşamıyor. Yumuşasın yumuşamasın, o kendisine âit, kişisel, özel bir durum. Tamam, inançsız olduğu için, kâfir olduğundan ne olacaksa olacak, ama onunla da kalmıyor, yâni kendi özel halinde kalmıyor, bir de başkalarına zulmü, haksızlığı, cevri, cefası devam ediyor. Öldürüyor, vuruyor, kırıyor, üzüyor, haksızlığı yapıyor, hırsızlığı yapıyor, arsızlığı, yüzsüzlüğü yapıyor... O zaman ne olacak?..

Tamam, Müslümanlık merhamet dini, şefkat dini, re'fet dini, yumuşaklık ünsiyet dini, saygı dini, hoşgörü dini ama; kötüye de hoşgörü var mı?.. Yâni T. C. kanunlarında hırsıza müsamaha var mı, katile merhamet var mı, veyahut dolandırıcıyı koruma var mı?.. Olmaz, hiç bir yerde olmaz. Neden?.. Suç kötüdür, o sevilmez, ama haksızlığı, suçu işleyen kişi belki iflah olabilir. O kötülük yapmağa devam ederse sonu ya hapis olacak, ya dar ağacı olacak, ya da teneşir paklayacak, yıkılıp gidecek. Şairin eski bir zâlim insana dediği gibi:

Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr!

Ahirette çekecek, ahirette durumu çok kötü olacak ama, biz onun dünyada kötülük yapmasına müsaade edemeyiz ki... Yâni bu yine merhamet duygusuna aykırı bir şey.

"--Bırakın, kötü kötülüğünü yapsın!"

Olmaz! Bir zâlimin, öteki insanlara kötülük yapıp dururken, kötülük yapmasına müsâade etmek, merhametsizliktir, hoşgörüsüzlüktür, bu yanlış bir şeydir.

Onun için güzel ahlâk, yeri geldiği zaman iyi işleri yapmak, yeri geldiği zaman suçluyu da affetmek, bağışlamak, hoş görmek... Çocuğa da, "Bir daha yapma bakayam!" demek. Ama temerrüt varsa, inat varsa, ısrar varsa, uslanmazlık varsa, onu da durdurmak, kötülüğün kaynağını kurutmak, kötülüğü de yaptırmamak var. O da önemli.

Bazıları bunu anlayamıyor. Bu, dünyanın her yerinde her zamanında şarttır, gerekmiştir. Onun için, suç olduğu yerde cezâ vardır. Cezâyı hak eden cezâyı yer.

Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki: "Kim suç işlemişse onun cezâsı verilmelidir. Âciz, nâçiz, halktan, vasıfsız sıradan insanlardan birisi suç işlediği zaman, kanunları uyguluyıp da; eşraftan, âyandan, yüksek tabakadan bir insan suç işlediği zaman onu kıvırttırmak, cezâyı ona vermemek, hoş görmek, atlatmak, kayırmak, kollamak veya korkmak olmaz. Ona da cezâ verecek. O hususta merhametliliğiniz tutmasın!"

(Ve lâ te'huzküm bihimâ re'fetün fî dînillâh) "Allah'ın verdiği cezâda, onu uygulamada merhamet etmeyin!" Çünkü merhametten maraz olur, suça teşvik olur, kötülük yapanlar çoğalır, kötülük yapma arzusu çoğalır, kötülük yapmaktan korku kalmaz.

Demek ki, İslâm'ı iyi anlamak lâzım! Suçlu kurtarılmağa çalışılır ama, suç sevilmez. Kötü her zaman kötüdür, kötünün engellenmesine çalışılacak. İnsanın İslâm'da, hele hele topluma karşı büyük sorumluluğu vardır. İnsan âmmeye merhamet edecek, yâni umûma, halkın topuna, toplumun hepsine merhamet edecek, topluma zarar verecek şeyleri de engellemğe gayret edecek.

İslâm toplum dinidir, topluluğu koruma dinidir. Hem kişiyi koruyor, hem toplumu koruyor, hem ikisinin arasında bir denge kuruyor.

Kapitalizm kişiyi korumuştur, kişiye çok serbestlik vermiştir, patronun işçiyi ezmesine yol açmıştır. Sosyalizm, komünizm topluma önem vermiştir, kişinin haklarını küçümsemiştir, önemsememiştir. Toplumun lehine kişiye zulmetmiş, hürriyetlerini gasb etmiştir. Yâni bu rejimler dengesiz olmuştur. Bu idâreler, insanın mutlu bir yaşam sürmesini sağlayamamıştır.

