insan Kendini Ne Saniyor

Başlatan islam, Feb 11, 2017, 09:47 AM

« önceki - sonraki »

islam

Yaratılan mahlûkat içinde en kayda değer olan, bin bir çeşit nimetle teçhiz edilen bir tek insandır… Diğer yaratılanların insana hizmete amade kılınmasından başka kıymeti yokken, insan başlı başına bir değerdir. Âlemlerin Rabbi olan Allah(c.c) insana özel bir statü veriyor yaratılanlar içinde. Her varlığı insana hizmete koşuyor, insanı ise kendine kul olmaya…

Ancak dünyaya bitimsiz bir rahmetin nişanesi olarak gelen insan, Rabbini unutmaya çok çabuk davranabiliyor. Geçici dünyanın devinimleri içinde gerçek amacını, yaratılış gerçeğini unutup, tabiri caizse sanal bir gerçeklikle oyalanıp duruyor. Bununla bitmiyor bir de kendine hiç yakışmayan davranış tarzları ediniyor. Örneğin pek burnu büyüyor, küçük dağları ben yarattım kabilinden höykürmelere başlıyor. Kendi hem cinsleri arasında mevkice düşük olanları değerce de düşük zannetme aldatmacasına kapılıp kibirleniyor. Aşağılıyor ve başkasına değer görmediği kadr-i kıymeti sadece kendi nefsine reva görüyor.

Rabbe kul olmayı bilmemiş bir çakılı direk gibi diklenen insan kendini pek bir şey sanmaya başlıyor. Aklınca kendinden başka değere sahip kimse yokmuş havalarında afralarından tafralarından geçilmiyor. Öyleki manen batağa saplandığının ayırdında olmadığı gibi kendini düzeltmenin de gereğine inanmıyor. Rabbe eğilmeyi, insana eğilmekle eşdeğer mi biliyor ne? Kendini kusursuz yaratan yaratıcısının karşısında eğilmek aklına gelmiyor. Bu yanılgısının tek kurbanı ise kendi oluyor.

İnsanın bir türlü baş eğmeyen azgın nefsi varlığı, yönelişlerinin tabii sonucunu fiziksel görünümüne de yansıtıyor. İki dirhem bir çekirdek giyimi içinde zımba gibi bir duruş, çevreye yüksek bir tepeden bakar gibi, gözlerini kısıp insanları kategorize eden ayrıksı bir bakış… Hiç eğilmek istemez bir duruş ile kendini bir şey sanmalar… İnsana hiç yakışmayan tavırlar. Rabbi ne diyor böylesine; "insan ne olduğuna bakmaz mı?" Atılan pis kokulu bir sudan yaratılmış insan, kendine lütufkâr olan Rabbini nasıl unutmaya cüret edebilir?

Kibir ve gururun insan bedenindeki görüntüsü dimdik dikelmiş, hiç kimseye boyun eğmez bir başkaldırış olarak aksu amel ederken, kul olma bilinciyle şuurlanmış bir nefis, tevazu ve munis bir görüntüyle Rabbinin huzurunda olmanın bilinciyle başını edeble eğmiş pozisyondadır. Kibirli insanın yanılgısı, iman eden nefsin bu tevazusunu diğer hemcinslerine de teşmil sanmasıdır. Hâlbuki iman edenler diğer hemcinslerine eğilmedikleri gibi, onlara karşı kibirlenmezler, kendi aralarında merhametli ve sevgili, düşmanlarına karşı ise pek tavizsizdirler. Rab için gereğini yaparken de adaleti elden bırakmazlar. Bu, kendi konumunun farkında olan imanlı bir nefis ile kibirli ve kendini bir şey sanan başkaldırmış insan arasındaki en önemli farktır.

