Neden Namaz Kılamıyorum ? Gençleri bekleyen tehlike

Başlatan islam, Jan 12, 2017, 02:37 PM

« önceki - sonraki »

islam

Neden Namaz Kılamıyorum ? Gençleri bekleyen tehlike



Sanırım geçen seneydi. On dört yaşındaki kızımla konuşuyorduk. Söz arasında: "Ben her halde dindar biri değilim," gibi bir lâf etti. Şaşırdım, hâlbuki ben onu akranlarına nazaran gayet olgun bir genç olarak görüyordum. Bize dini hüküm ve kurallar konusunda hiç zorluk çıkarmamıştı. Namaz konusunda da benim o yaşlarımdan daha kuvvetli bir mesuliyet duygusuna sahipti. Ama demek ki iç dünyasında nefsiyle yaşadığı çatışma sebebiyle, kendisi hakkında kötümser duygulara sahipti.

Bu sözleri bana, onun yaşlarındaki halimi hatırlattı…
Ezan okunmadan kalkıp abdestini tazeleyen, giyinip hazırlanan, "Ezan okunsa da namazımı kılsam" diye gözeten birisini görünce, hayran oluyordum.
"Keşke onlar gibi olabilseydim."

Oysa ben namazı birilerinin dürtmesiyle, zoraki kılıyordum. Kıldığım namazın da kabul olmayacağını düşünüyordum zaten. Öyle ulvî duygular hissederek kılamadığım için. Aklıma sürekli düşünceler takıldığı için.

Birileri hatırlatmasa hiç aklıma gelmiyordu zaten. Namaz kılmaya kendi içimden gelen bir arzu ile yönelmediğim için namaz vaktinin girdiğini fark etmiyordum. Hani bir söz vardır; "namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmaz" diye. Benim de öyleydi. Ve ben bu hissim nedeniyle kendim hakkında bir karar veriyordum: "Galiba ben dindar biri değilim. Hiç öyleymişim gibi hissetmiyorum."

Dindarlık hissi sonradan kazanılır

Bu yaşlar gençlerin kendilerine kimlik aradıkları yaşlardır. Etraflarına bakarlar, çeşitli tipte insanlar görürler ve kendilerini onlarla mukayese ederler. Sonra da kendilerini onlardan farklı görürler. "Benim karakterimde dindarlık özelliği yok," derler. Zannederler ki dindarlık bir huy, bir kişilik özelliğidir.

Oysa yapılan araştırmalara göre insanların huyları, beyinlerindeki sıvıların oranına paralel olarak farklı farklı olmaktadır. Dindarlık ise bir huy değildir ki.
Din, bir insanın hayatı anlamlandırmasıdır. İnsan ya hayatını bir yaratılış gayesine doğru yöneltilmiş bir gelişme mücadelesi olarak görür ya da tesadüflerin ortaya çıkardığı gayesiz ve manasız bir varoluş olarak görür.

Ancak bunun şuurunda olmayanlar, dindarlığın bir his olduğunu sanırlar. Belki birçok kişi benim gibi merak etmiştir; "Neden bazı insanlar, dini sembolleri görünce duygulanırlar da ben duygulanmıyorum? Meselâ hacca gitmek için yanıp tutuşan, Kâbe'nin adı geçince gözleri yaşaran, peygamberimizin Ravza'sını hasretle anan kişiler gibi olamıyorum? Acaba benim içimde mi yok?" Hâlbuki bu hisler; acıkmak, susamak gibi tabi hislerden biri değildir ki kendiliğinden içimizden gelsin.

Bilhassa ergenlik çağının bu karmaşık dönemi, insanın iç dünyasında nefsaniyetin en kuvvetli bir şekilde uyandığı çağdır. Bu çağda nefsin şehvet ve öfke enerjisi had safhada kuvvetlidir. Emre itaat etmek, bu çağın gencine çok zor gelir. Böyle bir dönemdeki bir ergenin, karmakarışık iç dünyasında dini hisler ve zevkler kendine nereden bir yol bulacak?…

İşin doğrusu, herkes bu dünyaya tabi hislere sahip bir varlık olarak gelir. Peygamberimizin hadisi şerifinde de böyle buyrulmuştur; "Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Hıristiyan, Mecusî yapar."
Peygamberimizin "fıtrat üzere" derken kastettiği, henüz hiçbir düşünce ve inanç telkiniyle çarpıtılmadığı için doğru inancı kabul etmeye elverişli, saf bir tabiat demektir.

Bu hadisi şerif gözlemlerimize de uygun değil midir? Sonuçta her çocuk tabii bir varlık olarak doğar. Çocukların doğuştan bildikleri tek şey, acıkınca ağlamak, meme verilince emmek, ağrısını sıkıntısını haber vermek için bağırmaktan ibarettir. Çocuklar büyüdükçe bedenini ve zihnini geliştiren oyunlardan zevk alır. Sonra ergenlik çağına gelince vücut birden gelişir, nefis uyanır. Eğer çocuğa önceden nefsi hakkında bilgi verilmemişse yeni yetmelik çağının genci kendine bakar, "Aman! Ben ne fena bir insanım!" diye düşünür.