İnsana ve topluma, kişiye ve topluluğa hakları ölçülü şekilde verip, ne onu ezdiren, ne ötekisini bozduran en güzel sistem, en güzel nizam İslâm'dır. Onun için İslâm'ın bu kadar ölçülü, bu kadar olgun, bu kadar dengeli olduğunu çok güzel anlamak lâzım! Bir insan topluma merhamet edecek, herkese merhamet edecek. Suçluya da merhamet edebilir, suçluyu suçtan kurtarmak için çalışabilir.

Çok meşhurdur, Peygamber Efendimiz bir seferinde buyurdu ki:

"--Müslüman kardeşiniz zâlim de olsa ona yardımcı olun, mazlum da olsa yardımcı olun!"

Dediler ki:

"--Yâ Rasûlallah, mazlum olduğu zaman, yâni birisi ona zulmediyor, gidelim yardımına koşalım, zulme uğramasın, zulümden kurtulsun; ama zâlime nasıl yardım edebiliriz, bu ne demek?"

O zaman Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

"--Zâlimi zulmünden alıkoyarsanız, zulmü yaptıramaz duruma getirirseniz, zulmü yapmasını engellerseniz; bu da ona yardımdır."

Çünkü zulüm yapmadığı zaman cezâ çekmeyecek, mahvolmayacak, kahrolmayacak; toplum da zarara uğramayacak.

Demek ki zâlime yardım, zulmü yapmamasını sağlamak; mazluma yardım, zulme uğradığı zaman imdâdına koşmak... Bu çok önemli, İslâm'ı böyle doğru anlamak lâzım! Bir de İslâm'ın tek tarafını anlayıp, İslâm merhamet dinidir deyip, kulağının üstüne yatıp, mazlumların feryadını duymamak da insanlık değil...

Burda televizyonun karşısına geçiyorum, Türk televizyon kanallarını izliyorum. İsrail'de hudutları kapatmışlar, müslüman işyerine gidemiyor, ticaret yok, pazarlar boş, halk sefil... Ailesinde onsekiz ferdi olan bir manav gösteriyor, aç kalmışlar; karpuz yiyiyorlar, kabuklarını kemiriyorlar, çekirdeklerini topluyorlar, atmıyorlar. Bu insanların suçu ne?.. Buraları onlarındı, yahudiler geldi, modern imkânlarla, çağdaş donanımlarla işgal ettiler. Ondan sonra da çalışma fırsatı vermiyor, zulmediyor, işkence ediyor, vuruyor, kırıyor, yâni güç kullanıyor. Acımak lâzım, bu haksızlığı durdurmak lâzım, yardımına koşmak lâzım! İşte merhamet bu...

-- Onun arkasında Amerika var, o zaman susalım...

Olmaz! Kimin arkasında kim olursa olsun. Amerika'da da aklı başında, vicdanı olan, dindar olan insanlar var. Yâni zulüm her yerde hoş olmayan bir şey, onu sevmeyen insanlar var. Herkesin zâlime zulmü yaptırmamağa çalışması lâzım! O halde müslümanın da kulağının üstüne yatması, ilgilenmemesi doğru değildir. İlgilenecek, engelleyecek...

b. Günaha Yağcılık Yapmak

Şimdi Peygamber SAS Hazretlerinden bu konuda bir hadis-i şerif daha okumak istiyorum, Ebû Nuaym el-İsfahanî Abdurrahman isimli sahabîden rivâyet etmiş, Peygamber SAS buyuruyor ki:

456/8 (Vellezî nefsî biyedihî leyahrucenne min ümmetî min kubûrihim fî sûretil-kıredeti vel-hanâzîr bimüdâhenetihim fil-meàsî ve keffihim anin-nehyi ve hüm yestatîn.)

Bu hadis-i şerif çok önemli, demin başladığımız konudaki müslümanların topluma karşı görevleri, mazluma karşı görevleri, zâlimin karşısına çıkması konusundaki sözlerimin bir destekçisi oluyor.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: (Vellezî nefsî biyedih) "Nefsim, canım kudret-i elinde olan yaradana, Allah'a, rabbul-âlemîne yemin olsun ki..." Mühim bir şey söyleyeceğini bu yeminden anlıyoruz, pür dikkat dinliyoruz: (Leyahrucenne) "Muhakkak ve muhakkak çıkacaklar, (min ümmetî) ümmetimden bazı kimseler..." Nerden çıkacaklar? (Min kubûrihim) "Gömüldükleri kabirlerinden çıkacaklar..." Tabii insanlar gömüldükten sonra kabirlerinden ne zaman çıkacaklar? Kıyamet koptuktan sonra, sûra üfürüldükten sonra, mahşer yerine gidecekleri zaman... İsrafil AS sûra üfürünce herkes kabrinden kalkacak.