İnsan, aslında atılan, kokuşmuş pis bir su iken kendini bir şey sanmaya başlayınca hak etmediği bir konuma kendini oturtuyor. Zaaflarına, zalimliklerine, adaletsiz ve keyfi tavırlarına rağmen kendinden memnun bir azgınlık içinde asıl hakikatleri unutuyor. Yapıp ettiklerinden sorulmayacağını vehmettiğinden kendini değiştirme, düzeltme ameliyesini de başlatamıyor. Bu eksikliği hissetmiyor ki başlatsın! Kendini, sahip olduğu tüm emanetlerin asıl sahibi gibi gördüğünden dilediği tasarrufları yapıyor, hiçbir kural dinlemeden…

Sonra ne mi oluyor? Kendini yere göğe sığdıramama, küçük dağları ben yarattım tafraları, her şey benden sorulur naraları ve bitimsiz bir zulümle meşgul olma hali sürer gider… Taa ki Rabbinin dilediği mühlet doluncaya kadar… İşte o zaman insan aslında hiç de kayda değer olmadığını anlıyor! Rabbini bilmez, tanımaz olunca hiç de bir kıymeti kalmıyor insanın… Allah'ın verdiği değeri baştan kabullenmediği için kendini hiçliğe mahkûm etmiştir. Sonu hüsran olan bir dünyadan sonra ebedi bir azab dönemi kaçınılmazdır artık… Dünyanın geçici ve sanal ortamından sonra Allah'ın da rahmetinden uzaklaştırılmış olmanın sonsuz ızdırabı beklemektedir onu…

Hâlbuki tüm hakikat daha önce kendisine bildirilmiş, beyan edilmişti. Uyarıcılar görevlerini hakkıyla yerine getirmişlerdi. Tek bir insanın bile ilahi hitaptan nasipsiz kalmaması için canlarını dişlerine takmışlardı. İlahi hitap olan kutsal kitap her dönem aralarında idi. Tenezzül edip kitaba başvursa idi, gereğinden fazla büyüyen burnunu dikmez, önünü görmez bir şekilde caka satarak yürümezdi insan. Konumunu fark eder, ilahi olanın sınırlarını aşmaz, tağutlaşmazdı. Dünyanın da ahiretin de gerçeğinden haberdar olur, yararlı iş işleyen mesut insanlardan olurdu. Rabbine " sen sensin, ben ben" demez, "yerlerin ve göklerin tek ilahi sensin ey Rabbim!" der secdeye kapanırdı.

Ne ettiyse kibirli nefsi etti kendine… Allah zulmedici değildi kullarına… Ne ki kendi nefsi uğruna zulmü, azabı ve cehennemi kazanan insanın kendi yönelişleriydi. Gerçi kendini bilmezliği öyle bir raddeye gelip dayanıyordu ki, bazen kendi tercihlerinin sonuçlarından Rabbini sorumlu tutarcasına isyana düşebiliyordu. "Allah istemeseydi biz şirk koşanlardan olmazdık!" hezeyanlarıyla kendini aklamaya çalışır. Fakat artık hakikatlerin ortaya döküleceği, gizli ve saklı kalan her şeyin deşifre olacağı, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhine şahitlikte bulunacağı ahir demde hiçbir şey istediği gibi olamayacaktır. Beklemediği, hayal edemediği ilahi bir muamele ve hesap alt üst edecektir, kendini bir şey sanan insanı… İşte o günün yakıcı pişmanlığı" ah keşke toprak olsaydım!" nidasıyla gök kubbeye salınacaktır, ne ki karşılık bulamayacaktır!

İnsan kul olma makamının kıymetini fark ettiğinde, kendisine biçilen konumun hakkını ifa etmeye başlayacaktır. Rabbini bilmek kendini bilmektir çünkü. Onun Rab, kendisinin kul olması hiçbir hakikati olumsuz yönde etkilemez. Aksine fıtri mecrasına sokar. Konumunu bilmek kendini bir şey sanmaktan da koruyor. İnsan önce sanrılarından kurtulmalı, sonra da konumunun hakkını vermeye çabalamalıdır. Bilmelidir ki, kazananlar ancak çabalayanlardır. Üç aylar bu anlamda eşsiz fırsatlar sunuyor bizlere… İnsan Rabbine muti olmalı ve iradesini maneviyatını kuvvetlendirme yönünde kullanabilmelidir. Rabbine karşı kibirlenme gafletinden vazgeçmeli ve mütevazı bir kul olmanın hazzına ermeyi kendine bahşedebilmelidir.