Gençlere nefsi/insanı tanıtmalı

Günümüz eğitim sistemi çocuklara ve gençlere yıllarca eğitim vermektedir, ama kendi nefsini tanıması için doğru düzgün bilgi vermemektedir. Düşünün bir kere, çocuğunuz, iç âleminde yaşadığı nefis-ruh çatışması arasında "Ben kimim, nasıl biriyim? Yoksa ben fena bir adam mıyım?" sorusunun cevabını kimden isteyecek? Felsefe-psikoloji-sosyoloji öğretmeninden mi? Muhtemelen öğretmeni ona şöyle diyecektir; "Merak etme, bu soru ÖSS'de çıkmaz!"

İşin doğrusu, çocuklarımız iç âleminde olup bitenleri anlama ve kendi benliğini tanıma konusunda yapayalnız. Eğer aile dini bilgi ve şuura sahipse en azından çocuğa "insanın içinde nefis diye ilkel bir duygu vardır, onun terbiye edilmesi gerekir. Şeytan ise bu ilkel duygularımızı dürtükleyip kışkırtır. Bu yüzden herkes senin yaşadığın duyguları yaşıyor," diye bilgi verebilir. Böylece çocuk da kendisi hakkında ye'se, ümitsizliğe kapılmaz, mücadele azmini yitirmez.

Ama ne yazık ki dindar ailelerin de bir kısmı, bilgi eksikliği veya uygulamadaki hatalar sebebiyle çocuğunu kötü etkileyebilmektedir. Meselâ çocuğu namaz kılmakta ağırdan alınca, "Sen ne biçim insansın, senden adam olmaz," "Senin içinde yok," "Namazda gözün yok, ama iş oyuna gelince değişiyor, öyle değil mi!" gibi sözlerle yargılayarak, çocuğun kötümser hislerini pekiştirebiliyor.

Hâlbuki aileler çocuklarına seslenirken, kendilerinin o yaşlardaki halini hatırda tutsalar, onların kendilerinden pek de farklı olmadığını görecekler.

Hatta işin doğrusu, nefsiyle mücadele etmeden ibadet edebilen hemen hiç kimse yoktur. Kamil müminler hariç, hiçbir insanın içinden ibadet etme hissi kendiliğinden gelmez. Çünkü yaratılışımızda mevcut manevî istidadı geliştirmek gibi ruhanî istekleri duyabilmemiz için önce hissi ve zihni bir olgunlaşma yaşamamız gerekir. Bu tür ruhanî olgunlaşmalar ise kendiliğinden olmaz. Manevî/tasavvufi bir çalışma ister.

Beynin ve ruhun eğitimi; namaz

İnsan beyni, durup düşünme, inceden inceye tefekkür etme ve içinde bulunduğu hali tam ve dosdoğru idrak etme kabiliyetini kendiliğinden kazanmaz. Bu kabiliyetin gelişmesi için beynimizin eğitilmesi gerekir. İşte, bu eğitim ise namazdır.

İnsan beyninde bulunan sistemler, ancak namaz ile en olgun ve üstün bir çalışma yeteneğini kazanabilir. Meselâ prefrontal lobun, limbik sistemin doğru çalışabilmesi için namaz disiplini ve ifade kanallarının kullanılıp harekete geçirilmesi gerekmektedir. İşte, insan bir müddet kendini zorlayıp namaz kılarsa daha sonra manevî hisleri duyar hale gelebilir.

Yani insan, önce manevî his ve vecdi hissedip sonra namaz kılmaz, aksine namaz kıla kıla bu hisleri duyabilir. Bir başka deyişle namaz kılmak, insan ruhunun kullanma kılavuzunun en önemli maddesidir.

İnsanın duygularını en yüksek seviyede çalışacak şekilde olgunlaştıran program, ancak ve ancak namaz ve zikir gibi ibadetlerdir. İnsan namaz kılarken, farkında olsun veya olmasın bazı yetenekler kazanır. Tabi duygularını kontrol etme yeteneğini en üst seviyede kullanabilir hale gelir. Yani acıkma, susama, defi hacetini giderme, kötü duyguların sebep olduğu saldırganlık gibi duygularını frenleyip insana yakışır bir seviyede düzenleyebilir.

Sosyal duyguları, vicdanî prensibe uygun ve samimî bir şekilde düzenleme kabiliyeti kazanır. Yani insanlarla münasebetlerinde, onlara karşı his ve arzularında, en faziletli hissediş ve davranış kıvamını kazanır.

Ruhanî duyguları, yaratılış gayesine uygun bir şekilde geliştirir. Belli bir alıştırma yapmadan asla kendiliğinden gelişemeyecek olan ruhanî kabiliyetler ancak namaz ibadetiyle aşırılıklardan uzak ve kâmil manada bir gelişme gösterir.

Kaynak: Yazarımızın yeni çıkan kitabından özetlenmiştir.
Hatice Kübra Ergin; "Neden Namaz Kılamıyorum?", Kalbi Kitaplar.


HATİCE KÜBRA ERGİN