(Vel ba'sü ba'del mevti hakkun) "Öldükten sonra dirilmek haktır." Ahiret haktır, mahşer günü haktır, mahkeme-i kübrâ haktır. İşte o zaman kalkacaklar, mahşer yerine gidecekler.

"Ümmetimden bazı kimseler muhakkak ve muhakkak kabirden çıkacak..." Herkes çıkacak, yemin çıkılacağı için edilmiyor. (fi sûretil-kıradeti vel-hanâzîr) Kırade maymunlar demek, hanâzîr de hınzırlar demek... Yâni, "Ümmetimden bazı kimseler maymunların ve domuzların görünüşünde, sûretinde, şeklinde kabirlerinden kalkacak."

Mahşer günü, kıyamet koptuğu zaman, herkes kabirden kalkıp mahşer yerine gidip toplanacağı zaman; kabre insan olarak gömülmüştü, iki ayağı vardı, iki kolu vardı, başı vardı, insanlar arasında yaşadığı zamanki şekli belliydi, dış görünüşü insan gibiydi; ama kabirden kalkacakları zaman kimisi (fi sûretil-kıradeti) kimisi maymunların şeklinde kalkacak, (vel-hanâzir) kimisi de hınzırların sûretinde, yâni domuzların şeklinde kalkacak. Allah-u Teàlâ Hazretleri, bazı kullarını cezâlandırmak için ahirette bu şekilleri verecek.

Hattâ bazı âyet-i kerîmelerde eski ümmetlerden bazı suçluların dünyadayken bile bu hâle, maymun şekline, domuz şekline döndürüldüğü rivâyet ediliyor. Bu hususta bazı âyet-i kerîmeler var.

"Ümmetimden bazı kimseler kabirlerinden maymunlar ve domuzlar şeklinde çıkacaklar". Bu bir cezâ, insan olma vasfını kaybetmiş olarak, insan sûretinde değil, insanlıktan artık tardedilmiş bir şekilde, maymun sûretinde, domuz sûretinde kabirlerinden kalkacak. Ne kadar korkunç bir cezâ!.. Neden?..

Bimüdâhenetihim fil-meàsî) Meàsî, masiyetler, isyanlar, günahlar... Allah emretmiş kul ona isyan etmiş, emrini tutmamış, emrine aykırı olarak günahı işlemiş; ona ma'sıyet derler, çoğulu meàsî geliyor. Kelime kök olarak isyan kökünden geliyor. İnsan günah işlediği zaman, kime isyan etmiş oluyor?.. Allah'a isyan etmiş oluyor. Neden?.. Allah "Yapmayın!" demiş, yapıyor da ondan... Veya "Yapın!" dediği bir şeyi yapmıyor, o da isyan... Komutan, "Kalk, hücum et!" demiş, asker yatıyor; isyan... "Dur, gitme!" demiş, kalkmış gitmiş; isyan... Onun gibi... (Bimüdâhenetihim fil-meâsî) "Allah'a karşı isyan olan günahlarda yağcılık yapmasından, yumuşak davranmasından, böyle günah işleyenlere karşı da hoş bir tutum içinde olmasından dolayı."

Müdâhene kelimesi, yaltaklanmak, yağcılık yapmak anlamına geliyor. Aslında dühn, yağ demek... Bu Türkçede de kullanılıyor, birisi birisine dalkavukluk yapıyarsa, yağcılık yapıyor derler. (Bimüdâhenetihim fil-meàsî) "İsyanlarda günahlarda, müdâhene ettikleri için..." Yâni isyan eden kimseyi ayıplamıyor, "Yaptığın doğru değil!" demiyor, yağcılık yapıyor, alkış tutuyor, yüzüne gülüyor... Olmaz! Günahkâra iltifat, günahkâra tebessüm, suç işleyeni alkışlamak, kötü yolda gideni, yanlış iş yapanı desteklemek olmaz.

Öyle olursa ne olur? Günahlara müdâhene ettikleri için, yâni yağcılık ettiklerinden, alkış tuttuklarından, dalkavukluk yaptıklarından, maymun ve domuz sûretinde ba's olunacaklar.

(Ve keffihim anin-nehyi ve hüm yestatîn.) "Güçleri yettiği halde günahı engellemekten geri durdukları için..." Adamın aslında itibarı var, aslında sözü dinlenebilir. "Aslında söylese, hatırını ortaya koysa, veya sert bir şekilde yanlış olduğunu söylese, suçlu o günahı işlemeyecek ama; bu engellemeyi yapabileceği halde yapmadığından dolayı ve günah işleyenlere karşı da dalkavukça, müdâhene ederek, yağcılık yaparak hoş bir tavır takındığından dolayı maymun ve domuz sûretinde kalkacaklar." diye bildiriliyor.

Tabii bu cezânın başlangıcı... Ahirette de, "Niye yapmaları gereken görevi yapmadılar?" diye, onun hesabı ayrıca sorulacak.

Bu konuda bir başka hadis-i şerifi nakledeyim:

"Birisi kabre konulduğu zaman, derhal kabirdeki azab melekleri, azab etmeye başlayacaklar. Başına ateşten bir topuz vuracaklar, o vurdukları ateşten topuzdan dolayı kabrin içi duman ve ateşle dolacak. O da, canı çok yandığı için feryad ü figan edecek, bir taraftan da:

'--Ben müslümanım, beni niye azablandırıyorsunuz? Kâfir değilim, niye bana bu kabir azabını yapıyorsunuz?' diye azab meleklerine kendini anlatmağa çalıştığı sırada, melekler diyecek ki:

'--Sen dünyadayken falanca gün, falanca mevkîde zâlimler, müşrikler, kâfirler birisine zulm yapıyordu. Onların yanından geçtiğin zaman o zulmü engellemedin, o zulmü durdurmadın, o mazlûmu kurtarmadın, o zâlimlere engel olmadın. Kabirde bu cezâ bundan.' diye azaba devam edecekler."

Peygamber Efendimiz'in bildirdiğinden anladığımıza göre, demek ki, dünyadayken zâlimin karşısına çıkmayan, haksızlığı engellemeğe çalışmayan bir insanın, kabre konulduğu zaman manevî cezâsı, azabı başlıyor. Ondan sonra da, kabirden kalkarken maymun ve domuz sûretinde mahşer yerine gidecek, sonra mahkeme-i kübrâda muhakeme edilip, cezâsı neyse o cezâya çarptırılacak. Cezâ böyle devam ediyor.

Tabii işin bir de topluma olan tarafı var. Yâni insanlar topluma karşı görevlerini yapmayınca, zâlimin karşısına dikilmeyince, haksızlığı karşı durmayınca, haklıyı desteklemeyince toplumun düzeni bozulur. Böyle toplumlar felâkete uğrarlar; dünyevî bakımdan da felâkete uğrarlar, yıkılırlar.

c. Emr-i Ma'ruf ve Nehy-i Münker

Üç hadis olmuş olsun diye, bu hususta bir hadis-i şerifi de okuyarak sözümü tamamlamak istiyorum. Sonuncu hadis-i şerif Huzeyfe Hazretleri'nden, Tirmizî tarafından rivâyet edilmiş, hasen diye de tavsif etmiş; yâni iyi bir rivâyet, güzel bir rivâyet... Peygamber Efendimiz yine iki hadis-i şerifte izâh ettiğim şekilde, yeminle başlamış:

459/7 (Vellezî nefsî bi yedihi) "Canım nefsim kudret-i elinde olan Allah'a, alemlerin Rabbine yemin olsun ki, (lete'murunne bil-ma'ruf ve letenhevünne anil-münker) ya emr-i ma'rufu muhakkak yaparsınız ve nehy-i münkeri muhakkak icrâ edersiniz; (ev leyüşikennallàhu en yeb'ase aleyküm ikàben min indihî sümme leted' anhü felâ yestecîbü leküm.) ya da, Allah'ın size emrettiği farz vazifeyi yerine getirmezseniz, Allah-u Teàlâ Hazretleri böyle bir şey yaptığınız zaman, çok kuvvetle muhtemel ki başınıza bir ikàb, bir azab, bir cezâ gönderir. Göndermesi aşağı yukarı tahakkuk eder." Nerden?.. (min indihî) "Kendi tarafından..."

Yâni insanın, bir toplumun başına dünyadayken bir felâket geliyor. Diyelim ki; zelzele, sel veya yangın veya kıtlık veya sarî hastalık veya fakr u zarûret veya düşman istilâsı veya çeşit çeşit, türlü türlü azaplar... Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin azabları çeşitlidir; kimisinin başına yıldırımlar yağdırmıştır, kimisini şiddetli esen kasırgalarla helâk etmiştir, kimisini Firavun gibi denize gark etmiştir... Allah'ın çeşit çeşit azabları, ikàbları vardır, azab melekleri vardır; topluma cezâyı gönderir... (İkàben min indihî) İkàb, tâkibat sonunda verilen cezâ demek, yapılan bir suçtan dolayı kişiye verilen cezâ demek.

"Emr-i ma'ruf, nehy-i münker yapmazsanız, o zaman Allah kendi yanındaki türlü türlü azablardan bir azabı, aşağı yukarı size göndereceği kesinleşecek. (Sümme leted' anhu) Sonra siz 'bu gelen belâ kalksın' diye, onun aleyhine dua edeceksiniz. 'Yâ Rabbî, böyle bir belâ geldi, aman bizi koru, bizi kurtar, bu felâketi başımızdan defet, Aman ya Rabbî!..' dersiniz. Allah aslında mücibüd-deavâttır ama, (felâ yestecîbu leküm) sizin duanıza icâbet etmez."

Neden?.. Cezâlı durumdasınız, şu anda duanızı kabul etme durumu yok, cezâya uğramışsınız. Bu Allah'ın cezâsı, bu cezâyı Allah gönderdi, bu cezâyı hak ettiğiniz için, o anda dua edersiniz de duanız kabul olmaz. Allah duanızı kabul etmez, duanıza icâbet etmez. Halbuki:

(Ve kàle rabbekümüd'nî estecib leküm) Aslında, Allah duaları kabul edicidir ama, bu durumda olanları kabul etmeyeceğini bildiriyor. Çünkü cezâyı hak etmiş, cezâyı gönderen kendisi...

Aziz ve sevgili kardeşlerim! Bu hadis-i şerifler bitti, kısa bir yorumumla sohbetimi tamamlamak istiyorum. İslâm âleminin durumuna bakıyorum, tabii İslâm düşmanları var, tarih boyunca da, her zaman, her devirde olmuş, Kur'an'ın düşmanı, İslâm'ın düşmanı, îmanın düşmanı, doğruluğun düşmanı, Allah'ın düşmanı insanlar, Allah'ın yarattığı çeşit çeşit mahlûklar olmuş.... Hattâ şeytan var, o da bir müslümanı doğru yoldan aldatmağa çalışıyor, hepsi Allah'ın hikmeti... İslâm düşmanları İslâm için tuzaklar kuruyor ve İslâm'ın aleyhine çalışıyor; olabilir, tamam onların vazifesi o... Her varlığın, her yaratığın, her maddenin özellikleri var, vazifeleri var; ateş yakar, su boğar... Amma müslümanların Allah'ın emirlerinden ne kadar uzak olduğunu, Kur'an-ı Kerim'i nasıl çiğnediklerini, Allah'ın haramlarını nasıl irtikàb ettiklerini çevremizde görüyoruz.

Sevgili dinleyiciler! Bakın, kendi çevrenizi bir mü'min gözüyle inceleyin, kendi ailenize bakın, çoluk çocuğunuza bakın, kendinize bakın!.. Hayatınız, davranışınız, yaptığınız işler Allah'ın emirlerine ne kadar uygun?.. Onları bir ölçün, İslâm terazisine koyun, İslâm tartısıyla bir tartın; Allah'ın yasaklarından kaçınıyor musunuz, emirlerini tutuyor musunuz, haramlara bulaşmış mısınız, bulaşmamış mısınız; Allah'ın sevaplı, mübarek işlerini yapıyor musunuz, yapmıyor musunuz?..

Büyük ölçüde yapılmıyor. Meselâ ben iki üç hafta önce, Mekke-i Mükerreme'de, Medine-i Münevvere'deydim. Oradaki insanları, ibadetleri görüyoruz. Tabii orada Kur'an-ı Kerim daha çok okunuyor, insanlar Kur'an-ı Kerim'in emirlerine daha çok uyacağız diye bir ihtimam gösteriyorlar, görüyorsunuz. Yâni dindar insanların yığıldığı, geldiği güzel ibadetler yaptıkları, göz yaşlarıyla tavaf ettikleri, Peygamber Efendimiz'in mescidini ziyaret ettikleri, ibadet ettikleri yerler... Yâni hâlis, muhlis, Allah'ın rızâsına uygun İslâm bu...

Ülkelerimize bakın; bizim Türkiyemiz olsun, Mısır olsun, Hindistan, Pakistan, Malezya, herhangi bir İslâm ülkesini alın, orda İslâmî yaşantının Kur'an'a ve dinimizin ahkâmına ne derece uygun olduğuna bir bakın?.. Uyulmuyor. Namaz kılan az, haram yemeyen az, doğru düzgün güzel ahlâklı, olgun, tam, hakîkî müslüman olan az... Peki ne olur? O zaman toplum bir cezâya uğrar. Emr-i ma'ruf yapılmıyor, nehy-i münker yapılmıyor, zulüm boyu aşmış, zâlimler zulmünü icrâ ediyor, mazlumların yardımına koşulmuyor, haksızlıkların karşısında dur denilmiyor... Ne olur?.. Allah'ın cezâsı gelir, dua da edilse, o cezâ kalkmaz.

Sevgili kadeşlerim çare nedir?.. Yâni bunu, merhametli olmak gerektiği için söylemek durumundayız. Herkese merhamet ediyoruz, herkesin îmana gelmesî lâzım, herkesin müslüman olması lâzım!.. Çünkü Allah'ın yarattığı insanlara teklifi:

"--Müslüman olun, ben İslâm'dan başka bir yaşam tarzını sevmiyorum, tercih etmiyorum! Peygamber gönderdim, emirlerimi yasaklarımı bildirdim, ona uyun!" diyor.

Kısaca, dobra dobra mânâsı bu... Allah-u Teàlâ Hazretleri, "Ben sizin yalan söylemeyen, haksızlık yapmayan, kimsenin haksız yere malını almayan, çalmayan, çırpmayan, aldatmayan, tatlı dilli, merhametli, güleç yüzlü, sevimli, herkese iyilik yapan insanlar olmanızı istiyorum!" demiş oluyor. Kimse de onu dinlemiyor, dinlendiği çağlar geçmiş, dinlenmedik bir çağa gelmişiz.

O zaman acaba, İslam âleminin her yerindeki bu üzücü olaylar... Nereye baksan kan, savaş, baskı... Cezayir'de bilmem şu kadar insan öldürüldü, bu kadar insanın boynu kesildi... Cezayir'de öldüren ve ölenler, iki taraf da Cezayir halkı... İşte Ortadoğu'daki olaylar, bizim sınırlarımızın çevresinde olan olaylar... Bunların hepsi Allah'ın cezâsı olabilir diye korkuyorum, aziz ve sevgili kardeşlerim!.. Çare olarak da, hepimizin Kur'an-ı Kerim'e sarılmasını, sarılmayanlara da da emr-i ma'ruf, nehy-i münker yaparak, doğruları öğretmemizi Peygamber Efendimiz söylüyor, ben de naklediyorum.

Herkes etrafındaki eşine, dostuna, akrabasına, yakınlarına, sevdiklerine İslâm'ı anlatacak, tebliğ edecek, sahabe gibi olacak... Kur'an-ı Kerim'in ehli olacak, bilecek, Kur'an-ı Kerim'i öğretecek, yanlış bilene doğruyu öğretecek, emr-i ma'ruf, nehy-i münker yapacak... İslâm âlemi ile ilgilenecek, müslümanlarla ilgilenecek, zâlimlerin zulmünü engelleme yollarını düşünecek, mazluma yardımın çârelerini düşünecek, ona iyilik yapacak, zulmünü engelleyerek ona da iyilik yapacak ki bu belâ kalksın... Böylece cezâdan kurtulacak...

Allah-u Teàlâ Hazretleri görevlerimizi güzel yapmayı, sonuç itibariyle sevdiği, râzı olduğu kul durumuna erişmeyi nasib etsin... Sevmediği, râzı olmadığı, kızdığı kul olmaktan Allah cümlemizi korusun... "Hafazanallàhu ve iyyâküm" derler, Arapça cümlesi bu, Allah bizi de, sizi de böyle bir duruma dûçar olmaktan korusun... Hem dünyada hem ahirette aziz ve bahtiyar eylesin... Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri, cumanız mübarek olsun, bizleri duadan unutmayın!

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

08. 08.1997 - Hamburg / ALMANYA


Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan