Bakara, 184; Kavram 122

 

H A S T A L I K

 

 

Meraz/Hastalık; Anlam ve Mâhiyeti

Kur'ân-ı Kerim'de Hastalık ve Şifâ Kavramı

Hadis-i Şeriflerde Hastalık ve Tıbb-ı Nebevî

Duâ İle Tedâvi; Hasta İçin Duânın Önemi

Hasta Ziyâreti

Hastalık ve Hikmetleri

Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimini Topal Veya Sakat Yarattı?

Şifâ İlâçta mı?

Hastalık Hükümleri

İbâdetler Sağlık Kaynağı; İslâm Dışı Hayat da Hastalık Sebebidir

Esas Büyük Hastalık Mânevî Olandır, Kalbin Hastalığıdır

Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur

 

 

 

 

“Oruç size sayılı günler olarak yazıldı (farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlere fidye gerekir. Fidye, bir fakir doyumu miktarıdır. Bunun dışında kim gönüllü bir hayır yaparsa, bu, kendisi için daha hayırlıdır/iyidir. Eğer gerçekleri anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve hidâyeti/doğruyu eğriden ayırmanın (furkanın) açık delilleri olarak kendisinde Kur’an indirilen aydır. Sizden her kim hilâli (Ramazan ayının ilk hilâlini) görürse oruç tutsun (oruca başlasın). Kim o anda hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk dilemez. O, sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı ta’zim etmenizi ister. Umulur ki, şükredersiniz. " (2/Bakara, 184-185)

Meraz/Hastalık; Anlam ve Mâhiyeti

Hastalık, sağlık ve sıhhatin az veya çok, geçici veya kalıcı olarak bozulması, kaybolması demektir. Arapça’da hastalık karşılığı olarak “meraz” kelimesi kullanılır. “Meraz”, bedensel hastalıklar için kullanıldığı gibi, Kur’an’da çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma, nifak (ikiyüzlülük), hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/hayvanî duygular ve meyiller), fücur (günah ve zinâ arzusu şeklinde ahlâksızlığa) niyetlenme gibi nefsî hastalıklar için kullanılır.

Sağlık; Büyük Nimet: Sağlık, en büyük nimetlerden biridir. Onun değerini bilmek, korumak ve sağlıklı hayat için Allah’a hamd ve şükretmek gerekir. Hastalığın da, çoğunlukla bizim ihmal ve hatalarımızdan kaynaklandığını, ama her durumda bunun imtihan olduğunu değerlendirerek, sabretmeli ve tedâviye başvurup çaresini aramalıdır. “(O Allah) Hastalandığım zaman bana şifâ verendir.” (26/Şuarâ, 80). Doğal ve daha güzel olan sağlıktır, âfiyettir. İnsanın psikolojik ve bedensel sağlığı yerinde olmayınca, çoğunlukla dinî görevlerini de aksatır, en azından sağlıklı gibi tüm şartlarını ikmâl edip yeterli bir huşû ile yapamaz. Vücudumuz ve gönlümüz, Allah’ın bize çoğunlukla sağlam olarak verdiği emânetidir. Sağlığımızı koruyup korumadığımızdan, onu hangi yolda kullandığımızdan, sıhhat ve vücut emânetine ihânet edip etmediğimizden sorguya çekileceğiz. “Allah, sıhhatte ve âfiyette olmanı sever.” (Tirmizî, Zühd 59). “Allah’a göre, kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir.” (Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Zühd 14). “Her kim âilesi emniyette ve vücudu sıhhatli olarak sabahlarsa, yanında günlük yiyeceği de bulunursa, sanki bütün dünya ona verilmiştir.” (Tirmizî, Zühd 34; İbn Mâce, Zühd 9)

“İnsanlardan çoğunun aldandığı (kıymetini bilemediği) iki nimet vardır: Vücut sıhhati, boş vakit.” (Buhârî, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; Ahmed bin Hanbel, I/258).“Yedi şey gelmeden önce iyi ameller işlemekte acele edin: ...(Bedenî güçleri bozan) hastalık,...” (Tirmizî, Zühd 3)

Peygamberimiz’in sağlığı koruma (koruyucu hekimlik) ve tedâvi konusunda, bugün için de önemini hiç kaybetmeyen çok değerli tavsiyeleri vardır. Bu tavsiyelere “tıbb-ı nebevî” denilir. Sağlığın korunması için emredilen bu kurallara uyma yanında, hastalık durumunda bir yandan mümkün olan tedâvi yöntemlerine başvururken, bir yandan da güvenle Allah’a yönelmek ve gönülden gelen duâlarla O’ndan şifâ dilemek gerekir. Peygamberimiz, şifâ için hem maddî sebeplere yapışılarak tedâvi olmayı, hem de mânevî sebeplere yapışılıp Allah’a yönelip duâ edilmesini emretmiş ve her ikisini de uygulamıştır.

Kendi hatamız veya imtihan vesilesiyle hastalanınca, hem sabretmeli, hem duâ etmeli, hem de esas olarak tedâvi olmalıyız: “Her derdin bir devâsı vardır. Onun için, derdin devâsı bulunduğu zaman o dert iyi olur.” (Buhârî, Tıb 1; Müslim, Selâm 69, Fedâil 92; Ebû Dâvud, Tıb 1). “Ey Allah’ın kulları! Tedâvi olun, çünkü Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifâ veya devâ yaratmıştır. Ancak bir dert müstesnâ; o da ihtiyarlıktır.” (Tirmizî, Tıb 2; Ebû Dâvud, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 1; Ahmed bin Hanbel, III/156)

Rasûlullah, Mescidinin yanında bir çadır hastane yaptırmıştı. İslâm tarihinde ilk hastane sayılan bu çadırda, Rufeyde isimli bir hanım sahâbî, hastabakıcılık görevi yapar, yardıma muhtaç olanların yardımına koşardı. Rufeyde, ilk müslüman hemşire ve doktor kadın sayılır (Sîretu İbn Hişâm, II/5-6). Hendek Savaşında kol damarı kesilmiş bulunan Sa’d ibn Muâz da bu hanım sahâbînin çadırında tedâvi görmekte iken, Kurayza olayında hakem olarak atanınca buradan alınıp Kurayza yurduna götürülmüştür.

"Sonra o gün, naîmden (bütün nimetlerden) sorulacaksınız." (102/Tekâsür, 8). Naîm: Lezzet alınan, zevk veren her türlü nimeti kapsar. Hayat, sağlık, âfiyet, hatta içilen bir yudum tatlı su dahi naîmdir. Zübeyr ibn el-Avvâm'ın şöyle dediği rivâyet olunur: "O gün, naîmden sorulacaksınız" âyeti indiği zaman dedim ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, biz hangi nimetten sorulacağız? Elimizde olan şu iki siyah; hurma ile sudur (başka nimetimiz yoktur)." Buyurdu ki: "İşte o olacaktır (onlardan sorulacaktır)." (Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102). Hadisin başka varyantına göre, bu âyet indiği zaman halk: "Yâ Rasûlallah, demişler, biz hangi nimetten sorulacağız? Bizdeki nimet, sadece iki siyah (hurma ile su)dur. Düşman karşımızda, silâhlarımız da omuzlarımızda (beklemekteyiz)." Allah'ın elçisi: "İşte o olacaktır (onlardan sorulacaktır)" buyurmuştur. (Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102, hadis no: 3357).

"Kıyâmet gününde, kula sorulacak ilk nimet sorusu şöyledir: 'Biz senin bedenine sağlık vermedik mi, sana su içirmedik mi?" (Tirmizî, Tefsir b. 89, sûre 102). "Kıyâmet günü şu dört şeyden sorulmadıkça kul bırakılmaz: Ömrünü ne işte geçirdiği, malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve ne amel/iş yaptığı sorulur." (Tirmizî, Kıyâmet 1)

Bu hadis rivâyetlerinin temel esprisi, insanın, kendisine verilen nimetlerden sorgulanacağını belirtmektedir. Âyetlerin açık anlamı geneldir. Hadisler de kendisine verilen nimetlerden, sağlık ve âfiyetten sorgulanacağını bildirmektedir. Zaten hayatın amacı da sınavdır: "Allah, hanginizin daha güzel amel/iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı." (67/Mülk, 2). Kanuni Sultan Süleyman'ın:

"Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi!"

beytinde güzel ifâdesini bulduğu üzere, sağlıklı yaşam, nimetlerin en büyüğüdür. Allah insanı yaşadığı hayatta sınamaktadır. Bu ömür sonunda sağlığını, ömrünü nasıl geçirdiğini kendisine soracaktır. Allah'ım, Seni daima anmak ve Sana şükür halinde bulunmak için bize yardım eyle! (1)

 

 

Kur'ân-ı Kerim'de Hastalık ve Şifâ Kavramı

Kur’ân-ı Kerim’de “meraz/merzâ (hasta ve hastalık) kelimesi ve türevleri 24 yerde geçer. “Şif┠kelimesi ve türevleri ise, 8 yerde kullanılır.

Meraz/hastalık kelimesi, Kur’an’da fiziksel hastalıklar için de kullanılmakla birlikte, çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma, nifak (ikiyüzlülük) (2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50; 33/Ahzâb, 12-32), hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/hayvanî duygular ve meyiller), fücûra (günah ve zinâ arzusu şeklinde ahlâksızlığa) niyetlenme (33/Ahzâb, 32-60; 47Muhammed, 20-29; 74/Müddessir, 31) gibi nefsî hastalıklar için kullanılır

Şâfî olan, şifâ veren sadece Allah’tır. O, hastalanan kimseye şifâ verendir (26/Şuarâ, 80). Kur’an sûreleri ve âyetleri de, mü’minler için şifâ ve rahmettir (17/İsrâ, 82). Kur’an, doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifâdır (41/Fussılet, 44). O, Rabbimizden bir öğüt, gönüllerde olan (dertlere) bir şifâdır, mü’minler için bir hidâyet ve rahmettir (10/Yûnus, 57).

Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip (9/Tevbe, 124), onlara devâ olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını arttırmaktadır (2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125). Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir tarafa, onların yalnızca ziyanını arttırır (17/İsrâ, 82). İman etmeyenler için Kur’an bir körlüktür (41/Fussılet, 44).

Kur’an’a göre esas önemli olan hastalık, kalplerde olan mânevî hastalıktır, inanç hastalığıdır. Münâfıkların kalplerinde hastalık (nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır (2/Bakara, 10). Kur’an açısından hastalığın en önemlisi, mânevî olduğu gibi; şifâ da, esas olarak mânevî alan için sözkonusudur. Onun dışındaki hastalıklar, nice hikmetlerle ilgili olarak peygamberlere de verilmiştir. Bu hastalıkların imtihan, günahlara keffâret, derecelerin arttırılması, sabır ve direnme gücü vererek insanı olgunlaştırması... gibi olumlu yönleri de vardır. Halbuki kalbî hastalıkların hiçbir olumlu yönü yoktur.

Kâfir ve münâfıklarla savaş, onların mü’minler eliyle rezil edilip Allah’ın azâbına uğramaları için gerekli olduğu gibi, Allah’ın mü’minleri gâlip kılması ve mü’min toplumun kalplerine şifâ vermesi için de bir sebeptir (9/Tevbe, 14). Bu sünnetullahtan yola çıkarak, bugünkü toplumun stres gibi çeşitli bunalımlar ve problemler içinde yüzmesinin bir sebebi de Allah yolunda cihadı terketmeleridir diyebiliriz.

Bazı yiyeceklerde şifâ olduğu ve bu şifâ kaynağında Rahmânî vahiy ve ilhâmın, İlâhî rahmetin olduğu da Kur’an’dan anlaşılmaktadır. Vahiy/ilham gereği meyvelerin her birinden yiyip onların içindeki özlerden bal çıkaran arının bu ürününde insanlar için bir şifâ vardır (16/Nahl, 68-69).

Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler (2/Bakara, 286). Allah insanlara kolaylık ister, zorluk dilemez (2/Bakara, 185). Kim Ramazan ayında hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar (2/Bakara, 185). İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlerden Ramazan orucu istenmez; onun yerine böyle bir hasta veya yaşlı, bir fakir doyumluluğu kadar fidye verir (2/Bakara, 185).

Yine, mü’minler için önemli farzlardan/görevlerden olan Allah yolunda savaşa katılmamalarından ötürü zayıflara ve hastalara bir günah yoktur; ancak, onların boş durmamaları, dille cihad olan tebliğ ve insanlara öğüt vermeleri gerekmektedir (9/Tevbe, 91).

Yine, görme özürlüye, topala ve hastaya güçlük yoktur (Bunlara yapamayacakları görevler yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar) (24/Nûr, 61).

 

“Oruç size sayılı günler olarak yazıldı (farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlere fidye gerekir. Fidye, bir fakir doyumu miktarıdır. Bunun dışında kim gönüllü bir hayır yaparsa, bu, kendisi için daha hayırlıdır/iyidir. Eğer gerçekleri anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve hidâyeti/doğruyu eğriden ayırmanın (furkanın) açık delilleri olarak kendisinde Kur’an indirilen aydır. Sizden her kim hilâli (Ramazan ayının ilk hilâlini) görürse oruç tutsun (oruca başlasın). Kim o anda hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk dilemez. O, sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı ta’zim etmenizi ister. Umulur ki, şükredersiniz. " (2/Bakara, 184-185)

“Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (elde olmayan bir sebeple) bunlardan alıkonursanız, kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından gelen bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka ya da kurban olmak üzere fidye vermesi gerekir...” (2/Bakara, 196)

“Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar-, cünüp iken de -yolcu olan müstesnâ- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız, yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse veya kadınlara dokunup da bir su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.” ( 4/Nisâ, 43)

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi ve başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut yolculuk halinde bulunursanız, veya biriniz tuvaletten gelirse, ya da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü (ve dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak istiyor; umulur ki şükredersiniz.” (5/Mâide, 6)

“Kalplerinde hastalık bulunanların: ‘Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların (yahûdi ve hıristiyanların) arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.” (5/Mâide, 52

“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezîl etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerine şifâ versin.” (9/Tevbe, 14)

“Allah ve Rasûü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa katılmamalarından ötürü) bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine (kınanmasına) bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (9/Tevbe, 91)

“Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münâfıklık) olanlara gelince, (bu sûre) onların murdarlığına murdarlık katar. Onlar artık kâfirler olarak ölürler.” (9/Tevbe, 125)

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde olan (dertlere) bir şifâ, mü’minler için bir hidâyet ve rahmet (olarak Kur’an) gelmiştir.” (10/Yûnus, 57)

"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O'nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan ve pek esirgeyendir." (10/Yûnus, 107)

“Rabbin bal arısına vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar.’ Onda insanlar için bir şifâ vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.” (16/Nahl, 68-69)

“Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir; zâlimlerin ise yalnızca ziyanını arttırır.” (17/İsrâ, 82)

“A’mâya güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur (Bunlara yapamayacakları görevler yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar)...” (24/Nûr, 61)

“(O Allah) Hastalandığım zaman bana şifâ verendir.” (26/Şuarâ, 80)

“Eğer Biz onu, yabancı bir (dilde) okunan bir kitap kılsaydık, diyeceklerdi ki, ‘Âyetleri tafsîlâtlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Muhâtapları Arap olduğu halde Arapça olmayan bir kitap mı geldi?’ De ki: ‘O, iman edenler için hidâyeti/doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifâdır. İman etmeyenlere gelince onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara göre bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar.” (41/Fussılet, 44)

“İman etmiş olanlar ‘Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı!’ derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!” (47/Muhammed, 20)

“Köre vebâl yoktur, topala da vebâl yoktur, hastaya da vebâl yoktur (Bunlar savaşa katılmak zorunda değildir). Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azâba uğratır.” (48/Fetih, 17)

“(Rasûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibâdetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüz (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah’tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizden hasta(lanan)lar olacak, diğer bir kısmınız Allah’ın lutfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, başka bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (73/Müzzemmil, 20)

 

 

 

Hadis-i Şeriflerde Hastalık

“İnsanlardan çoğunun aldandığı (kıymetini bilemediği) iki nimet vardır: Vücut sıhhati, boş vakit.” (Buhârî, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; Ahmed bin Hanbel, I/258)

“Allah’a göre, kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir.” (Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Zühd 14)

“Allah, sıhhatte ve âfiyette olmanı sever.” (Tirmizî, Zühd 59)

“Her kim âilesi emniyette ve vücudu sıhhatli olarak sabahlarsa, yanında günlük yiyeceği de bulunursa, sanki bütün dünya ona verilmiştir.” (Tirmizî, Zühd 34; İbn Mâce, Zühd 9)

“Yedi şey gelmeden önce iyi ameller işlemekte acele edin: (Kulluk vazifelerini) Unutturan yoksulluk, azdıran zenginlik, (bedenî güçleri bozan) hastalık, bunaklık getiren yaşlılık, ansızın gelen ecel, Deccal ve Kıyâmet. Kıyâmet daha ağır ve acıdır.” (Tirmizî, Zühd 3)

“Allah’ım! Bedenime, gözlerime ve kulaklarıma sıhhat bahşet.” (Ebû Dâvud, Edeb 101; Ahmed bin Hanbel, V/42)

“Ey Allah’ın kulları! Tedâvi olun, çünkü Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifâ veya devâ yaratmıştır. Ancak bir dert müstesnâ; o da ihtiyarlıktır.” (Tirmizî, Tıb 2; Ebû Dâvud, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 1; Ahmed bin Hanbel, III/156)

“Her derdin bir devâsı vardır. Onun için, derdin devâsı bulunduğu zaman o dert iyi olur.” (Buhârî, Tıb 1; Müslim, Selâm 69, Fedâil 92; Ebû Dâvud, Tıb 1)

“Allah Teâlâ hastalığı da ilâcı da indirmiş ve her hastalığa bir ilâç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak, haram olan şeyle tedâvi olmayın.” (Ebû Dâvud, Tıb 11)

Yaralanıp kanı kesilmeyen bir adam için Hz. Peygamber Benû Enmâr kabilesinden iki kişiyi çağırıp “Tıp ilmini hanginiz daha iyi biliyor?” diye sorunca, birisi “tıbbın faydası var mıdır?” diye sormuştu. O zaman Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Derdi veren dermânını da vermiştir.” (Muvattâ, Ayn, 16)

“Bu (bulaşıcı vebâ) hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zaman oraya gitmeyin. Hastalık sizin bulunduğunuz yerde ortaya çıkarsa ondan kaçmak için sakın o yerden ayrılmayın.” (Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 98)

“Muska asan, ona bırakılır (Allah ondan elini çeker).” (Tirmizî, Tıb 24)

“Yarasını dağlayan, afsun yaptıran tevekkülden uzak olmuştur.” (Tirmizî, Tıb 14)

“Ümmetim içinde yetmiş bin kişi, hesapsız cennete girecektir. Onlar: Şûm tutmayan, yaralarını dağlamayan, afsun yapmayan ve yalnız Allah’a tevekkül eden kimselerdir.” (Buhârî, Tıb 42)

“Birinizin yemeğine yahut içeceğine sinek düşerse onu yemeğine yahut içeceğine daldırsın da sonra atsın. Çünkü sinek bir kanadında hastalık taşıyorsa diğerinde de şifâ taşıyor.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk 17, Tıb, 58; Ebû Dâvud, Et’ıme 48; İbn Mâce, 31; Ahmed bin Hanbel, II/229, 246; Dârimî, Et’ıme 12)

“Kim tıptan anlamadığı halde tabîblik (doktorluk) yapmaya kalkarsa, zararı kendisine ödettirilir.” (Ebû Dâvûd, Diyet 23)

 

Hadislerde Hastalıklar ve Tedâvi Yolları

a) Perhiz:

"Hastanızı yemeye (ve içmeye) zorlamayın. Çünkü onlara Allah Teâlâ yedirir ve içirir." (Tirmizî, Tıb 4; İbn Mâce, Tıb 4)

"Allah bir kulu sevdiği vakit onu dünyadan korur; tıpkı sizden birinizin hastasını sudan koruması gibi." (Tirmizî, Tıb 1)

"Telbîne (bulamaç şeklinde sütlü gıdâ) hastanın kalbine rahatlık verir, üzüntüleri de giderir." (Buhârî, Tıb 8, Et'ıme 24; Müslim, Selâm 90)

Ümmü'l-Münzir'den şöyle rivâyet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ali ile bana geldi. Bizim de asılı hurma salkımlarımız vardı. Rasûl-i Ekrem onlardan yemeye başladı. Hz. Ali de onunla beraber yiyordu. Rasûlullah Hz. Ali'ye şöyle dedi: "Ali, sakın ha! (Yeme,) çünkü sen nekâhet devresindesin." Bunun üzerine Hz. Ali oturdu. Rasûlullah ise yemeye devam ediyordu. Sonra onlara pancar ve arpa ekmeği pişirdim; o zaman Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Ey Ali, bundan çekinmeden ye. Bu senin için en münâsip yemektir." (Tirmizî, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 3)

 

b) Kan Aldırma: "Kan alan (hacamatçı) köle ne iyidir. Kan almak sulbün (yükünü) hafifletir ve gözleri kuvvetlendirir." (Tirmizî, Tıb 12; İbn Mâce, Tıb 20)

İbn Mes’ud (r.a.)’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Hz. Peygamber isrâ ve mi’râc gecesini anlattı: Meleklerden hangi topluluğa uğradı ise kendisine ‘ümmetine kan almayı emret’ dediler.” (Tirmizî, Tıb 12; İbn Mâce, Tıb 20; Ahmed bin Hanbel, I/354)

Rasûl-i Ekrem, kan aldırmanın en iyi bir tedâvi şekli olduğunu (Buhârî, Tıb 13; Müslim, Müsâkât 62) söyler, aç karnına kan almayı tavsiye eder (İbn Mâce, Tıb22), kendisi her ayın 17, 19 ve 21'inde (Tirmizî, Tıb 12; Ebû Dâvud, Tıb 5; Ahmed bin Hanbel, I/354) ensesinin yan iki damarından ve iki omur arasındaki damardan kan aldırırdı (İbn Mâce, Tıb 21).

 

c) Su ile Serinletme:

“Hummâ (ateşli hastalığın harâreti) Cehennemin şiddetindendir. Sizler o harâreti su ile serinletin.” (Buhârî, Tıb 28; Müslim, Selâm 78)

 

d) Hava Değişikliği, Tebdîl-i Mekân:

“Yolculuğa çıkın, sıhhat bulursunuz.” (Ahmed bin Hanbel, II/38)

“Hz. Peygamber bahçelerde namaz kılmayı severdi.” (Tirmizî, Salât 136)

“Biriniz güneşte oturur da ona gölge gelirse, yerini değiştirsin (vücudunun bir kısmı güneşte, bir kısmı gölgede kalmasın).” (Ahmed bin Hanbel, II/383)

 

e) Haram Madde ile Tedâvi:

“Allah Teâlâ hastalığı da ilâcı da indirmiş ve her hastalığa bir ilâç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak, haram olan şeyle tedâvi olmayın.” (Ebû Dâvud, Tıb 11)

“Allah, sizin için haram kıldıklarında şifâ yaratmamıştır.” (Tâc, III/212)

“Şarap (alkollü içkiler) devâ değil; bilâkis derttir.” (Müslim, Eşribe 12; Ebû Dâvud, Tıb 11; Tirmizî, Tıb 8; Dârimî, Eşribe 6)

“Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.” (Ebû Dâvud, Eşribe 5; Tirmizî, Eşribe 3)

“Kim zehir içerek kendini öldürürse, cehennem ateşinde ebedî kalarak daima o zehri içmekle meşgul olacaktır.” (Buhârî, Tıb 56; Müslim, İman 175; Ebû Dâvud, Tıb 11; Tirmizî, Tıb 7; Nesâî, Cenâiz 68; İbn Mâce, Tıb 11)

 

f) İlâçla Tedâvi:

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Rasûl-i Ekrem’e bir kişi gelerek ‘yâ Rasûlallah, kardeşimin karnı ağrıyor (ishal oldu) demişti. Rasûl-i Ekrem de: “Bal şerbeti içir” buyurdu. Sonra bu adam ikinci defa gelerek hastalığının geçmediğini söyledi. Hz. Peygamber yine “bal şerbeti içir” buyurdu. Adamın üçüncü gelişinde de Hz. Peygamber yine “bal şerbeti içirin” dedi. Adam, dördüncü gelişinde; “içirdim, (fakat ishali ve ağrısı geçmedi, arttı) deyince, Hz. Peygamber: “Allah sözünde doğrudur, fakat kardeşinin karnı yalancıdır, haydi yine bal şerbeti içir” buyurdu. Hasta, dördüncü defa içince iyileşti.” (Buhârî, Tıb 4, 24; Müslim, Selâm 91)

"Şifâ üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, kan aldırmak, vücudu ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim." (Buhârî, Tıb 3, 4, 10; Müslim, Selâm 71)

“Şu kara tane (çörek otu) sâm’dan başka her hastalığa şifâdır.” Hz. Âişe sordu: ‘Sâm nedir?’ Rasûl-i Ekrem: “Ölümdür” diye cevap verdi. (Müslim, Selâm 88)

“Kim sabahleyin acve denilen hurmadan yedi tane yerse, o gün zehir ve sihir ona zarar vermez.” (Buhârî, Et’ıme 43, Tıb 52)

“Yer mantarının (kem’e) suyu göze şifâdır.” (Tirmizî, Tıb 22; Ahmed bin Hanbel, V/346, 351)

Gözü ağrıyan kimse için Hz. Peygamber (s.a.s.) “Gözlerini sabir ile tedâvi et” buyurmuştur. (Müslim, Hacc 89; Ebû Dâvud, Menâsik 36; Tirmizî, Hacc 104)

Rasûlullah, ramed denilen göz ağrısı için sürme taşını tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Sürme taşı (ismid) ile sürme çekin. Çünkü ismid, gözü açar ve kirpikleri besler.” (Ebû Dâvud, Libâs 13; Tirmizî, Libâs 22)

“Niçin boğaz hastalığını çocuklarınızın boğazını elle sıkıştırıp dürtmek sûretiyle tedâvi ediyorsunuz? Şu ûd-i Hindîyi kullanmaya devam edin. Çünkü bu Hint bitkisinde yedi türlü şifâ vardır. Bu, aynı zamanda zâtü’l-cenb hastalığının da ilâcıdır. Uzre hastalığı için burundan, zâtu’l-cenb hastalığı için de ağızdan verilir.” (Buhârî, Tıb 10, 23, 26; Müslim, Selâm 86, 87)

Umeys’in kızı Esmâ’ya Rasûlullah (s.a.s.): “Müshil olarak ne kullanıyorsun?” diye sorduğunda Esmâ: ‘Şubrum kullanıyorum’ diye cevap verince Hz. Peygamber: “O keskin ve ağırdır” buyurdu. Esmâ diyor ki: ‘Sonra senâ otu (sinameki) kullandım, bunun üzerine Rasûl-i Ekrem: “Kendisinde ölüme karşı şifâ bulunan bir ilâç olsaydı senâda (sinamekide) olurdu.” buyurdu.’ (Tirmizî, Tıb 30; Ahmed bin Hanbel, II/369)

g) Yarayı Dağlama:

"Şifâ üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, kan aldırmak, vücudu ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim." (Buhârî, Tıb 3, 4, 10; Müslim, Selâm 71)

İmrân bin Husayn (r.a.) diyor ki: “Hz. Peygamber, yarayı dağlamayı men etti, buna rağmen biz dağladık; fakat hastalıktan kurtulamadık.” (Tirmizî, Tıb 10; Ahmed bin Hanbel, IV/227, 430)

 

h) Duâ:

“Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyâret eder de onun başucunda yedi kere; ‘Es’elullahe’l-azîm Rabbe’l-arşe’l-azîm en yeşfiyeke (Büyük arşın sahibi Yüce Allah’tan seni iyi etmesini dilerim)’ diye duâ ederse, Allah o hastayı iyi eder.” (Ebû Dâvud, Cenâiz 8; Tirmizî, Tıb 32)

İbn Abbas (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Nebî (s.a.s.), hasta bir bedevîyi ziyâret etti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi ona da şöyle buyurdu: “Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!” (Buhârî, Tevhid 31, Menâkıb 25, Merdâ, 10, 14)

Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: "Rasûlullah hastalandığında kendi üzerine muavvizât sûreleri (İhlâs, Felak, Nâs sûreleri) okumak îtiyadında idi. Hastalığı şiddetlendiği zaman ona ben okur ve elinin bereketini ümit ederek kendi eliyle kendisini meshederdim." (Müslim, Selâm 51)

 

Hadislerde Koruyucu Hekimlik

a) Temizlik:

“Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret 1; Tirmizî, Deavât 86; Ahmed bin Hanbel, IV/260; Dârimî, Vudû’ 2)

“Ellerinde et ve yağ kokusu olduğu halde yatan kimse hastalığa yakalanırsa ancak kendisini suçlu görsün.” (Ebû Dâvud, Et’ıme 53, 54; Tirmizî, Et’ıme 48; İbn Mâce, Et’ıme 22)

“Uykudan uyandığınızda ellerinizi üç kere yıkamadıkça başka bir kap içine sokmayın; çünkü ellerinizin nerelerde gecelemiş olduğunu bilemezsiniz.” (Buhârî, Vudû’ 26; Müslim, Tahâret 87, 88)

“Kim ki evinde Allah’ın bereketini arttırmasını istiyorsa, yemek hazırlandığı ve kaldırıldığı zaman abdest alsın (ellerini yıkasın).” (Tirmizî, Et’ıme 39, 45)

Selmân (r.a.) anlatıyor: ‘Tevrat’ta okudum: ‘yemeğin bereketi, yemekten sonra (el ve ağzı) yıkamadadır’ diyordu. Bunu Rasulullah (s.a.s.)’a söyledim. “Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır!” buyurdu.’ (Ebû Dâvud, Et’ıme 12; Tirmizî, Et’ıme 39)

“Bir kimse küçük abdestini bozarken zekerini sağ eliyle tutmasın, tuvalette sağ eliyle silinmesin. (Bir şey içerken) kabın içine hohlamasın.” (Buhârî, Vudû 18; Müslim, Tahâret 63)

Hz. Peygamber (s.a.s.), en az haftada bir defa yıkanmayı lüzumlu görmüştür. Bu hususta Hz. Âişe şöyle der: “Halk Hz. Peygamber zamanında Medine civarındaki evlerinden ve köylerden gelerek nöbetleşe Cuma namazında bulunurlardı. Sırtlarındaki yün abalarından vücutlarına toz toprak sindiği için kendilerinden ter kokusu yayılırdı. Bir defa bunlardan birisi Hz. Peygamber (s.a.s.) benim yanımda iken Onun huzuruna gelince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Hiç olmazsa bugün iyice yıkanıp temizlenseniz!” buyurdu.” (Müslim, Cum’a 1, 3, 5)

“Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.” (Buhârî, Savm 27; Nesâî, Tahâret 4; İbn Mâce, Tahâret 7)

“Eğer mü’minlere meşakkat verecek olmasaydım, onlara her namaz başında misvak kullanmayı emrederdim.” (Buhârî, Cum’a 8, Savm 27; Müslim, Tahâret 42; Ebû Dâvud, Tahâret 25; Tirmizî, Tahâret 18; Nesâî, Tahâret 6; İbn Mâce, Tahâret 7)

“Ümmetimden abdest alırken ve yemekten sonra ağızlarını ve dişlerini temizleyenler ne güzel iş yapmış olurlar.” (Ahmed bin Hanbel, I/214)

“Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altındaki kılları yolmak ve bıyıkları kısaltmak.” (Buhârî, Libâs 51, 63, 64; Müslim, Tahâret 49, 50; Ebû Dâvud, Teraccül 16; Tirmizî, Edeb 14; Nesâî, Tahâret 8, 10, Ziynet 1, 55; İbn Mâce, Tahâret 8)

“Şu on şey fıtrattandır; bunların yapılmasında doğal ihtiyaç vardır: Bıyığı kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak (dişleri fırçalamak), burnu su çekerek yıkamak, tırnakları kesmek, (elleri güzelce yıkayıp) parmak aralarını temizlemek, koltuk ve kasıklardaki kılları gidermek, istincâ (tuvaletten sonra avret yerini temizlemek).” (Müslim, Tahâret 56; Ebû Dâvud, Tahâret 29; Nesâî, Ziynet 1)

“Allah’ın, müslüman üzerindeki haklarından biri de müslümanın, haftada bir defa başını ve bütün vücudunu yıkamak sûretiyle yıkamasıdır.” (Müslim, Cum’a 9; Buhârî, Cum’a 12; Ahmed bin Hanbel, II/10, V/363

“Sizden birine, ne oluyor da, Rabbine yönelmiş olduğu bir yerde önüne tükürüyor? Sizden birisi, yüzünü çevirdiğinde kendisine tükürülmesini ister mi? Eğer biriniz tükürmek zorunda kalırsa, sol tarafına ve ayağının (ayakkabısının) altına tükürsün; şâyet bu mümkün değilse, o zaman mendiline tükürsün.” (Buhârî, Salât 33-39, Ezân 94, Edeb 75; Müslim, Mesâcid 50-53, Zühd 74; Ebû Dâvud, Salât 22; Nesâî, Mesâcid 32, 35; İbn Mâce, Mesâcid 10, İkame 61)

 

b) Beslenme:

“Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlıdır.” (Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Zühd 14; Ahmed bin Hanbel, II/366, 370)

Her gün oruç tutan, geceyi tamamen ibâdetle geçiren Abdullah bin Amr bin Âs’a Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demişti: “Böyle yapma. Bazen oruç tut, bazen de tutma. Geceleyin hem ibâdet et, hem de uyu. Muhakkak ki vücudunun senin üzerinde hakkı vardır.” (Buhârî, Teheccüd 20; Müslim, Sıyâm 181)

“Akşam yemeğini terketmek ihtiyarlığa sebep olur.” (Tirmizî, Et’ıme 46)

“Hastanız bir şey isteyince, onu (iştahını çeken, kendisine zarar vermeyen şeylerden) yedirin!” (İbn Mâce, Tıb 2, Cenâiz 1)

“Zeytin yağı yiyin ve sürünün. Çünkü o, mübârek bir ağacın ürünüdür.” (İbn Mâce, Et’ıme 34)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivâyet ediliyor: “Nebî (s.a.s.)’ye pişmiş et getirildi, kendisine kol tarafı verildi ve o da yedi; çünkü bunu severdi.” (Tirmizî, Et’ıme 34)

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.)’i tavuk eti yerken gördüm.” (Buhârî, Zebâih 26; Müslim, Eymân 9)

Hz. Peygamber sütü de severdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle diyor: “Rasûlullah ile (hicret esnâsında) Mekke’den Medine’ye doğru yola çıktığımız zaman bir çobana uğradık. Biraz süt sağarak Rasûlullah’a getirdim, o da içti. Ben de onun susuzluğunu giderdiğimi anlayıp sevindim.” (Buhârî, Menâkıb 45; Müslim, Eşribe 90)

“Rasûlullah (s.a.s.) hiçbir zaman herhangi bir yemeği ayıplamazdı. İştahı varsa yer, yoksa yemezdi.” (Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Eşribe 187)

“Mü’min karnını tamamen doyurmaz.” (Dârimî, Vesâyâ 1, hadis no: 108)

“Mü’min bir karın dolusu, kâfir ise yedi karın dolusu yer.” (Buhârî, Et’ıme 12; Müslim, Eşribe 182-186; Tirmizî, Et’ıme 20; İbn Mâce, Et’ıme 3)

“Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Yok, birkaç lokma ile yetinmeyecekse (nefsinin galebesiyle) ille de midesini dolduracaksa hiç olmazsa onu üçe ayırsın: (karnının) üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğine/suya, üçte birini de nefesine (ayırsın, üçte birden fazlasına yemek koymasın).” (Tirmizî, Zühd 47; İbn Mâce, Et’ıme 50)

“Muhakkak suyu üç nefeste içmek; daha kandırıcı, zararsız (herhangi bir hastalığa sebep olmaz) ve boğazdan daha kolay akıcıdır.” (Müslim, Eşribe 123)

“Deve gibi bir nefeste içmeyin. İki, üç nefeste için. Bir şey içeceğiniz zaman besmele çekin; içtikten sonra da ‘elhamdü lillâh’ deyin.” (Tirmizî, Eşribe 13)

"Bir kimse, bir şey içerken kabın içine hohlamasın." (Buhârî, Eşribe 25, Vudû 18-19; Müslim, Tahâret 63, 65, Eşribe 121; Ebû Dâvud, Eşribe 20; Tirmizî, Eşribe 15, 16; Nesâî, Tahâret 42)

“Sizden biriniz ayakta su içmesin.” (Müslim, Eşribe 16)

“Sarhoşluk veren şeyi içmeyin.” (Müslim, Edâhî 37; Nesâî, Cenâiz 100, Eşribe 40; İbn Mâce, Eşribe 14)

“Sarhoşluk veren her şey haramdır.” (Buhârî, Vudû 71; Müslim, Eşribe 67, 68)

 

c) Uyku:

Hz. Peygamber (s.a.s.) yatsıdan sonra konuşmayı sevmez (Buhârî, Mevâkît 13, 23; Müslim, Mesâcid 235), gecenin ilk saatlerini uyuyarak, sonunu da namaz kılarak ihyâ ederdi (Buhârî, Teheccüd 15; Müslim, Müsâfirîn 129). İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “”Rasûlullah (s.a.s.) uykuya yatıp gece yarısı kalkarak bir miktar namaz kılar, sonra sabah namazına kadar tekrar uyurdu.” (Buhârî, Vudû 30; Müslim, Müsâfirîn 182). Geceleri hiç uyumaksızın ibâdet eden Abdullah bin Amr bin Âs’a Hz. Peygamber: “Böyle yapma, gecenin bir kısmında ibâdet et, bir kısmında da uyu; muhakkak vücudunun senin üzerinde hakkı vardır” (Buhârî, Teheccüd 20; Müslim, Sıyâm 181) buyurmuştu.

 

d) Bulaşıcı Hastalıklardan Korunma:

“Cüzzamlıdan arslandan kaçar gibi kaç.” (Buhârî, Büyû 36, Tıb 19, 25, 43, 45, 53, 54; Müslim, Selâm 102-109, 111-114, 116; Ebû Dâvud, Tıb 24; Tirmizî, Siyer 46, Kader 9; İbn Mâce, Mukaddime 10, Tıb 43)

“Bir yerde ‘tâun’un (vebâ) bulunduğunu işitirseniz oraya gitmeyin. Bulunduğunuz yerde meydana gelmişse oradan da ayrılmayın.” (Buhârî, Tıb, 30, 168, 169; Müslim, Selâm 92, 93, 94, 98, 100)

“Yeryüzünde yaşayan, zararlı beş çeşit hayvanı öldürene hiçbir günah yoktur. Onlar şunlardır: Akrep, karga, çaylak, fare ve kuduz köpek.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk 16; Müslim, Hac 67-73, 76-79; Ebû Dâvud, Menâsik 39; Nesâî, Hac 82-84, 86-88, 113-119)

“Köpek bir kabı yalarsa, onu hemen yedi defa yıkayın, sekizincide toprakla ovalayın.” (Müslim, Tahâret 93)

 

Tıbb-ı Nebevî

Peygamberimiz'in tıpla ilgili bilgilerine, tavsiye ve uygulamalarına İslâmî literatürde ve İslâm tıp tarihi içinde "Tıbb-ı Nebevî" adı verilmiştir. Peygamberimiz, ciddî şekilde tıbbî bilgilere sahip olduğu, bizzat tıp ve sağlıkla yakından ilgilendiği, kendisinden bize ulaşan hadislerinden anlaşılmaktadır. Bu hadislerde tedâvi usulleri bulunduğu gibi, ilâç olarak tavsiye ettiği birtakım bitkilerin isimleri geçmekte, bazı hastalık çeşitleri sayılmakta ve bunlar için tedbirler tavsiye edilmektedir. Bütün bunlar, tıbb-ı nebevînin konusunu teşkil eder.

Peygamberimiz, koruyucu hekimlikle ilgili tavsiyelerde bulunmuş, hastalık, tedâvi ve ilâçlar hakkında bilgiler vermiş, mü'minlerin sağlığını korumak için ferdî ve genel sağlığa dikkat ve itina gösterilmesi konusunda kesin prensipler koymuştur. Temizlikle (ellerin, vücudun, dişlerin, çevrenin temizliği vb.), beslenme ile (faydalı/şifâlı ve zararlı/haram gıdalar, yeme ve içme âdâbı, perhiz, az yeme vb.), sağlığın önemi ve imtihan olduğu, sabredilmesi, perhiz, kan aldırma ve duâ ile tedâvi, çeşitli ilâçlarla tedâvi, hava değişikliği ile tedâvi vb.), bulaşıcı hastalıklara karşı tavır, mikrop ve mikroplu ortamlarla ilgili tavsiyeler gibi, tıbb-ı nebevîyi konulara ayırmak mümkündür.

Bu hadislerde zikredilen tıbbî esaslar ile o günün tıbbını karşılaştıracak olursak, Rasûl-i Ekrem ile yeni bir tıp anlayışının başladğını, tıpta devrim niteliğinde atılımlar olduğunu görmemek mümkün değildir. Meselâ, o günkü Arapların vebâdan korunmak için eşek gibi anırdıklarını, göz şaşılığını, hastayı dönen değirmen taşına baktırarak tedâviye çalıştıklarını, üstlerinde bir tavşanın topuk kemiğini bulundurmakla hastalığa karşı muâfiyet kazanacaklarını zannettiklerini, yılan sokmuş adamı, vücuduna zehir yayılır diye uyutmadıklarını, bir devenin burnundaki yaranın iyi olması için başka ve sağlam bir deveyi dağladıklarını hatırlamak yeterli olur. Yine, bir şeyden korkan kadına yüreği soğumuş diye sıcak su içirdiklerini, çocukların çürük dişlerini güneşe doğru atıp, böyle yapmakla yeni dişlerin muntazam ve sağlam çıkacağını zannettiklerini biliyoruz. Tıbb-ı nebevîde ise bütün bu normal akla ve gerçeğe uymayan tedâvi şekillerinin reddedildiğini, o günün tıbbına müdâhale edildiği, yerlerine bugünkü modern tıbbın bile tasvip ettiği prensiplerin getirildiğini görüyoruz. Her hastalık için bir devâ olduğu, bu devâyı bulabilmek için çeşitli ilâçlar yapıp denenmesi gerektiği, şâyet bu ilâç hastalığa uygun gelirse, Allah'ın izniyle hastanın iyileşebileceği zikredilmektedir. O günün tıbbında uygulanan kan almaya (hacamat) izin verilirken, yarayı dağlama yasaklanmakta, ancak son çare olarak istisnâî şekilde izin verilmektedir. Bütün bunlar Hz. Peygamber'in o günün tıbbında uygulanan âdetleri aynen devam ettirmediğini, onlara müdâhale edip tashih ettiğini, yeni prensipler koyduğunu göstermektedir.

Hadislerde o günün tıbbının tesbit edemeyeceği açıklamaları da görmek mümkündür. Meselâ, bulaşıcı hastalık için karantina sistemi (Buhârî, Tıb 30, 168, 169; Müslim, Selâm 92, 93, 94, 98, 100). Meselâ, mikrop ve sineğin hastalık taşıyan mikroplara sahip olduğu. Bir hadiste şöyle buyurulur: “Birinizin yemeğine yahut içeceğine sinek düşerse onu yemeğine yahut içeceğine daldırsın da sonra atsın. Çünkü sinek bir kanadında hastalık taşıyorsa diğerinde de şifâ taşıyor.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk 17, Tıb, 58; Ebû Dâvud, Et’ıme 48; İbn Mâce, 31; Ahmed bin Hanbel, II/229, 246; Dârimî, Et’ıme 12)

Hadis, sineğin mikrop ve kir taşıdığını inkâr etmiyor, “kanatlarından birinde mikrop var” diyor. Sinekle mücâdeleden de menetmiyor. Ancak, şâyet yiyecek ve içeceklere konarsa sineğin tamamını daldırmamızı, ondan sonra atmamızı, zira bir kanadında mikrop varsa da, ötekinde de şifâ bulunduğunu söylüyor ki, işte tartışma konusu burasıdır. İlk bakışta, hastalık taşıyan bu böceğin şifâ taşıması akla aykırı gibi gelir, insan da bunda şüpheye düşer. Fakat hadis, senet ve mânâ bakımından sahihtir. Hadis iki anlam taşımaktadır:

a) Sineğin mikrop taşıdığı ki, bugünkü bilim de bunu isbat etmiştir.

b) Diğer kanadında bu mikrobun şifâsını taşıdığı. İşte münâkaşa noktası burasıdır. Bilim, uzun zamandan beri Hz. Peygamber’in çok önceden haber vermiş olduğu sineğin mikrop taşıdığı gerçeğine ulaşıldığını ve sinekler ile mücâdele edilmesi, onlardan sakınılması gerektiğini açıklamaktadır. Fakat hadis, her çabaya rağmen şâyet sinek yine yiyeceklere konarsa, o zaman yiyeceği dökmek yerine, sineğin tamamını daldırıp sonra atmamızı söyleyerek, onun taşıdığı mikrop ilâcına (panzehire) işaret etmiştir.

Bu durum karşısında modern tıbbın görüşüne geçmeden önce birkaç önemli noktayı hatırlatalım:

a) Eskiden beri bazı zararlı hayvanların zehirlerinde fayda ve devâ olduğu bilinmektedir. Bazen İlâhî kudret, tek bir hayvanda iki zıddı birleştirmiştir. Meselâ akrebin iğnesindeki zehirden panzehir de yapılır. Âlim Torbustî diyor ki: “Sineğin bir kanadında mikrop, diğerinde şifâ ve devâ olması, Cenâb-ı Hakk’ın hârika yaratıklarının bir alâmetidir.” Arı da böyledir. Arı zehrini, romatizma, lumbago, ülser gibi hastalıkların tedâvisinde kullandıkları gibi trahom tedâvisinde de faydalı görülmüştür.

b) Tıpta yılan ve zehirli haşerât zehrinden, yılan ve akrep sokmalarına karşı kullanılan bir serum yapılmıştır. Bu, yerince hastalığı (seretan) ağrılarında da faydalı olmuştur.

c) Modern tıp, kirli maddelerden, tedâvi tekniğinde yeni bir çığır açan maddeler bulmuştur. Küften penisilin, kabir toprağından streptomicin elde edilmiştir. İş böyle olduğuna göre sinekte de taşıdığı mikropları imhâ edebilecek hayvancıkların bulunması, yani meydana getirdiği hastalığın devâsını taşımış olması mümkündür.

d) Hastalığı yapan, mikropların kendisi değil; onların salgıladıkları zehirler (toksinler)dir. Beden bu toksinlere karşı antitoksin çıkararak kendini korur. Acaba sineğin vücudunda bu toksinlere karşı antitoksin meydana gelemez mi?

Bu, aklen mümkün olduğu gibi, tıbben de birtakım deliller ile isbat edilmiştir Ama tıp, felsefe gibi teorik delil ve kıyas kabul etmez, tecrübeye, deneylere dayanır. Bu hususu tecrübe eden, inceleyen bilginler çıkmış mıdır ki, hadisin aklen ve ilmen sıhhati meydana çıksın?

1871’ye Alman profesörü Brifeild, Almanya halkı ev sineğinin, İmposa Mosouy adını verdiği mantar cinsinden bir parazite müptelâ olduğunu keşfetti. Bu asalak, devamlı olarak sineğin vücudunda yaşayıp geçinmektedir. Profesör yaptığı incelemede bu parazitin, İntomophteraly adında bağlı yahut birleşik yosun mantarları (Sygmomysis) denilen bir yosun mantarı türüne mensup olduğunu gördü. Bu parazit, su yosunu mantarı denen (Phycomclspristiti) nin ikinci çeşidindendir. Bu asalak, hayatını, sineğin vücudunda mevcut, içinde özel bir salgı olan yuvarlak hücreler şeklindeki yağ tabakasında geçirir. Sonra bu yuvarlak hücreler uzar, meydana gelen açıklıklardan yahut sineğin karın halkaları mafsallarından dışarıya çıkar ve sineğin vücudunun dışına çıkmış olur.

Bu çıkış devri, bu mantarın üreme devresidir. Bu devrede mantarın tohumları hücrenin içinde toplanır. Hücrenin iç basıncı artar. Nihayet bu iç basınç o dereceye ulaşır ki hücre cidarları buna tahammül edemeyerek patlar ve içteki tohumlar itme kuvvetiyle hücrenin 2 cm. dışına fırlar. Cam içerisine bırakılmış ölü bir sineğe bakarsak iki şey görürüz: 1- Sineğin etrafında mantar tohumlarının dolanma alanı, 2- Sineğin son kısmı olan üçüncü kısımdan sineğin karnına ve sırtına doğru içinden tohumların fırladığı, uzun hücrelerin başları meydana çıkmış birtakım patlak hücreler.

Modern bilginlerin keşifleri, Brifeild’in teorisini kuvvetlendirecek şekilde gelişmiştir:

a) 1945’de mantar bilgisinde en büyük üstad olan Profesör Langiron devamlı olarak sineğin karnında yuvarlak hücreler şeklinde yaşayan bir mantarda Anzim denen ayrışma gücü yüksek bir salgı bulunduğunu açıkladı.

b)1947-1950 yılları arasında iki Alman bilgini Arnstaine, Cook ve İsviçreli bilgin Rolius, javaein dedikleri bir madde buldular. Bu maddeyi, sinekte yaşayan mantar türünden elde ettiler. Bu maddenin hayatiyete zıt olduğunu (antibiotive) tifo ve dizanteri gibi birçok mikropları öldürdüğünü anladılar.

c) 1948’de Berlin Courtes, Heming, Geferies ve Mackjohan, Clotinsine dedikleri hayatiyete zıt bir madde buldular. Bunu yine sinekte yaşayan aynı tür mantardan elde etmişlerdi. Tifo, dizanteri vs. mikroplara karşı etkiliydi.

d) 1949’da iki Alman bilgini Omcy ve Farmer ve İsviçre’den German, Roth, Athlenger ve Blathner, iniatin adını verdikleri tek hücrelilerin yaşamasına zıt bir madde elde ettiler. Bunu da sinekte yaşayan mantar türüne mensup bir mantardan elde etmişlerdi. Bu maddenin dizanteri, tifo ve kolera gibi hastalık mikroplarına karşı etkili olduğunu gördüler.

e) 1947’de Moftiş, sinek ve vücudunda yaşayan mantarlara mahsus bir kültürden tek hücreli canlılara zıt maddeler elde etti. Bunların dizanteri, tifo ve benzeri mikroplara karşı kuvvetle etkili olduğunu gördü. Yine bunlar, hummalı/ateşli hastalıklara sebep olan mikroplara karşı da tesirleri kuvvetli idi. Bu maddenin bir gramı, mezkûr mikroplarla pislenmiş yüz litre sütü koruyacak güçte idi.

Yiyecek ve içeceklere düşen sineği bu maddelere daldırma hareketi, sineğin vücudunda bulunan mantar hücresine basınç yapar, içindeki tohumları ve sıvıyı sıkıştırır, bu sıkışma neticesinde hücre patlar ve hücrenin içinden mikropları öldüren anzimler çıkar. Bunlar sineğin taşıdığı mikroplara saldırıp onları öldürür. Bu sûretle yiyecek ve içecekler, hastalık yapan mikroplardan temizlenmiş olur.

Modern ilim, zehirli mikropları şiddetle imhâ eden bir parazitin bulunduğunu, bu maddenin ancak sineğin düştüğü maddeye daldırılması sûretiyle meydana gelen basınç etkisiyle hücresinden çıkabileceğini isbat etmiştir. İşte hadiste ifâde edilen de budur. (2)

Netice olarak diyebiliriz ki; vahyin kontrolü ve irşâdı altında olan Hz. Peygamber (s.a.s.) yalnız şeriatı öğretmek için gönderilmiş olmayıp, dünyevî konularda, dolayısıyla tıp konusunda da en güzel örnektir. O, Arapların uyguladıkları tıbbı aynen almayıp, tashih ederek, ferdî ve genel sağlığa dikkat edilmesi hususunda kesin prensipler koyup yeni bir tıbbı başlatmış, birçok konuda bugünün tıbbının da dikkatini çekmiştir. Kendisi tedâvi olmuş, tedâvi şekillerini ve tecrübeyle faydası tesbit edilen bazı ilâçları tavsiye etmiştir. Ashâb da diğer dünyevî konularda olduğu gibi, tıbbî konularda da Onu örnek edinmiştir. (3)

 

 

Duâ İle Tedâvi; Hasta İçin Duânın Önemi

Doktora gidip tedâvi olmak, hastalığın ilâcını bulup kullanmak önemlidir, ama bunun yanında Allah’a duâ edip O’ndan şifâ dilemek de ihmal edilmemesi gereken öneme sahiptir. Hz. Muhammed (s.a.s.), hastalık ânında hem kendisi için, hem de âilesi için duâ ettiği gibi, kendisine gelen bazı hastalara da duâ etmiş ve duâ etmelerini tavsiye etmiştir. Çünkü duâ, hem şifâ kaynağını doğru bilip O’na yönelmeye, sabır, kader ve tevekkül gibi inanç ve sâlih amelle ilgili prensiplere kapı açar, hem ibâdet sevâbına ulaştırır ve hem de en azından hasta için çok önemli olan ruh sağlığına büyük katkıda bulunur. Duâ, insana moral verir. İnsan gönülden duâ eder de duâsının kabul edileceğine inanırsa bu hal, ondaki ruh gücünü, hastalığa karşı savunma sistemini faâliyete geçirir. Yani insanın moral gücünü işleve geçiren duâ, vücutta da bir doping yapar. Zaten Yüce Allah, insan organizmasını son derece mükemmel yaratmış, dışarıdan gelecek mikroplara karşı gayet güzel, düzenli bir savunma sistemiyle donatmıştır. Ama bu savunma sistemi tam çalışmazsa hastalıklar başgösterir. Bedende mikroplara karşı antikorlar vardır. İşte duâ, bu savunma sistemini tam kapasite ile işler duruma sokabilir. Psikologlar, psikiyatristler, duânın moral gücü üzerindeki olumlu etkisini tecrübe etmiş ve kanıtlamışlardır.

Normal insan beyninin, ancak % 7-10 kadar bir kapasitesi kullanılmaktadır. Beynin % doksanı kullanılmamaktadır. En zekî insanlarda bile kapasite kullanımı, %12-15’i geçmez. Belki peygamberlerde ve Allah’ı hakkıyla tanıyan takvâ sahibi mücâhid âlimlerde daha yüksek oranda beyin kapasitesi kullanılınca basîret, ferâset, hikmet, irfan dediğimiz açılımlar olmaktadır. İhtimal ki, bedendeki savunma sisteminin de tamamı kullanılmış olsa, insan vücudu, her hastalığı yenebilir. İşte duânın, savunma sistemi kapasitesini arttırmada büyük rolü vardır.

Peygamberimiz'in hadislerine ve uygulamalarına bakarak rahatlıkla diyebiliriz ki, Allah'tan şifâ istemek için duâ etmek ve âyet okumak câizdir, güzeldir. Ama, Peygamberimiz'in ve sahâbenin hastaya nüsha (muska) yazdıklarına veya muska taşıdıklarına veya buna cevaz verdiklerine dâir hiçbir delil yoktur. Şifâyı Allah'tan değil de, afsuncudan, muskacıdan beklemek, Allah'a tevekkülü bırakıp üfürükçülerin peşine düşmek de câiz değildir. Duâ ve Kur'an okumak, ruhsal bir telkin ve tedâvidir, birinin şifâsı için Allah'a niyazdan, yalvarmadan ibârettir. Şifâyı veren Allah'tır. Bunun ötesinde muskacılık, üfürükçülük yapıp bu yolla geçim sağlamak, İslâm dinine ve Peygamber yoluna aykırıdır. Muska yapanları görüp onların şahıslarında müslümanlıkla alay edenlere şaşmamak mümkün değildir. Bunlar, İslâm dininin muskacılığı, üfürükçülüğü emrettiğini; muskacılığın, bir İslâm geleneği veya emri olduğunu sanarak İslâm ile alay etmeye kalkarlar. Onların bu tutumu, cehâletlerinin sonucudur. Düğümlere okuyup üfleyenlerden Allah'a sığınmayı emreden, büyüyü haram kılan, büyü yapanı da en ağır biçimde cezâlandıran İslâm dininin, muskacılıkla ve üfürükçülükle ilgisi yoktur. O tas kurup cin çıkarmalar, yazdıkları muskaların mikroplu mürekkeplerini hastalara içirip onları daha da perişan durumlara sokanlar elbette günah işlemektedirler. Peygamberimiz (s.a.s.): Bir düğüm bağlayıp ona üfleyen büyü yapmış olur. Büyü yapan şirk koşmuş olur. Vücuduna muska asan, ona havâle edilir (Allah ondan elini çeker, onu astığı muskaya bırakır)." (Nesâî, Tahrîm 19) buyurmuştur. Bununla birlikte, iyi niyetle bir hastalığa Allah'tan şifâ dilemek için okumak, duâ etmek böyle değildir, bunu üfürükçülük ve muskacılıkla, büyücülükle karıştırmamak gerekir. Her şey Allah'ın yasaları çerçevesinde olur. Allah'a gönülden bağlılık ve içtenlikle O'na duâ, nice darlıkları, sıkıntıları kaldırır; nice onulmaz hastaları şifâya kavuşturur; nice umutsuzlara gönül ferahlığı, umut ve yaşama şevki verir. (4)

Duâ, En Tesirli İlâçtır

Meşhur bir tıp doktoru olan Lary Dossey, ibâdetin tedâvideki rolünden bahsederek, “İbâdetin iyileştirme gücü, artık bir iman meselesi olarak nazara alınacaktır” diyor. O, yirmi senelik tıbbî tecrübelerinden sonra iman eden bir insan oldu. Çünkü duâ ve ibâdetin bir iyileştirme faktörü olduğunu gösteren deliller gittikçe artıyor. Tıp şehri Dallas Hastahanesinde eski bir şef olan Dossey, bu meselenin tıpta en iyi gizlenen sırlardan biri olduğunu anladım, diyor. O, “İyileştiren Kelimeler: İbâdetin Gücü ve Tıbbî Tecrübeler” isimli kitabın yazarıdır. Dossey, kitabında tansiyon, kalp sektesi, yara, baş ağrıları ve vesveseden muzdarip hastalara ibâdetin nasıl faydalar sağladığını araştırmalarla izah ediyor.

O, çeşitli dinler ve ibâdetler üzerine çoğu 30 senedir yapılmış 130 araştırmadan deliller gösteriyor. “İnsan zihni, duâ durumuna girdiği zaman, duâ edilenlere güzel şeyler vuku bulmaya başlıyor” diyor. “Ancak, bu önemli araştırmalar, şimdiye kadar kasıtlı olarak gözardı edildi ve bir kenara atıldı” diye ekliyor.

Şimdi, araştırmacılar, duânın, sade psikolojik etkisinden yola çıkmıyorlar. Plisibo (placebo: İlâç tesiri olmayan maddelerin hastanın ilâç aldığına inanması) etksini bertaraf ederek hareket ediyorlar. Dindar bir kardiyolog olan Randolph Byrd duâda doğrudan doğruya Allah’ın müdâhalesi olduğunu gösteren şöyle bir deney yapıyor: Hiçbir özel ayrıma tâbi tutmadan rastgele 393 kalp hastası seçiyor. Fakat hastaların hiçbiri kendileri için duâ edildiğini bilmiyor. Bunları tedâvi eden doktor ve hemşireler de bilmiyorlar. Byrd araştırması sonunda kendileri için duâ edilen hastaların daha az antibiyotiğe ihtiyaç duyduklarını ve daha az sıkıntı çektiklerini tesbit ve isbat ediyor.

Duâ ve kendisi için duâ edilenin de bunu bilmesi, etkiyi daha çok artırıyor. Nöroloji, hissiyat ve düşünce ile ilgili beyin sahasıyla, bağışıklık sistemleri arasındaki bağları duânın harekete geçirdiği değerlendiriliyor. Byrd’inki gibi çalışmalar ve bakteriler, su yosunları, kan hücreleri, bitkiler ve hayvanlar için yapılan duâlarla ilgili çalışmalar, duâda doğrudan doğruya Allah’ın tesir sahibi olduğunu araştırma ve tecrübelerle gösteriyor. (5)

Duânın etkisinin kabulü için, ille de Batıda ve adına bilimsel ya da tıbbî çalışma denen şeylerle isbatlanmasına müslümanın ihtiyacı yoktur. Bir müslüman kendi veya yakınları üzerinde de duânın faydalarını, duâ ile iyileşen nice kişileri görmüş, duymuştur. Hatta bunlara da şâhit olmasa bile, o şifâ verenin Allah olduğunu bilir; ilâçla tedâvi gibi duânın da birer sebep ve vesile olduğunu, esas sebebin Allah olduğunu kabul eder ve Allah’tan başka şifa veren gerçek bir etki olmadığı inancıyla Kur’an ve Sünnet esasları içinde O’na yönelir. Din tedâviyi emrettiği için tedâviyi önemser, ama onun şifa için esas değil, sadece bir sebep olduğunu unutmaz. Yine din, duâ etmeyi de ısrarla emrettiği için onu da ihmal etmez, Allah’ın faydasız bir şey emretmediğini, emrettiği her ibâdet ve amelin insana dünya ve âhirette nice kazanç; hastalıklar için çeşitli faydalar ve şifâlar sebebi olduğunu unutmaz. "Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O'nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O hayrını kullarında dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan ve pek merhametlidir." (10/Yûnus, 107. Bu konuda ayrıca bkz. 8/Enfal, 10; 42/Şûrâ, 31, 29/Ankebut, 22; 2/Bakara, 107).

Allah, duâ edenin duâsını işitir, cevap verir. “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: ‘Bana duâ edin, size icâbet edeyim.” (40/Mü’min, 60). Duâ edene huzur ve ferahlık vererek sıkıntısını ve korkusunu giderir. Ancak icâbet etmek/cevap vermek, duâda mutlaka istenileni vermek demek değildir. Allah Teâlâ, hikmeti gereği ya istenilenin aynısını verir, ya da daha iyisini, daha hayırlısını verir ya da hiç vermez. Tıpkı hasta bir çocuğun doktordan tatlı bir şey istemesine karşılık doktorun şifâlı, fakat acı şurup vermesi gibi, Allah da duâ eden kuluna istediğinden daha hayırlı bir şey vererek duâsına icâbet edebilir. Duâ, bir ibâdet olduğundan onun esas mükâfatı âhirette verilecektir. Hastalık ve sıkıntılar, duânın önemli vakitleridir. Bu zamanlarda kul âcizliğini ve zayıflığını anlayıp Allah’a daha içten sığınmalıdır, O’na yönelip ilticâ etmelidir.

İbn-i Abbas (r.a.)'dan; O demiştir ki: Bir gün Rasulullah (s.a.v.)'ın terkisinde idim. Buyurdu ki; "Evlat, sana birkaç söz belleteyim: Allah'ı (yani emir ve yasaklarını) gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki O'nu karşında bulasın. (Bir şey) istediğin vakit Allah'tan iste, yardım dilediğin vakit Allah'tan dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler, Allah'ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah Teâlâ'nın sana takdir ettiği zarardan fazlasını yapamazlar. Kalemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur." (Tirmizî)

Alexis Carrel'e göre duânın aslında; rûhun maddî olmayan dünyaya doğru bir çekilişi, bir gerilimi olduğu gözlenmektedir. Bir başka deyimle denebilir ki duâ; rûhun Allah'a doğru yükselişi ve O'na açıkça tapınış durumudur. Duâ, hayat denilen mûcizeyi yaratan varlığa karşı derin sevgi ve ilticâ ifadesi, O'nunla ilişkiye geçme gayretidir. Muhammed İkbal'e göre duâ, kâinatın dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulabilmek için hissettiği derin hasret ve şiddetli arzunun ifadesidir.

Belki dayatılan eğitim anlayışı ve hayat tarzının etkisiyle, belki de içinde yaşadığımız şartların baskıcı karakteri sebebiyle müslümanlar olarak bazılarımız da çoğu kez rasyonalist bir anlayışla meselelere yaklaşabiliyor. Sorunları tanımlarken ve çözmeye çalışırken gözetilmesi gereken hususları göz ardı edebiliyoruz. Çoğunlukla, yaptığımız amellerin/eylemlerin neticesini hemen almak ve somut bir şekilde görmek istiyoruz. Çoğu kez, sadece maddî boyutu yerine getirerek -ki bunu da yeterli yaptığımız şüphe götürür- sonuca gitmeye çalışıyoruz. Oysa bütün yapılanlardan sonra Allah'a yalvarmak ve yapılanın tesirini halk etmesi için O'na niyazda bulunmak da gerekmektedir. Allah'tan "sabır ve salâtla yardım talep etmemizi " bizzat Allah öğütlüyor (2/Bakara, 153). Yani, hem sabır ve direnme olacak, hem de duâ ile yardım talep edilecek.

"Duâlarımız kabul edilmiyor herhalde" diyerek karamsarlığa saplanmak da yanlıştır. İçinde bulunduğumuz şartların zorluğu hiçbir zaman bizi duâdan alıkoymamalıdır. Allah, kendi ifadesiyle duâ edenin dileğine karşılık vereceğini söylüyor. “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: ‘Bana duâ edin, size icâbet edeyim.” (40/Mü’min, 60). Allah'ın güzel isimleri arasında "Mücîb" i de zikreden Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir günah, yahut sıla-i rahmi kesme gibi bir mâsiyet olmadıkça kulun Allah'a yapmış olduğu duânın karşılığında Allah ona ya istediğini verir, ya eş değerde bir belâyı ondan uzaklaştırır, ya da onun için âhirette daha iyisini hazırlar." (Tirmizî; Rûdânî, hadis No: 9223)

Duâ, Râhun Gıdâsı ve İlâcıdır: Duâ; keyfiyetine, şiddetine ve güçlü söylenişine bağlı olarak ruh ve cismimizi etkiler. Gerek ihtiyaçlar ve hatalar sebebiyle Allah'a başvurmak, gerekse nimetleri sebebiyle O'nu hatırlamak ve anmak kişide psikolojik bakımdan bir rahatlık, huzur ve mutluluk doğurur.

Allah, kulunun duâ etmesini ister; bunu yapmazsa kendisine değer vermeyeceğini bildirir. “(Rasûlüm!) De ki: ‘(Kulluk ve) duânız/yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?!” (25/Furkan, 77). Kendisini unutmuş, yabancı ellere düşmüş olanların hidâyete ermeleri için, "yalvarsınlar diye" musîbetler gönderir (7/A'râf, 64). "Beni çağırın, Bana duâ ederek Benden isteyin, duânıza icabet edeyim." der (40/Mü'min, 60). Hikmeti gerektirirse, kulunun faydasına göre istenileni verir (2/Bakara, 216; 6/En'âm, 41; 17/İsrâ, 11).

Allah'ın çaresiz kalana icâbet ettiğini insanlar, hatta müşrikler bildikleri için, muztar kalınca O'na yalvarırlar. Kur'an, insanlardaki bu özelliği, çarpıcı tablolarıyla sergilemektedir. Dehşetlerin kendisini kuşattığı anda kalbine ve aklına bulaşmış olan pisliklerden insan sıyrılır ve Allah'ın kendisi üzerine yarattığı fıtratı, asâletiyle ortaya çıkar. Öyle anlarda insan; sığınağının, koruyucusunun yalnız Allah olduğunu, muhâkemesiz olarak şimşek hızıyla çakan bir sezgiyle farkeder, âdetâ bir refleksle O'na yalvarır. Etkisine mâruz kaldığı şokun ânî tesiriyle bir hâfıza kaybına uğramışcasına, koştuğu bütün ortakları unutmuştur. Fakat unutkan ve nankör insan, felâketi atlatınca "daha önce sızlanan, yakaran kendisi değilmiş gibi" (10/Yûnus, 12) döner, bu kere de Allah'ı unutur. "Kullarım sana, Beni sorduğu vakit, de ki: Ben yakınım. Bana duâ edenin duâsını, Bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da Benim dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar. Umulur ki doğru yolu bulurlar." (2/Bakara, 186)

Duânın Psikolojik Cephesi: Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuur altına atılarak bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, çeşitli iç sıkıntılarına yol açar. Duâ ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. İçimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginlikleri gideririz. Duâ ile kendimizi Allah'a daha yakın hissederiz. Duâsız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duâsız insan, yalnızlığın karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Duâ ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü duâ, engel ve uzaklıklar tanımaz. Zaman ve mekânlar ona engel olamaz. Duâ ile sonsuz aczimizi Yüce Allah'ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz. Duâ ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duâda iç varlığımız aydınlanır. Duâda kendi gücümüzle değil, Allah'ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz.

Dolayısıyla duâ; ruhun, kalbin ve gönlün, kısacası insanın mânevî varlığının Allah'a yönelişidir. Duâ esnâsında insanın, bu yönelişe engel olan hususlardan ilgi ve alâkayı kesip duâ için hazır hale gelmesi gerekir. Duâ, çağırmak, dâvet etmek anlamında olduğu için, iç dünyamıza Rabbimizi dâvet edeceğimiz zaman, dâvetten önce, gelecek misafirin rahatsız olacağı şeylerden iç mekânımızı temizlememiz gerekiyor. İçimizde O'na aykırı duygular olmaması gerekir. Meselâ, parayı her şeyden çok seven bir insan, bu putu içinde taşıdığı müddetçe Allah'ı kalbine nasıl yerleştirecek?

Evimize çok saygı duyduğumuz bir kimse geleceği zaman tedirgin oluruz. Bu tedirginliği "acaba gereken hürmeti, saygıyı gösterebilecek miyiz? Rahat ettirebilecek miyiz? Bu konuda bir yanlışlık yapar mıyız?" diye yaşarız. İşte Rabbimiz gibi, varlığımızın kendisine fedâ olduğu ve karşısında bir "hiç" olduğumuz varlık karşısında duâ ederken aynı his ve duyguları duymamız gerekir.

Duânın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, zillet ve perişanlığını Allah'a arz etmeli ve duâ ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır. Yoksulluğunu sevgi ve saygıyla Allah'a sunmalıdır.

Sözlü ve Fiilî Duâ Dille duâ, vazifelerimizden sadece biridir. Sebeplere yapışmadan sadece dille yapılan duâ ile yetinmek, sünnetullahı, Allah'ın kanununu bilmemek ve ona uymamak demektir. İslâm'ın yeryüzüne hâkim kılınması, sadece duâ etmekle olacak olsaydı, insanlar içerisinde duâsı en çok kabul edilmesi gereken Hz. Peygamber (s.a.s.)'di. O bu kadar eziyetlere katlanmaksızın dua ederdi ve görevini tamamlardı. Yani o Mekke günlerini yaşamaya gerek yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine düşen sorumluluğu fiilî olarak yerine getirdi. Arkasından da ellerini açıp duâ etti. Allah da O'nu mahcup etmedi. Hastalıktan kurtulmak için de böyle. Sadece dille duâ yeterli olsaydı, Rasûlullah tedâvi olmaya gerek duymaz ve kimseye bunu tavsiye de etmezdi.

Biz bu noktadan hareketle duâyı iki kısma ayırabiliriz: Fiilî duâ, Sözlü duâ. Fiilî duâ, kişinin herhangi bir arzusu karşısında elinden gelen her şeyi tamamen yapmasını ifade eder. Meselâ, hastasına Allah'tan şifâ dileyen kimsenin tıbbın gerektirdiği şeyleri imkânları çerçevesinde yerine getirmesidir fiilî duâ. Bunu yerine getirmedikçe, ellerini açıp Allah'tan şifâ dilemesi yeterli olmayacaktır. Çünkü Allah yeryüzündeki her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. Gerçi Cenab-ı Hak, bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz de verebilir, ama bunu beklemek, Allah'ın hayata koyduğu kanunlara aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz.

Sözlü duâ ise, kişinin elinden geleni yaptıktan sonra Allah'tan yardım istemesidir. Fiilî duâ her zaman sözlü duâdan önce gelir. Ama ikisini birbirinden ayrı düşünemeyiz. Çünkü fiilî duâ bedenin eylemi ise; sözlü duâ da rûhun eylemidir. Zaten insan bu beden ve ruh ikilisinden oluşan bir varlıktır. İslâm, duâyı sorumluluktan veya işten kaçmak için emretmemiştir. İslâm'ın emrettiği duâ, tüm hazırlıklardan ve işten sonra yapılan duâdır. Ancak tüm hazırlıkları eksiksiz yerine getirdikten sonra "artık bu iş tamamdır" deyip de duâdan uzaklaşmak da yanlıştır. İşler ancak duâ ile tamam olur.

Duâyı, sorumluluktan kaçan, tembel, acz içerisinde olan insanların ellerinden alarak sorumluluğun bilincinde olan ehil insanların ellerine verirsek, o zaman duâ bir anlam ve aksiyon kazanacaktır. Duâ mert çehrelerde güzellik kazanır. Hz. Ali gibi, kılıcı savaş alanında ölüm yağdırırken, dili âcizliğini, inleyişini duyurur, gözleri yaş döker.

Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: "Rasûlullah hastalandığında kendi üzerine muavvizât sûreleri (İhlâs, Felak, Nâs sûreleri) okumak îtiyadında idi. Hastalığı şiddetlendiği zaman ona ben okur ve elinin bereketini ümit ederek kendi eliyle kendisini meshederdim." (Müslim, Selâm 51)

Osman bin Ebi'l-Âs, müslüman olduğu günden beri vücudunda bir rahatsızlık hissettiğini söyleyince Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: "Kendi elini vücudunda ıstırap duyduğun yerin üzerine koyarak üç defa 'bismillâh' de, yedi defa: 'Eûzü billâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve ühâziru' (Hissetmekte olduğum ve sakınıp sığınmağa çalıştığım şeyin şerrinden Allah'a ve O'nun kudretine sığınıyorum) de" buyurdu. Ben de bu şekilde yaptım ve Allah bendeki ağrıyı giderdi. Şimdi âileme ve başkalarına hep bunu tavsiye ediyorum." (Müslim, Selâm 67; Tirmizî, Tıb 29, Deavât 125; İbn Mâce, Tıb 36; Ebû Dâvud, Tıb 19)

Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hasta için şu şekilde şifâ temennîsinde bulunurdu: (Şehâdet parmağına tükrüğünden bulaştırarak parmağını toprağa sürer ve parmağına bulaşan toprakla hastayı mesheder ve şöyle derdi:) "Bismillâhi türbetü ardınâ, bi rîkati ba'dınâ, li yüşfâ bihî sakîmünâ bi-izni Rabbin⒠(Allah'ın ismi ile (şifâ temennî ederim), şu bizim bazımızın tükrüğü ile yurdumuzun toprağıdır. Bundan Rabbimizin izni ile hastamız şifâlanır." (Buhârî, Tıb 38; Müslim, Selâm 54; Ebû Dâvud, Tıb 19; İbn Mâce, Tıb 36)

Hz. Âişe diyor ki: "Bir kimse hastalandığı zaman Rasûlullah onu sağ eli ile mesheder ve şöyle derdi: "Ezhibi'l-be'se Rabbe'n-nâsi, ve'şfi ente'ş-Şâfî lâ şifâe illâ şifâüke, şifâen lâ yüğâdiru sakamen’ (Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider. Şifâ ihsan et. Ancak Sen şifâ vericisin. Senin şifândan başka hiçbir şifâ yoktur. (Yâ Rabbi, bu hastaya) öyle bir şifâ ver ki, hasta üzerinde hiçbir hastalık izi bırakmasın.)" (Buhârî, Merdâ 20, 38, 40; Müslim, Selâm 46-49; Ebû Dâvud, Tıb 18, 19; Tirmizî, Deavât 111; İbn Mâce, Cenâiz 64, Tıb 36, 39)

“Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyâret eder de onun başucunda yedi kere; ‘Es’elullahe’l-azîm Rabbe’l-arşe’l-azîm en yeşfiyeke (Büyük arşın sahibi Yüce Allah’tan seni iyi etmesini dilerim)’ diye duâ ederse, Allah o hastayı iyi eder.” (Ebû Dâvud, Cenâiz 8; Tirmizî, Tıb 32)

İbn Abbas (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Nebî (s.a.s.), hasta bir bedevîyi ziyâret etti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi ona da şöyle buyurdu: “Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!” (Buhârî, Tevhid 31, Menâkıb 25, Merdâ, 10, 14)

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Cebrâil (a.s.), Nebî (s.a.s.)’ye gelerek: ‘Ey Muhammed, hasta mısın?’ diye sordu. Hz. Peygamber de: “Evet” dedi. Cebrâil (a.s.): “Allah’ın ismiyle, seni rahatsız eden her şeyden sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah sana şifâ versin. Allah’ın adıyla sana okurum” diye duâ etti. (Müslim, Selâm 40)

Rasûlullah bir müslüman hastayı ziyâret etmiş, ona şöyle duâ etmeyi öğretmiştir: “Allahumme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fi’l- âhireti haseneten ve gınâ azâbe’n-nâr (Allah’ım, bize dünyada her çeşit güzellik ve iyilik ver, âhirette de güzellik ve iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru).” (2/Bakara, 201; Tirmizî, Deavât 112)

“Kendisine isâbet eden bir zarardan dolayı sizden biriniz ölümü istemesin. Eğer mutlaka istiyorsa şöyle desin: ‘Allah’ım! Benim için hayat hayırlı ise bana hayat ver, ölüm hayırlı ise beni öldür.” (Buhârî, VI/157)

Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, bunlar Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğuna şâhit oldular:

“Kim, ‘lâ ilâhe illâllahu ve’llahu ekber (Allah’tan başka ilâh yoktur ve Allah büyüktür)’ derse; Allah onu doğrulayarak: ‘Benden başka ilâh yoktur, Ben büyüğüm’ buyurur. Kul:

‘Lâ ilâhe illâllah, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamd (Allah’tan başka ilâh yoktur. Mülk de O’nun, hamd de O’nundur)’ dediğinde Allah Teâlâ: ‘Benden başka ilâh yoktur, hamd de Benimdir, mülk de Benimdir’ buyurur. Kul:

Lâ ilâhe illâllah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh (Allah’tan başka ilâh yoktur, güç kudret yalnız Allah’ındır)’ dediği zaman Allah Teâlâ: ‘Benden başka ilâh yoktur, kuvvet ve kudret ancak Benimdir, Benimledir’ buyurur.

Bu açıklamalardan sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) sözüne devam ederek; “Bu duâları bir kimse hastalığında söyler de sonra ölürse, cehennem ateşi ona dokunmaz” buyurdu. (Tirmizî, Deavât 36)

“Ölmek üzere olanlarınıza ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin ediniz!” (Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16; Tirmizî, Cenâiz 7; Nesâî, Cenâiz 4; İbn Mâce, Cenâiz 3)

“Kimin son sözü, ‘lâ ilâhe illâllah’ kelâmı olursa, o kişi cennete girer.” (Ebû Dâvud, Cenâiz 20)

 

 

Hasta Ziyâreti

Hasta bir mü’mini ziyâret etmek, dinimizin önemli bir tavsiyesi, Peygamberimiz’in sünnetidir. Hasta birini ziyâret eden kişi, hem hastaya moral vermiş, hem de kendisi sevap kazanmış olur (Tirmizî, Edep 45; Nesâî, Cenâiz 53).

Hastalıklar birer imtihan olduğu için, kazâ ve kadere iman eden bir mü’min için, hastalıklara karşı tevekkül ve sabır göstermek ve Allah’a teslimiyetle yönelmek gerekir. Allah’ın her hastalığın şifâsını yarattığı unutulmamalıdır. Peygamberimiz (s.a.s.), hastaların ziyâret edilmesini, cenâzelerin tâkip edilmesini, zira bunların âhireti hatırlatacağını söylemiştir (Buhârî, Cihad 171, Et’ıme 1).

Hasta ziyâreti, müslüman için bir görevdir. Çünkü Rasûlullah, mü’minleri bir vücudun organları gibi birbirine bağlı görmüş, “sevilmede, merhamet ve şefkatte mü’minleri bir vücut gibi görürsün. O vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa diğer uzuvlar da onunla beraber ıstırap duyarlar.” (Buhârî, VII/12) buyurmuştur. Yine bir hadis-i şerifte müslümanın müslüman üzerindeki haklarından birinin hastalandığında, bir mü’min kardeşini ziyâret etmek olduğu belirtilmiştir (Tirmizî, Edeb 1; Nesâî, Cenâiz 52; İbn Mâce, Cenâiz 1). En güzel ahlâkı yaygınlaştıran Rasûlullah, en insanî duygularla donatılmış bir yardımlaşma ve kardeşlik ortamı oluşturmuştur. Hasta ziyâreti, insanî duygulardan biridir. Çünkü hasta, böylece kendini yalnız hissetmekten kurtulur, acıları hafifler.

Mü'min bir kul, hastalığından dolayı, ziyâretçilerine şikâyet etmezse, Allah onu âzâd eder, hastalıktan önceki etine karşılık daha iyi et, kanına karşılık daha iyi kan verir, sonra sıhhat bulur ve yeniden işe başlar. Hastalık halinde hasta da ziyâretçiler de sabırsızlık göstermemelidir. Kahırlanmak, feryat ve figan ederek ağlayıp sızlanmak, hatta ölümü istemek iyi değildir. “Kendisine isâbet eden bir zarardan dolayı sizden biriniz ölümü istemesin. Eğer mutlaka istiyorsa şöyle desin: ‘Allah’ım! Benim için hayat hayırlı ise bana hayat ver, ölüm hayırlı ise beni öldür.” (Buhârî, VI/157). Hastalığı gizlemek de, abartmak da yanlıştır. Fâsık müslüman da, gayr-i müslim hasta da ziyâret edilebilir. Hasta, tebliğe açıktır, his yönleri ön plandadır, hasta ziyâretinde sıkmadan onu sabra ve Allah’a yöneltmeye çağırmak uygun olur, özellikle ölümü beklenen hastalara tevhid telkini çok önemlidir. Hastaya canı çeken şeylerden hediye götürmek İslâmî edeplerdendir. Zaten hastalıkta, insanın canı çekip alamadığı, yiyemediği şeyler vardır (İbn Mâce, Cenâiz 1). Yine, hasta zaman zaman yakınlarından sorulmalıdır. Yasak savma kabilinden bir ziyâretten sonra hastayla ilgiyi kesmek, sünnetten kaçınmak gibidir (Buhârî, isti’zân 29).

“Ashâbım! Hastaları ziyâret edin, açları doyun, elinizin altındaki köleleri salıverin.” (Buhârî, Et’ıme 1, Cihâd 171, Merdâ 4, Nikâh 71; Ahmed bin Hanbel, IV/299; Dârimî, Siyer 62)

“Müslümanın, müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâm almak, hasta ziyâret etmek, cenâzenin arkasından yürümek, dâvete icâbet etmek ve aksırana ‘yerhamukellah’ demek.” (Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; İbn Mâce, Cenâiz 1)

“Bir müslüman, hasta bir müslüman kardeşini ziyârete gittiğinde, dönünceye kadar cennet hurfesi içindedir.” ‘Ey Allah’ın elçisi, cennet hurfesi nedir?’ diye sordular. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Cennet yemişidir.” (Müslim, Birr 40-42; Tirmizî, Cenâiz 2)

“Bir müslüman, hasta olan bir müslüman kardeşini sabahleyin ziyârete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyâret ederse, yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfâr eder. Ve o kişi için cennette toplanmış meyveler de vardır.” (Tirmizî, Cenâiz 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 3; İbn Mâce, Cenâiz 2)

“Hastayı sormaya gittiğiniz zaman onu yaşamağa teşvik edin; rahatlatıcı, teselli edici sözler söyleyin. Çünkü bu, kaderi değiştirmez ama hastanın moralini düzeltir.” (Tirmizî, Tıb 35)

“Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle buyurur:

-‘Ey Âdemoğlu!’ Hastalandım, Beni ziyâret etmedin.’ Âdemoğlu:

-Sen âlemlerin Rabbi iken ben Seni nasıl ziyâret edebilirdim? der. Allah Teâlâ:

-‘Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, Beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, vermedin’ buyurur. Âdemoğlu:

-Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben Sana nasıl su verebilirdim? der. Allah Teâlâ:

-‘Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?’ buyurur.” (Müslim, Birr 43)

Hz. Peygamber (s.a.s.) ashâbından birisi hasta olsa onu ziyârete giderdi. Hattâ kâfirlerden hasta olanları da ziyâret ederdi. Enes (r.a.)’den rivâyete göre Rasûl-i Ekrem’e hizmet eden bir yahûdi genci hastalanınca Peygamberimiz onu ziyârete gidip başucuna oturarak ona müslüman olmasını teklif etmiş o da babasına bakınca, babası: “Oğlum! Ebu’l-Kasıma’a itaat et” demiş, genç de müslüman olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s.) hastanın yanından çıkınca; “Şu genci Cehennem azâbından kurtaran Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz 80, Merdâ 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 2; Ahmed bin Hanbel, III/175)

 

 

Hastalık ve Hikmetleri

Allah, insanı yaşadığı hayatta sınamaktadır. Bu ömür sonunda sağlığını, ömrünü nasıl geçirdiğini kendisine soracaktır. Her şey gibi hastalık da bir imtihandır. Hastalığın bildiğimiz ve bilemediğimiz büyük hikmetleri vardır. Mü’min açısından, hastalığın derece terfîine ve günahların affolunmasına sebep olacağı ümid edilir.

İmam Gazzâlî, insanların başına gelen musîbet ve hastalıkları üç kısma ayırmıştır:

1- Münâfığın hastalık ve musîbeti: Allah’a itirazda bulunduğu için ona gelen musîbet ve hastalıklar cezâ olur.

2- Mü’minin hastalık ve musîbeti: Allah’tan geldi diyerek sabrettiği için onun musîbeti günahlarına keffâret olur.

3- Şükür makamında olan mü’minin musîbeti: Bu da hastalığında Allah’a hamd ve şükürde bulunduğu için hastalığı Allah indinde derecesinin yükselmesine sebep olur.

“Hangi müslümana hastalık isâbet ederse ağacın hazan vakti yaprakları döküldüğü gibi, Allah onun hatâ günahlarını döker.” (Buhârî, Merdâ 13)

“Müslümana fenâlık, hastalık, keder, hüzün, eziyet ve iç sıkıntısından tutun da bir diken batmasına kadar uğradığı her musîbete karşılık Cenâb-ı Hak onun suçlarını ve günahlarını örter.” (Müslim, Birr 52)

“En büyük imtihana tâbi olanlar peygamberlerdir.” (Buhârî, Merdâ 3; Tirmizî, Zühd 57; ibn Mâce, Fiten 23)

“Allah, hayır dilediği kimseyi musîbetlerle imtihan eder.” (Buhârî, Merdâ 1)

“Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah, bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları (sıkıntı, musibet ve belâlarla) imtihan eder. Artık kim bir (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) rızâ gösterirse, Allah’ın rızâsı (ve sevabı) o kimseyedir. Kim de (imtihan edildiği belâ ve musibetlere) öfkelenir (İlâhî hükme rızâ göstermez) ise, Allah’ın gazabı (ve azâbı) o kimseyedir.” (İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4034)

Sahabelerden Sa’d rivâyet ediyor: Dedim ki: ‘Yâ Rasûlallah, insanların belâsı/imtihanı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: “Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur. Dininde zayıflık söz konusu ise, dini kadar belâ görür/imtihana tâbi tutulur. Belâ insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz.” (Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel)

“İnsanların belâ/imtihan yönünden en şiddetlisi, en çok belâya mübtelâ olanları peygamberlerdir, sonra sâlihler, sonra da derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” (Dârimî, c. 2, s. 320; Sabuni, Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesir, III/28; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr c. 1, s. 136; Keşfü’l-Hafâ, I/144)

İbn Mes’ûd (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: “Bir zaman Nebî (s.a.s.)’nin yanına girdim, kendisi sıtmaya yakalanmıştı. Elimi vücuduna dokundurdum ve: ‘Gerçekten şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuşsunuz’ dedim. “Evet, sizden iki kişinin çekebileceği kadar ıstırap çekiyorum” buyurdu.” (Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45)

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki O, bir mü’min için hayrına olmayan bir şeyle hükmetmez. Bu, ancak mü’minler içindir. Şayet mü’mine bir iyilik isâbet ederse o buna şükreder ve kendisi için hayırlı olur. Şayet bir sıkıntı isâbet ederse sabreder. Bu da kendisi için hayırlı olur.” (Müslim, Zühd 64; Ahmed bin Hanbel, V/24; Dârimî, Rikak 61)

"Yüce Allah buyuruyor ki: 'Mü'min bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temiz olarak yatağından kalkar. Yüce Allah buyuruyor ki: 'Ben kulumu bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim:) sağlam iken ona yazdığınız sevaplar gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın." (Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/123)

Sahâbelerden Abdullah ibn Mes'ûd diyor ki: ‘Rasûlullah’ın huzuruna girdim; Yâ Rasulallah, dedim, çok ateşin var. “Evet dedi, “Ben sizden iki kişinin hastalığı kadar hastalanırım.” Ben: ‘Şu halde, senin için ecir vardır’ deyince buyurdu ki: “Evet, aynen öyle. Hiçbir müslüman yoktur ki, ona bir diken ve daha küçük bir şey de olsa eziyet veren bir şey isâbet etsin de, Allah o şeyi, ağacın yapraklarını dökmesi gibi, o müslümanın günahlarına keffâret kılarak günahları ondan dökmesin.” (Buhâri; Askalânî, S. Buhâri Şerhi, c. 10, s. 111)

“Allah, bir kulu sevdiği zaman onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinizin hastasını sudan korumaya devam etmesi gibi.” (Tirmizî, Tıbb 1, hadis no: 2107)

“Allah Teâlâ buyurur ki: ‘Kulumu iki sevgilisiyle (iki gözüyle) imtihan edip de kulum (şikâyet etmeyip) sabrederse iki gözüne karşılık olarak ona Cenneti veririm.” (Buhârî, Merdâ 7; Ahmed bin Hanbel, III/144)

“Bu hastalığa tutulup sabrederek ecir umarsan, karşılık olarak sana Cennet vardır.” (Buhârî, Edebü’l-Müfred, I, hadis no: 532)

İbn Abbas, bir arkadaşına şöyle demiştir: “Ey Atâ! Sana Cennet kadınlarından bir kadın göstereyim mi?” O da “evet, gösterin” demesi üzerine İbn Abbas şöyle demiştir: “Şu (gördüğün iri yapılı ve uzun boylu habeşî) siyah kadın yok mu? Bu kadın bir kere Nebî (s.a.s.)’ye gelip: ‘Yâ Rasûlallah! Ben sâra hastasıyım, sâra nöbetim gelince de (bayılıyor) açılıyorum, Allah’a benim için duâ buyurun’ dedi. Hz. Peygamber: “Ey kadın! İstersen hastalığına sabret. Buna karşılık sana Cennet vardır. Veya sıhhat vermesi için Allah’a duâ edeyim” buyurdu. Kadın ‘hastalığıma sabrederim; ancak, açılıyorum, açılmamam için Allah’a duâ buyurun’ deyince Rasûl-i Ekrem duâ buyurdu (Mahrem yerleri açılmaz oldu).” (Buhârî, Merdâ 6; Müslim, Birr 54)

“Bir musîbet, bin nasihatten iyidir.” (Atasözü)

 

 

Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimini Topal Veya Sakat Yarattı?

Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Evvelâ, kimse O’na karışamaz. O’nun icadına müdâhale edemez. Senin zerrelerini yaratan, terkibini düzenleyen Allah’tır. İnsanî hüviyeti bahşeden Allah’tır. Sen daha evvel bir şey vermemişsin ki, O’nun karşısında hak iddia edesin. Eğer karşılığında Allah’a bir şey vermiş olsaydın, “bir göz verme, iki göz ver!” demeye belki hak kazanırdın. “Bir el verme, iki el ver bana” demeye; “niye iki tanede değil de; bir ayak verdin?” diye itiraz etmeye belki hak kazanırdın. Sen Allah’a bir şey vermemişsin ki, -hâşâ- Allah’a adâletsizlik isnâdında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin ne hakkın var ki, yerine getirilmedi de haksızlık yapılmış olsun!

Allah Teâlâ, seni yokluktan çıkarıp var etmiş; hem de insan olarak... Dikkat etsen, senin altında birçok mahlûkat var ki, onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilirsin.

Yüce Allah bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında âhirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini Kendisine çevirtip o insanın duygularında inkişaf başlatırsa, çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki, bu ona, Allah’ın lutfunun ifâdesidir. Tıpkı şehid etme gibi... Bir insan Allah yolundaki bir cihadda şehid olur ve büyük mahkemede, Allah’ın huzurunda, sıddıkların, sâlihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları: “Keşke Allah bizi de cihad meydanında şehid ettirseydi!” derler. Dolayısıyla böyle bir insan, çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey, ona oranla çok daha büyüktür.

Çok nâdir olarak bazı kimseler bu konuda küskünlük, kırgınlık, bedbinlik ve aşağılık duygusu ile yoldan çıkıp azgınlaşsa bile, pek çok kimselerde bu çeşit eksiklikler, daha fazla Allah’a yönelmeye vesile olmuştur, olabilir. Zararlı haşereler çeşidinden bir kısım insanların bu meseledeki kayıplarının bahane edilmesi yerinde değildir. Bu konuda esas olan keyfiyettir. (6)

Yaratılışımızın icabı olarak, her kişi kendisinde noksan olan şeyin hasretini duymaktadır. Bunun yanında her şeyi tamam olan insan, sahip olduklarının kadrini bilmiyor ve çok kere, sanki bir mirasyedi gibi, onların farkında bile olamıyor. Konuyu şu meşhur örnek ile açıklayabiliriz: Bir çocuk, ayakkabısı olmadığı için ağlayıp dururken, birden bire gözüne iki ayağı bulunmayan sakat bir çocuk ilişiyor. Dehşete kapılmış durumdadır, gözyaşlarını silip "Yâ Rab, Sana şükürler olsun ki, benim ayaklarım var; meğer ben ne kadar şanslıymışım, beni affet Allah'ım!" diye, yalvarıp huzura kavuşuyor. O halde insan, haline şükredici olmalıdır. Kendisinde mevcut olanları iyi tanımalı ve onların kıymetini takdir etmelidir. Yoklukta kendimizden aşağı olanlara bakıp tesellî bulmalı. Varlıkta, ilimde ve takvâda bizden üstün olanlara bakıp onlara yetişebilmek için gayret gösterebilmeliyiz.

İnsanoğlu bu dünyada daima adâlet aramıştır. Öncelikle bilmek lâzımdır ki, dünyada asla hakiki adâlet yoktur. Mutlak adâlet, kıyâmet gününde ortaya çıkacaktır. Dünya bir eğitim ve imtihan meydanıdır. Burada aklımızın ermediği, duygu ve hassalarımızın fark edemediği çok karışık meseleler vardır. Bazı örnekler verelim: Işıklar âlemi içinde görünür ışınların yeri, sadede % 4 kadar bir yer işgal eder. Diğerleri: Alfa, Beta, Gamma, Radyo, Televizyon, IKS, Ultrason, Infraruj, Ultraviole, Mion, Laser, Radar ve diğer kozmik ışınlardan ibâret, görünmeyen tabiattadırlar. O halde % 96'lık göremediğimiz yanında sadece % 4'lük görüş alanımız vardır. Dolayısıyla istatistikî yönden bizim görüyoruz zannettiklerimiz bile şüpheli mevkide kalıyorlar. Yani biz çok az şeyi görebiliyoruz.

Dokunma hissimizi ele alırsak, gözlerimizin göremediği nice küçük varlıkları ve uzaktaki galaksiler ve gezegenler gibi nice büyük yaratıkları temas ederek tanımamız mümkün değildir. Diğer hislerimizin güçleri de hemen hemen bu misallerdeki gibi zayıftır ve herşeyi anlamamıza yetmez. Ancak, hislerimizin üstünde "akıl" dediğimiz en kıymetli bir varlığımız mevcut. Birçok noksan yanlarımızı onunla tamamlamak mecbûriyetindeyiz. Nitekim aklımız sâyesinde birçok cihazlar imal edilmiş ve bazı meçhullerin bilinmesi veya farkedilmesi mümkün hale gelmiştir. Lâkin meçhullerin sayıları az değil ki...

Yine akıl sâyesinde, dünyada görülen bazı dengesizliklerin sebeplerini inceleyebiliriz. Meselâ, doğuştan bir organı eksik yaratılmış olan bir yavru üzerinde düşünelim. Bazılarımızın zannettiği gibi böyle bir doğuş, asla "Allah'ın adâletsizliği" değildir. Bu tabloda aklını çalıştıran insan için büyük ibretler vardır. Allah'ın mülkü olan bu dünyada, Cenâb-ı Hak insan neslinin devamını ve huzurlu olmasını ister. O sebeple diğer insanların hallerine şükretmeleri ve hallerinden memnun olmaları takdir olunmuştur. Genelde kendisi sağlam olan kişi, herkesin aynı şekilde bulunduğunu zannedecektir. Noksansız bir vücudun bir lütuf olduğunu fark edebilmek, ancak sakat kişileri görmekle mümkün hale gelebilir. İşte bu yüzden bizim nazarımızda birer zavallı gibi kabul edilen sakatların, insanlık âleminin selâmet yolunu bulabilmesinde büyük hizmetleri vardır. Dolayısıyla onlar, Allah katında birer gâzi kadar mübârek kişiler olabilirler. Ancak, insanoğlu buna benzeyen daha birçok hikmetleri anlamaktan uzaktır. Bizzat sakatların ve hastaların, Cenâb-ı Hakk'ın bu takdirinden haberleri bile olmayabilir.

O halde, tekrar edersek: Dünyaya noksanlıkla doğanlar veya sonradan sakatlananların durumlarında adâletsizlik yoktur. Ortada sadece çok anlamlı hizmetler ve derin hikmetler mevcuttur. Bir taraftan diğer insanların onları görerek, hallerine şükretmeleri ve gönül huzuruna kavuşmaları murat edilmiştir. Diğer taraftan alkol, sigara, uyuşturucu maddeler, zararlı ışınlara mâruz kalış, hastalıklar vesâir zararlı şeylerden ve tehlikelerden korunulmasının gerektiği, aksi halde o kişilerin kazanacağı yavruların bunlar gibi sakat olacağı -insanın gözüne sivri kalem batırılırcasına- hikmet olarak anlatılmak istenmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın bu lütuflarına rağmen, günden güne iz'ansız, ferâsetsiz, hissiz, şükürden uzak ve bencil özellikteki kişilerin sayıları artmakta ve sakat gençlerin sayıları da o oranda çoğalmaktadır.

Yine, gayrimeşrû çocuk edinmeler, boşanmalar, üveylikler, âile geçimsizlikleri gibi Allah Teâlâ'nın emirlerine uymayan bütün hareketlerin, netice olarak gençlik problemlerini arttırdığı herkesçe biliniyor. Fakat insan, dünyadaki bu hârikulâde ibret tabloları karşısında hissiz ve bir nevi kör hali ile hâlâ gönül huzuru ve saâdet arıyorsa, elbette bulamayacaktır. Genç nesil, hatalı ana ve babaların yanlışlarını görüp hiç olmazsa kendileri doğru istikamete yönelmezlerse, insanlığın gelecek nesilleri için çok daha karamsar olmak icap eder. (7)

Hastalık İnsanı Melekleştirir: Özellikle uzun süren hastalıklara yakalanan insanlar için hastalık, güzel bir mânevî hal verir. O kimseler, âdetâ bir ayağı dünyada, bir ayağı âhirette gibi yaşarlar. Her an Allah’a duâ eder, O’ndan medet isterler. Dünyayı kalben terk eder, gönüllerini âhirete bağlarlar. Meselâ, ölümcül bir hastalığa yakalanmak, dış görünüşü itibarıyla kötü olabilir; fakat sürekli âhirete hazır bir halde bulunmak, mânen çok lezzetlidir. Âdeta her an şehâdeti bekleyen bir Allah askeri gibi, hâlis ve sırf Allah rızâsını gözeten bir ruh hâleti vardır.

Bir de hastaya bakanların durumu vardır. Görünüşte çok zor, zahmetli, sıkıntılı olan bu hizmet de hem çok sevaplı, hem çok hikmetlidir. Hastanın kazandığı mânevî hal ve sevabın bir benzeri, hastaya bakanlar için de geçerlidir. Eğer evimizde baktığımız hasta, babamız veya annemiz ise, bu hizmet bize âhiretimizi kazandıracaktır. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s) bir gün: “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün!’ dedi. ‘Kimin burnu sürtülsün ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sorulunca şu açıklamada bulundu: ‘Ebeveyninden her ikisinin veya sadece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cenneti kazanamayanın.” (Müslim, Birr 9; Tirmizî Deavât 110). Demek ki onları memnun etmek, Cenneti kazandıran bir hizmettir.

 

İyileşmek İçin Çırpının! Tedâvisi uzun süren ağır hastaların karşılaştığı en büyük tehlike, moral bozukluğudur. Gerçekten de hastalığınızın kanser olduğunu öğrenseniz, duygu dünyanızda kopacak olumsuz fırtınayı tahmin edebilirsiniz. Oysa her olumsuzluk için olduğu gibi, ağır hastalıkları yenmek için de gerekli olan ilk ve en önemli kuvvet, yüksek moraldir. Aşırı kötümser hava, korku, panik, moral çöküntüsü, hastalığı artırmaktan başka bir işe yaramaz. “Hastayı sormaya gittiğiniz zaman onu yaşamağa teşvik edin; rahatlatıcı, teselli edici sözler söyleyin. Çünkü bu, kaderi değiştirmez ama hastanın moralini düzeltir.” (Tirmizî, Tıb 35)

Moralin yüksek tutulabilmesi için beynimize iyice yerleştirmemiz gereken ilk husus şudur: Her derdin bir devâsı, her meselenin bir hal çâresi vardır. Hastalık ne kadar ağır olursa olsun, mutlaka bunun bir çâresi, bir iyileşme yolu bulunur. Onu bulmak için hem duâ ederek hastalığı veren Şâfi-i Hakiki’den (Şifanın gerçek kaynağı, tek şifâ verici olan Allah’tan) yardım istemek, hem de O’nun dünya eczânesine yerleştirdiği ilâcı bulmak için gayret göstermek gerekir.

Şuna çok kimse şâhittir ki, nice ölümcül hastalar şifâ bulmuş, nice ümitsiz vak’alar tedâvi edilebilmiştir. Çünkü, hayat bilemediğimiz fırsatlarla doludur. Cenâb-ı Hak bir anda geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirebilir. Diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkaran O’dur.

Uğradığı hastalığın mutlaka bir çâresi olduğuna inanan insan, iki bakımdan kâr eder. Birincisi, moralini yüksek tutmuş olur. İkincisi, çâre arayışlarını yılmadan sürdürür. Bakarsınız her şeyin bittiğini sandığınız bir anda Cenâb-ı Hak yepyeni bir ilâcın keşfini veya o güne dek uygulanmayan bir ameliyat şeklini ilham eder. Sizin dertleriniz bir anda biter, gözyaşlarınız gülmelere dönüşür, bayram edersiniz.

Acelecilik Mahveder, Sabır Yaşatır: Belki kendini kötümserliğe ve ümitsizliğe atan kimse, birkaç gün sonra öğreneceği yeni bir tedâvi usûlünü göremeden gitmiş veya ümitsiz yaklaşımından dolayı tedâviye kapılarını kapayarak kendini o hale mahkûm etmiş olacaktır. Medyaya yansıdığı şekliyle, 17 Ağustos depreminde iki kişi aynı göçük altında kalmış; birisi sabırla kurtarılmayı beklerken, diğeri dayanamayıp intihar etmiş. Oysa intihardan birkaç saat sonra enkaz açılmış ve kurtarıcılar gelmişti. Sabreden kurtuldu, diğeri güzel olmayan bir şekilde öldü. Sabırsızlığın sonunu görüyorsunuz. Aynı husus, hastalıklar için de geçerlidir.

Devamlı olarak sabır, şükür, duâ ve arayışla morali yüksek tutmak gerekir. Moral; sevinç, mutluluk, huzur ve gülümsemek demektir. Ağır bir hastalık geçiriyorsanız, ne yapıp edip sizi üzüntüye sevkedecek unsurlardan uzak durmalı, sizi sevindirecek yolları keşfedip uygulamalısınız. Tek başına “tebessüm”ün bile en zor hastalığı iyileştirdiği çokça görülen olaylardandır. Ağır hastaya kesinlikle kızmadan, onu kırmadan, sürekli iyi davranmak, güleryüzlü ve tatlı dilli olmak gerekir. Eğer hasta duâ ve tevekkülle kendisini besliyorsa iki kat mutlu olur.

Savaşıyorsanız Yeneceğinize İnanın: Evham, gereksiz korku, telâş ve panik, bir hastalığı belki de on katına çıkaracak kadar zararlıdır. Kişinin Allah’ın izniyle hastalığını yenebileceğine inanması ve onu küçük görmesi gerekir. Eğer savaşıyorsanız, karşınızdakini yenebileceğinize inanmalısınız. Basit bir nezle veya grip hastalığına yakalandınız diyelim. Eğer onu gözünüzde fazla büyütür, çalışmaya isteksiz görünürseniz yataktan kalkamazsınız. Ama onu yenebileceğinize inanır, azimli olursanız hastalığı ayakta atlatabilirsiniz.

Yüksek bir moralle birlikte maddî tedâvi için de mümkün olan her yola başvurmak gerekir. Bunun için ilk önce hastalığın doğru teşhisi gerekir. Bazen uzun süren hastalıklarda yanlış teşhis konabiliyor. Bunu yenmek için farklı, ama uzman doktorlara gidilebilir, iyi tahliller ve araştırmalar yaptırılabilir. Yanlış teşhis, hastalığın ilerlemesini ve tedâvisinin başarısızlığını netice verir. Doğru teşhisten sonra tedâvinin muntazaman sürdürülmesi gerekir. Bunun için de sürekli arayış içinde olunmalıdır. Çünkü, alternatif tıp denilen, farklı tedâvi usullerini bilmek, yeni gelişmeleri izlemek, kısa sürede iyileşmeyi sağlayabilir. Ağır ve uzun süren hastalıkların tedâvi giderleri çok fazladır. Bu konuda da arayış içinde bulunmak, sürekli fırsatları kollamak yeni ufuklar açabilir. (8)

Bitkisel ilâçların yan etkisi sıfıra yakın olduğundan, yan etkileri olan ve pahalı ilâçlar yerine onları tercih etmek gerekir.

Hastayı huzurlu ve mutlu edecek davranışların, duâ ve ibâdetlerin insan psikolojisi üzerinde çok büyük olumlu etkileri vardır ve fiziksel hastalıklar dâhil her çeşit rahatsızlığın kesinlikle psikolojik boyutu vardır. Yaşadığımız zaman diliminde psikolojik hastalıklar, fiziksel hastalıklardan daha yaygın. Bu tür rahatsızlıkların ıstırabı ve olumsuz etkisi de daha büyük olduğu gibi, fiziksel hastalıkların birçoğunun ortaya çıkması, iyileşme süreci ve şiddeti de kişinin ruhsal durumuyla bire bir irtibatlıdır. “Haberiniz olsun ki, vücutta bir et parçası vardır, o sağlam olursa bütün vücut sağlam olur, o bozuk/kötü olursa bütün vücut bozuk olur. Dikkat edin o kalptir.” (Buhâri, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14) hadisini konumuz yönüyle de değerlendirebiliriz.

 

 

 

Eyyûb (a.s.) ve Dertlerle İmtihanı

“Eyyûb’u da an. O, Rabbine: ‘Bu dert bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin’ diye duâ etmişti. Biz onun duâsını kabul ettik, kendisine bulaşan derdi kaldırdık; ona tarafımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir öğüt olarak âilesini ve onlarla beraber bir katını daha verdik.” (21/Enbiyâ, 83-84). Eyyûb (a.s.)’a dokunan dert hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazı tefsirlerde ve peygamberler tarihinde, bazen çok abartılı ve bir peygamber için düşünülmeyecek itici hastalıklar isnâd edilmiştir. Bunların sıhhati sâbit değildir. Şeklini tam olarak bilmesek de, şurası bir gerçektir ki, Eyyûb (a.s.) istenmedik bazı durumlarla imtihan edilmiş, bazı dertlerden muzdarip olmuştur. Bu istenmedik durumdan kurtulmayı, kendisine sıkıntı veren şartların değişmesini, dertlerin giderilmesini Allah’tan istemektedir. Fakat Eyyûb (a.s.)’un tutum ve düşüncesinde herhangi bir taşkınlık, isyan, bağırıp çağırıp sızlanma görülmemektedir. Allah’a olan güveni, O’na dayanması, derdinin giderilmesi için O’ndan yardım istemesi, dertten kaynaklanan fiziksel ve ruhsal acılara katlanmaya çalışması, içinde bulunduğu şartları olduğu gibi kabullenmesi, Eyyûb (a.s.)’u örnek bir kişilik olarak ön plana çıkarmıştır: “Gerçekten Biz onu sabreden bir kul bulmuştuk. Ne güzel kuldu. O daima Bize başvururdu.” (38/Sâd, 44)

Peygamberler de birer insan oldukları için, hastalanabilirler. Bu doğaldır ve câizdir. Gülerler, ağlarlar, ıstırap çekerler. Bunlarda hiçbir anormallik yoktur. Ama, Eyyûb (a.s.)'a nisbet edilen hastalık üzerinde çok fazla durulmuş, hakkında ileri geri pek çok lüzumsuz ve anlamsız şeyler söylenmiştir. Peygamberler hakkında asla câiz görülmeyecek haller kendisine nisbet edilmiştir. Bu konudaki asılsız haberler, asırlardan beri, işin iç yüzünü bilmeyenlerce, bir gerçekmiş gibi halka anlatılmış, böylece de güya Eyyûb (a.s.)'un ne sabırlı bir peygamber olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Gözyaşı döken cemaatler, hatipleri biraz daha coşturmuş ve böylece de Eyyûb Peygamber'in ismi etrafında söylentiler, hayallerin hızı nisbetinde her gün biraz daha mecrâsından saptırılmıştır. Halbuki gerçek, hiç de öyle değildir.

Eyyûb (a.s.)'un hastalığı ile ilgili bildiğimiz tek hak nokta, onun duâsı esnâsında Allah'a şöyle niyaz etmesidir: "Başıma bir belâ geldi (Sana sığındım), Sen merhametlilerin merhametlisisin." (21/Enbiyâ, 83); "Kulumuz Eyyûb'u da an; Rabbine 'Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azâb verdi' diye seslenmişti." (38/Sâd, 41). Meal itibarıyla birbirine yakın bu iki cümle dışında Kur'an ve hadislerde Eyyûb (a.s.)'un hastalığının mâhiyeti ile ilgili hiçbir bilgi yoktur. O halde Kur'an'ın verdiği bu bilgi ile yetinmeli ve teferruata girmemelidir.

Bazı Tefsir ve İslâm Tarihi kitaplarında, Eyyûb (a.s.)'un hastalığının uyuz veya çiçek ya da cüzzam olduğu söylenmiştir. Fakat bunların hiçbirine itibar edilemez, doğruluklarına inanılamaz. Bu eserlerde anlatıldığına göre, güya yıllarca devam eden hastalık sonucu Eyyûb'un vücuduna kurtlar düşmüş ve bu kurtlar yaraların içinde ve dışında, sağda-solda fokur fokur kaynar vaziyete gelmişlerdir. Yaraların kurtlanması sonucu dayanılmaz kokular hâsıl olmuş ve yanına kimse sokulamamıştır. Bu halde iken bile Eyyûb (a.s.), yaralardan düşen kurtları geri koymuş ve "Ye! Senin daha nasibin var" demiştir.

Hz. Eyyûb'un sabrının ne dereceye ulaştığını isbat husûsunda ortaya atılan bu rivâyetler yalandır, asılsızdır. Bunlar reddi gerekli olan İsrâilyyât cinsindendir. Eyyûb'un ibtilâsı konusunda olduğu gibi, sabrı konusunda söylenenler de İsrâiyyatla dolmuş ve gerçekler gölgelenmiştir. Allah'ın seçkin bir kulu ve nebîsi olan bir kişiye yakıştırılan bu halleri kitaplara yazmak, bunları hak adına halka anlatmak günahtır. Bir peygamberin sabrını ortaya koymak için yaralarına kurt düşürmek şart mıdır? Kezâ düşen kurtları yerden alıp tekrar yaraya koymak çok mu gereklidir? Bunlarla insanlar dine ısındırılmak isteniyorsa, hata ortadadır. Temizliği bir ölçüde benimsemiş kişi bunları duyunca nefret eder. Hatta Eyyûb (a.s.)'a atıp tutar. Bu yolla da insanlar peygamberlerden soğur ve uzaklaşır. Bu tür rivâyetleri ortaya atan ve bunları halk arasında yayanların muhtemelen, böyle hâince maksatları da olabilir.

Rivâyetlere bakılacak olursa, Eyyûb'un yaralarına kurt düşüp çevreyi çok fena ve dayanılmaz bir koku sarınca kasaba halkı kendisini şehirden çıkarmış ve bir çöplüğe atmıştır. Eşinden başka herkes ondan uzaklaşmış, yanına kimsecikler uğramaz olmuştur. Kendisi yıllarca bu çöplükte kalmıştır.

Allah elçileri maddeten ve mânen temiz insanlardır. Görevleri gereği toplum içinde yaşarlar. Hiçbir peygamber, insanları nefrete boğacak, çöplüklere atılacak tarzda hasta olmaz. Bunlar, câiz görülmesi aklen ve naklen asla mümkün olmayan ve yalan olduğuna inanmanın gerekli olduğu İsrâiliyyat türündendendir. Rivâyetleri doğrulayacak elimizde hiçbir sahih senet yoktur. Bilinmelidir ki, nefret uyandıran hastalık ile peygamberlik birbirine zıt şeylerdir. (9)

 

 

 

Şifâ İlâçta mı?

Şifânın ilâçta olup olmadığı sorusunun bilimsel cevabını plâsebo'da bulabiliriz. Plâseboyu sözlükler "hastayı tatmin etmek için verilen etkisiz madde" veya "hastanın faydasına olmaktan çok, onu memnun etmek için uygulanan madde" olarak târif ederler. Yeni bulunan bir ilâcın başarılı olup olmadığı denenirken plâsebolardan faydalanılır. Hastaların bir kısmına, tesir ettiği iddiâ edilen madde; diğer kısmına ise içinde bir şey olmayan, tadlandırılmış boyalı su veya haplar verilir. İşte bu sahte ilâcın adı plâsebodur. Plâsebo, diğer maddeyle aynı ambalâj ve görünüşle sunulur. Ve aradaki tedâvi farkı değerlendirilerek, yeni ilâcın tesirli olup olmadığı ispat edilir.

Baş ağrısı, uykusuzluk, anksiete (yersiz endişe), çeşitli ağrılar, korku, sıkıntı, deniz tutması gibi pek çok rahatsızlıkta, plâsebo ile oldukça iyi sonuçlar alındığı dikkati çeker. Plâsebo verilen 10 hastadan 6'sının başağrısı geçmişse, analjezis (ağrı dindirici) alan 10 hastadan yine 6-7'sinin düzeldiği hayretle müşâhede edilir. (Bu durum, halk arasında "grip ilâçla bir haftada, ilâçsız yedi günde geçer" şeklinde dile getirilir.)

Doktorlar, uykusuzluk şikâyeti ile gelen hastalara, alışkanlık yaptığından dolayı uyku ilâcı vermek istemezler. Bunun yerine verilen plâsebonun genellikle ilâçlar gibi iyi sonuçlar verdiği görülür. Yani, tıbben uykuyu kolaylaştırıcı hiçbir tesirli maddeye sahip olmayan haplar, hastayı mışıl mışıl uyutabilmektedir. Tabii hasta, hapların kendini uyutacağına iknâ edilmişse...

Âcil servise bazen şiddetli sıkıntı, başağrısı, sancı gibi bir krizle ve "falanca" iğnenin kendisine vurulduğu zaman düzeldiğini söyleyen hastalar gelir. Bunlara, kendilerine iyi gelen iğnenin o olduğu söylenerek, "serum fizyolojik" adlı plâsebo enjekte edildiği zaman, hastanın gerçekten düzeldiği dikkat çeker. Krizi ilâç değil; hastanın inancı yenmiştir. Şu tip hastalarla sık sık karşılaşılaşılır: Hastanın iddiasına göre, bir doktorun verdiği ilâç yaramazken, bir başka doktorun yazdığı ilâcı "bu beni iyi etti" diye gösterirler. İki ilâç karşılaştırıldığında, sadece piyasa isimlerinin farklı olduğu ve içlerinde aynı maddeyi taşıdıkları görülür.

Plâsebonun tesiri üzerine çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Başarıda; tedâviye olan inançla, iyi olma arzusu ve irâdesi büyük bir rol oynar. Plâsebonun tesir edişinde, doktora güvenmenin veya hastaya bakan hemşirenin davranışlarının da rolü büyüktür. Meselâ hekimin öğretim üyesi olması, hastasını bıkmadan dinlemesi ve özenle muâyene ederek ona güven vermesi, tedâvinin başarısını büyük ölçüde arttırır.

Köylünün biri müzminleşen hastalığı için, ünlü bir doktora gitmişti. Doktor, hastasını muâyene etti ve reçeteyi yazarak: "Bu ilâcı kaynatıp suyunu günde üç kere içeceksin, bir şeyin kalmayacak" dedi. Bir süre sonra iyileşen köylü, doktora teşekküre gelerek, "Doktor bey, dedi. Tavsiyenize aynen uydum ve verdiğiniz kâğıdı (reçeteyi) kaynatıp günde üç kere suyunu içtim. Tamamen düzeldim, sağolun."

Ağrı veya ıstırapların plâsebo ile birdenbire kaybolmasının, kuruntudan ibâret olmadığı da gösterilmiştir. Plâsebolar ve daha başka yardımcı araçlar, vücutta ölçülebilen tesirlere sebep olurlar. Plâseboya inanç, birtakım ağrı hafifletici maddeler (beyindeki endorphinler gibi) üretilmesine sebep olmaktadır. Bugün vücuttaki hastalıkların hepsinin % 50-80 oranında rûhî sistemimizle alâkalı olduğu kabul edildiğine göre, plâseboların bu geniş ölçüdeki tesirleri de şaşırtmamaktadır.

Plâsebonun bu kadar etkili oluşu, bize şifânın ilâçlardan olmadığını ve Allah'tan geldiğini göstermektedir. İlâç sadece vesiledir. Cenâb-ı Hak şifâ murâd ettimi, boyalı su bile faydalı olmakta, etmediğinde ise hasta için ne yapılsa fayda etmemektedir. (10)

Şâfî olan, şifâ veren sadece Allah’tır. O, hastalanan kimseye şifâ verendir (26/Şuarâ, 80). Kur’an sûreleri ve âyetleri de, mü’minler için şifâ ve rahmettir (17/İsrâ, 82). “(O Allah) Hastalandığım zaman bana şifâ verendir.” (26/Şuarâ, 80).

 

 

Hastalık Hükümleri

“...Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar...” (2/Bakara, 184). Hastalık, namazın rükünlerinden bir kısmının düşmesine, oruç ve hac gibi ibâdetlerin ertelenmesine neden sayılır. Hasta olan kimse, ayakta duramayacak kadar halsiz veya ayakta durmak kendisine zararlı ise ayakta durmaz, oturduğu yerde rükû ve secdesini yaparak namazını kılabilir. Kolayına geldiği biçimde oturabilir: Diz çöker, kalçası üzerine çöküp dizlerini dikerek oturur, bağdaş kurar, nasıl rahat ediyorsa öyle oturabilir.

Rükû ve secde de yapamayacak durumda ise oturduğu yerde îmâ ile, yani başını eğip doğrultarak namazını kılar. Dinde güçlük yoktur. Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler (2/Bakara, 286). Allah insanlara kolaylık ister, zorluk dilemez (2/Bakara, 185). İmrân bin Husayn (r.a.) der ki: “Bende dizanteri vardı. Peygamber (s.a.s.)’e ‘nasıl namaz kılacağımı’ sordum. “Ayakta kıl, yapamıyorsan oturarak kıl, bunu da yapamıyorsan yan üzere yatarak kıl” buyurdu” (Buhârî, Taksîru’s-Salâh 17).

Hasta, yapabileceği kadar namazı ayakta kılar, hepsini kılamazsa bir-iki rekâtını ayakta kılar. İftitah tekbîrini alacak veya bir âyet okuyacak kadar ayakta durabiliyorsa bunları ayakta yapar; namaza ayakta başlar; bir rahatsızlık duyunca hemen oturur. Ayakta durabilen, fakat rükû ve secde yapamayan kimse ayakta durur, rükû ve secdeyi başını eğerek yapabilir, ama oturarak yapması daha iyidir. Kıyâmı ayakta yapar, rükû ve secde zamanında oturup îmâ ile rükû ve secdeleri yapar.

Oturamayan kimse, sırt üstü yatıp yüzü de kıbleye dönmesi için ensesine bir yastık koyar, başını eğip doğrultarak namazını kılar. Ayağını da kıbleye uzatmamak için mümkünse dizlerini toplar.

Ayakta idrarını tutamayıp oturarak tutabilen, oturarak namaz kılar.

Oturduğu yerde namaz kılarken birden iyileşen, namazın geri kalanını ayakta kalkıp normal biçimde tamamlar.

Cuma’ya gitmek, hastalığına zarar verecek olan kişilere Cuma namazı farz değildir. Hastabakıcı da hasta durumundadır. Hastaya kendisinden başka bakacak kimse yoksa o hastabakıcı da Cuma’ya gitmek zorunda değildir.

Hastalık, oruç borcunu ertelemeyi meşrû kılan özürlerdendir. Oruç tuttuğu takdirde hastalığının artacağından, yahut geç iyileşeceğinden korkan kimse, oruç tutmayabilir veya başladığı orucu bozabilir. İyileştikten sonra tutamadığı günleri kazâ eder.

Kim Ramazan ayında hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar (2/Bakara, 185). İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlerden Ramazan orucu istenmez; onun yerine böyle bir hasta veya yaşlı, bir fakir doyumluluğu kadar fidye verir (2/Bakara, 185).

Yine, mü’minler için önemli farzlardan/görevlerden olan Allah yolunda savaşa katılmamalarından ötürü zayıflara ve hastalara bir günah yoktur; ancak, onların boş durmamaları, dille cihad olan tebliğ ve insanlara öğüt vermeleri gerekmektedir (9/Tevbe, 91).

Yine, görme özürlüye, topala ve hastaya güçlük yoktur (Bunlara yapamayacakları görevler yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar) (24/Nûr, 61).

 

 

 

İbâdetler Sağlık Kaynağı; İslâm Dışı Hayat da Hastalık Sebebidir

İman ve ibâdetler insanı rûhen yüceltir, cennete ehil hale getirir. Üstün ahlâklı ve sağlam karakterli kişiler, ancak imanı kuvvetli, ibâdetleri düzenli olan kişilerdir. İman ve ibâdetlerin mânevî ve ahlâkî faydalarının yanı sıra, bedenimize, sıhhatimize de faydalı olduğuna dâir bilinen ve tecrübe edilenlerin yanında, yeni bir tesbit daha yapılmıştır. Bu tesbit, hem de ezici çoğunluğun mâneviyattan uzak, maddeci bir hayat yaşadığı Amerika’da yapılmıştır. Araştırmaya, Purdue Üniversitesinden K. F. Ferraro başkanlık etmiştir. Bu araştırma neticesinde, düzenli ibâdet edenlerin, diğerlerinden daha sağlıklı oldukları tesbit edilmiştir. Araştırmacılar, 1473 kişiyle yaptıkları mülâkatlarla şu neticeleri buldular:

Düzenli ibâdet etmeyenlerin % 9’u sağlıklarının kötü olduğunu söylemiştir. Halbuki düzenli ibâdet edenlerin sadece % 4’ü sağlıklarının kötü olduğunu belirtmişlerdir. Düzenli ibâdet etmeyenlerin sadece % 26’sı sağlıklarının çok iyi olduğunu söylerken, düzenli ibâdet edenlerin % 36’sı sağlığının çok iyi olduğunu söylemişlerdir.

Eğer bu araştırma, muntazam ibâdet eden müslümanlarla, etmeyenler ve dinsizler arasında yapılsaydı, ibâdetin vücudumuza faydası daha bâriz olarak görülecekti. Araştırmayı yapan Ferraro şöyle diyor: “Kendi inançlarında dindar olanlar, hayatlarını ona göre tanzim ediyorlar. Cemaatler, strese ve âilevî meselelere karşı fertlerine destek veriyorlar. Birçok din, sigarayı, alkolü yasaklayarak sağlığı koruyor ve orta yolda harekete teşvik ediyor.”

İslâm, hem bu dünya, hem de âhiret için saâdet ve rahmet dinidir. Kur’an, Peygamberimizin âlemlere rahmet olarak gönderildiğini beyan eder (21/Enbiyâ, 107). Bu sebeple, tıbb-ı nebevîde, İslâm’ın emir, yasak ve tavsiyelerinde, ibâdet ve sünnete uygun yaşayışta derin hikmetler, hadsiz faydalar vardır. Başta tıp olmak üzere hiçbir ilim dalı İslâmî ibâdetler kadar sağlığı koruyucu rol oynayamaz. Namaz, oruç ve her çeşit sünnetlere uyma gibi ibâdetlerin, insan sağlığına kazandırdığı pekçok keşifler, tesbitler yapılmıştır. Bunlardan bir-iki küçük örnekler verelim:

Meselâ namazda rükûa gitmenin beldeki kireçlenmeye iyi geldiği bilim adamlarınca tesbit edilmiştir. Müslümanların Allah’a en yakın olduğu an olan secdede, kan beyne fazla gidiyor ve beyin o anda daha iyi besleniyor. Abdest alırken vücuda birikmiş olan zararlı elektrik boşalmaktadır. Müslümanların günde kıldığı en az 40 rekât namaz, aynı zamanda mükemmel bir spordur...

Almanya’da yapılan bir araştırmada oruç tutmanın, böbrek ve karaciğer hastalığı tehlikesini % 70 oranında azalttığı tesbit edilmiştir. Almanya’da yayımlanan Bunte dergisinin haberine göre, senede en az 14 gün oruç tutan bir insanın böbrek ve karaciğeri, 10 sene gençleşmektedir. Araştırmacılara göre oruç esnâsında böbrek ve karaciğer zehirlerden arınmaktadır. Bu neticeye 1000 hasta üzerinde yapılan tecrübelerle varılmıştır. Orucun sadece bu iki uzvumuza değil; bütün vücudumuza faydası vardır. Çünkü oruç esnâsında vücut; yaşlı, hasta ve ölü hücreleri yaktığından, bütün hücreler yenilenip gençleşmektedir.

İbâdetler insana devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır ve vicdânî olan imanı korur ve sâbitleştirir. Böylece insan Allah korkusu ve sevgisiyle yaşayayışını bir kayıt ve disiplin altına alır, ifrat ve tefrite düşmekten kurtulur. İrâde-i cüz’iyesi, kısmî seçme özelliğiyle tekâmülünü sağlamak için insana, sınırı geniş şekilde şehvet, gazap, çeşitli hisler ve akıl kuvvetleri verilmiştir. Allah’tan korkmayan, İslâm’ın getirdiği emir ve yasaklar manzûmesine uymayan insandan, hem kendine, hem de etrafına zararlı davranışlar çıkar. Bu sebeple müslüman toplumlarda içki, kumar, zinâ, fuhuş, saldırı, cinâyet yoktur. Çünkü böyle günahlardan kaçınmak ibâdet cümlesindendir. Bugün batılı insanda ve müslümanım dediği halde batılı gibi yaşayanlarda iman yokluğu veya azlığından, ibâdet yok denecek hale geldiğinden, müthiş bir bunalım vardır. AIDS, alkolizm, uyuşturucu kullanımı, tecavüz gibi problemlerden insanlar ve toplumlar muzdariptir. (11)

İbâdetler için gerekli olan abdest gibi, diş, elbise, vücut ve çevre temizliği, haram gıdâlardan kaçınma, sağlığın emânet olduğu bilinciyle vücudun hakkını verme ve her çeşit Kur’ânî emirler ve hayli ayrıntılı tıbb-ı nebevî mü’minin sağlığı konusunda hem koruyucu, hem tedâvi edici büyük unsurlar taşır. Yine, hastalanınca duâ ve Kur’an okuma gibi ruhî tedâviye ve ziyâret gibi moral değerlere katkısında din ve ibâdetin faydaları gözden uzak tutulmamalıdır.

Ancak, ibâdetin rûhu ihlâstır. Yani, ibâdetler, sıhhat kazanmak veya başka bir dünyevî fayda için yapılmaz, Allah emrettiği için yerine getirilir. Aksi halde ibâdet için yaptığımız fiiller, ibâdet olmaktan çıkar, özelliğini kaybeder. Fakat ibâdetlerdeki dünyevî menfaatler, asıl gâye olmamak şartıyla ikinci, üçüncü derecede tercih sebebi, hikmet kaynağı olabilirler.

 

 

Esas Büyük Hastalık Mânevî Olandır, Kalbin Hastalığıdır

Meraz/hastalık kelimesi, Kur’an’da fiziksel hastalıklar için de kullanılmakla birlikte, çoğunlukla mecaz olarak mânevî hastalık için kullanılır. Haktan, doğruluktan ve güzel ahlâktan ayrılma, nifak (ikiyüzlülük) (2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50; 33/Ahzâb, 12-32, hased (kıskançlık), şehvet (aşırı şehvânî/hayvanî duygular ve meyiller), fücûra (günah ve zinâ arzusu şeklinde ahlâksızlığa) niyetlenme (33/Ahzâb, 32-60; 47Muhammed, 20-29; 74/Müddessir, 31) gibi nefsî hastalıklar için kullanılır

Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip (9/Tevbe, 124), onlara devâ olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını arttırmaktadır (2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125). Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir tarafa; onların yalnızca ziyanını arttırır (17/İsrâ, 82). İman etmeyenler için Kur’an bir körlüktür (41/Fussılet, 44).

Kur’an’a göre esas önemli olan hastalık, kalplerde olan mânevî hastalıktır, inanç hastalığıdır. Münâfıkların kalplerinde hastalık (nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır (2/Bakara, 10). Kur’an açısından hastalığın en önemlisi, mânevî olduğu gibi; şifâ da, esas olarak mânevî alan için sözkonusudur.

Kur'an'da, kalplerin günah ve şirkle hastalıklı hale gelmiş değişik durum ve özellikleri şöyle sıralanabilir: Galiz (kaba ve katı) kalpler (3/Âl-i İmran, 159), eğri kalpler (3/Âl-i İmran, 7), gâfil ve gaflete düşürülmüş kalpler (18/Kehf. 28), taş gibi katı kalpler (2/Bakara, 74), kılıflı kalpler (2/Bakara, 88), hasta kalpler (2/Bakara, 10; 33/Ahzâb, 32), mühürlü kalpler (45/Câsiye, 23), bağlı kalpler (7/A'râf, 100), kapalı kalpler (41/Fussılet, 5), kör kalpler (22/Hacc, 46), kilitli kalpler (47/Muhammed, 24).

 

Kalplerin hastalığı ve giderek mühürlenmesinin sebepleri: Kur'an'dan yola çıkılarak kalbin hastalıklarına ve mühürlenmesine sebep olan mikropları şöyle sıralayabiliriz: Dünya sevgisi, kötü çevre, kötü kimselerle arkadaşlık, çok yemek ve çok gülmek, başta büyük günahlar olmak üzere her çeşit haramlar, en sinsî hastalık: Nifak ve ölümcül hastalık: Şirk.

Kalp hastalıklarının ilâcı ise; Kur'an-ı Kerim'i düşünerek, anlayarak okuyup kendi hayatına ve toplum hayatına geçirmeye çalışmak. Öğüt dinlemek. Zikir, tevbe ve istiğfar. Huşû ve anlayış. Kalbi arındırma yollarına mürâcaat edip güzel ahlâk ve ihlâslı ibâdet üzere olmak. Cesâret, ins ve cin şeytanlarına tavır almak.

Kur’an’ı gerektiği gibi anlamak için kalbin kilitli olmaması gerekir (Muhammed, 22). Kalbin, görevini yapabilmesi için, selîm olması; hastalıklı ve ârızalı bulunmaması gerekir. Kalplerin selim olmayıp, marazlı (hastalıklı) olmasını Kur’an, hemen daima nifak illetiyle irtibatlı gösterir (2/Bakara, 10; 5/Mâide, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nur, 50; 33/Ahzâb, 12...). Bu âyetlerden yola çıkarak şu tespitleri yapabiliriz:

Kalbi perişan eden hastalıkların başında samimiyetsizlik ve riyâkârlık gelmektedir. Münâfıklığın en tipik özelliği kalp hastalığıdır (2/Bakara, 10). Kalp hastalığının diğer belirtileri arasında doymazlık, hırs (bkz. 33/Ahzâb, 32), rics (pislik, iğrençlik, sefihlik), şeytan fitnesine yataklık dikkat çeker (9/Tevbe, 125; 22/Hacc, 53). Kalp marazı/hastalığı; kalp katılığı, kalp kararması (kasvet) getirir. Kur’an, bu kalp kasvetinden çokça bahseder ve onu insanın sonsuzluğa, güzele, iyiye, kısaca Allah'a giden yolunu tıkayan bir belâ olarak gösterir. “Yazıklar olsun kalbi kasvetle dolmuş olanlara.” (39/Zümer, 22). Kalp kasvetini azdıran en önemli sebep, sonu gelmez arzu ve emeller, hırslar ve tutkulardır (57/Hadîd, 16). Kalp kasvetinin en tipik temsilcileri yahûdilerdir.

İnsanın kalbini tahrip eden tutum ve davranışları, giderek kalbi paslandırır. Kalbin paslanması, hak ve hakikate açılabilecek pencerelerin kapanma noktasına yaklaşması demektir. Bu duruma gelen kişi, Yaratıcı ile arasına tam bir perde çekmiş olur (83/Mutaffifin, 13-15). Hastalanan ve paslanan kalp, nihayet körleşir. Ve insan için esas körlük budur (22/Hacc, 46). Kalbin körelmesi, kalp gözünün, yani basîretin kör olmasıdır ki, insanın kâinatı, varlıkları ve kendi nefsini okumasını (en azından doğru okumasını) engeller. Böyle olunca da, kalp körlüğü insan ve evrenin sırlarını çözmeye götüren bütün organ ve araçları dumûra uğratır ve bütün girişimleri aksatır. Nitekim Kur’an, kalple akıl arasında devamlı ilişki kurmuş, iş görmez hale gelen bir kalp gözünün akıl faâliyetini de fonksiyonunu icra edemez hale getireceğine işaret etmiştir (22/Hacc, 46). Kur’an, bu konuda “akıl işleten, akıl faâliyeti yürüten kalpler” deyimini kullanıyor. 7/A’râf, 179. âyeti ise, inceden inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden söz eder ve bu kalplerin sahiplerini gözleri görmez, kulakları işitmez olarak nitelendirdikten sonra onların yerlerini hayvanlardan daha aşağılarda gösterir.

Kalp körlüğünü; kalbin damgalanması, kilitlenmesi, perdelenmesi ve mühürlenmesi izler. Bu son aşama, insanın evrensel hak ve hakikate, imana açılan tüm kapılarının kapanmasıdır. Bu aşamadan dönüş yoktur. Dünya planındaki imtihanın kesin kaybıdır bu. Kur’an’da bu son aşamayı ifade için kalbin tab’ edilmesi (7/A’râf, 101; 9/Tevbe, 87, 93; 10/Yûnus, 74; 30/Rûm, 56); hatmedilmesi/mühürlenmesi (2/Bakara, 7; 45/Câsiye, 23; 6/En’am, 46) ve kalbe kilit vurulması (4/Nisâ, 155; 47/Muhammed, 24), kalbe perde çekilmesi (6/En’âm, 24; 18/Kehf, 57) deyimleri kullanılmaktadır. Bu hale düşenlerin diğer duyu organlarının da ödevlerini insana yaraşır biçimde yapamayacağına dikkat çekilir.

Kalbi taşlaşmışların gözleri yaşsız olur (2/Bakara, 74). Bu hal, kalp mühürlenmesi açısından önemlidir. Kalbin sevgi ve merhametten aldığı öyle yüce bir zevk vardır ki; böyle zengin gönüllerde dokulara kan veren kalp, sanki bir başka zevkle çarpmaktadır.

Bir insan, Allah'a karşı sorumluluk ve şükran hissi duymaz, takvâ özelliklerine sahip olmazsa; kalp, kulak ve gözünde meydana gelen cereyan kesilmesi (mühür ve perde) onun idrak cevherini yok eder. Ona gerçekleri en kesin bir dille anlatsanız da; o, bunu fark edemez. Çünkü Allah'ın yaratış sırrında güzellikler ve ihtişam vardır. Gözü perdeli, kalbi ve kulağı mühürlü olan bunu fark edemez. Dolayısıyla onların uyarılması ve uyarılmaması eşittir; inanmazlar.

Bütün kâfirlerin değil; insanî değerlerden soyutlanmış küfürde inatçı kimselerin kalpleri mühürlenir. Cenab-ı Hak, küfre düşen bir kimseyi sonsuz rahmetiyle uzun süre gözetimde tutar; yani kalbini hemen mühürlemez. Ona dönüş şansı tanır. Fakat gurur, cimrilik ve azgınlıkta direnirse, İlâhî gazap mührünü vurur ve artık o iflâh olmaz. Artık bu kimse Fâtiha'daki "mağdûb-i aleyhim" grubuna girmiştir. Diğer kâfirler ise "dâllîn"dir; günün birinde, kendi tavırlarıyla liyâkat kesbettiğinde Rabbimiz hidâyet verebilir.

“Müslüman açısından kalplerin mühürlenmesi gerçekleşmez; öyleyse bu konu sadece azgın kâfirleri ilgilendirir” diyemeyiz. Günümüzde günahlar çok kolaylaşmış, bilerek veya bilmeyerek şirke, küfre düşmek olağan hale gelmiştir. Bir müslümanın, kalplerin mühürlenmesi, Allah'ın lânetine uğramasına giden yolları iyi bilmesi gerekir ki o tehlikeli istikamete meyl etmesin. Günahtan küfre, küfürden kalp mühürlenmesine giden korkunç tehlikelerden uzak kalmak için çok hassas olmalıyız. Şeytanın ve nefsin günah işletmekten muradı; bizi sadece günahkâr kılmak değil; fırsatını bulup kalbi mühürletecek noktaya getirmektir. Her günah da, tevbe edilmediği ve ısrar edildiği müddetçe sonu ümitsizliğe, uydurma te'villerle haramı helâlleştirmeye, kalp katılığına, dolayısıyla küfre açılan bir kapıdır. Kur'an, bu nedenle günahlardan kaçmamızı ısrarla emretmektedir. Bir insan günah işleye işleye, adım adım küfre yaklaşır. Günah işleyen, daima günah çevresinde günahkârlarla dost olacağından, yavaş yavaş günahkârlığı karakter çizgisi haline getirir.

Günah işleyen, suçuna karşılık te'vil yolları arar. En tehlikeli oyun da budur. Bu te'vil hastalığı ilerleyerek Kur'an'a saygıyı azaltır. Sonunda küfre götürebilir. Zaten tevbenin temel sırrı budur. Günah işleyen, hiçbir mâzeret, bahane icat etmeden, te'vile kapılmadan suçunu idrâk ve kendine itiraf etmelidir. Bu kabul, te'vilden ve küfürden kurtarır. Bu konuda İblis ile Hz. Adem'in işledikleri hata konusundaki tavırları Kur'an'da ibret alacağımız şekilde vurgulanır. Günah kompleksine düşerek de insan küfre doğru yönelebilir. Şeytanın bir oyunu da, günah işleyen insanı paniğe kaptırarak saflarına almaktır. Yani "sen nasıl olsa büyük günahkârsın; sen artık iflâh olmazsın, öyleyse günaha devam; battı balık yan gider" sloganıdır. Bu yorum, temelden yanlış bir yargıdır. "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Allah, (vazgeçilip tevbe edilince) bütün günahları mağfiret eder." (39/Zümer, 53)

Kalp hastalığı ve giderek kalbin mühürlenmesi, boş arzuları ilâh edinme (Câsiye, 23), Allah’ın nimetlerine nankörlük (7/A’râf, 101), azgınlık, zulüm (10/Yûnus, 74), bilgisizlik (Rum, 56; Tevbe, 87, 93) gibi sebeplerden olmaktadır. Kalbi mühürlenenler artık insanca ne görebelir, ne duyabilir, ne anlayabilir, ne de yaşayabilirler (2/Bakara, 7; 63/Münafıkun, 3; 9/Tevbe, 87, 93; 6/En’âm, 46). Küfre götüren günahlar açısından önemli bir konu, günahın cinsidir. Her günah çirkindir, kaçınılması gereken bir yasaktır. Ama şeytan, bazen küçük günahları gözümüzde büyütürken; büyük günahları ve şirki basitleştirir. Elfâz-ı küfür, şirk ihtimali olan konular, müslümanın gözünde cehenneme düşmekle eş görünümünde olmalıdır. Namazı terk etmeyi alışkanlık haline getirmek de küfür yoluna sapmaktır. Bunun yanında, insanın kendini, hevâ ve hevesini putlaştırmaya götüren gurur ve istiğnâ çok önemli bir günahtır. Bir günah, zulümle ilgiliyse, gönül incitiyorsa çok ciddi sonuçları olacak bir vebaldir. Zulüm, Kur'an'ın üzerinde ısrarla durduğu kalbi mühürlü kâfirlere ait bir özelliktir. Zâlimin kalbi mühürlenmeye baş adaydır. Ve şirk en büyük zulümdür (31/Lokman, 13). Yine, küfre düşmemek açısından günah üreten günahlardan şiddetle sakınmamız gerekmektedir. Bazı günahlar, başka günahlara yataklık ederler. Bunların başında yalan ve içki gelir. Yalanın günah barajını aşarak, nifak ve küfrü temsil ettiği konusunda ciddi uyarılar vardır.

Hastalık ve bozukluklardan arınmış bir kalp, Kur’an dilinde selîm kalp adını almaktadır. (26/Şuarâ, 89; 37/Saffât, 84). Allah’ın, insandan son hesap gününde istediği tek şey, O’nun huzuruna selîm bir kalple gelmiş olmasıdır (26/Şuarâ, 89). Din hayatının, müslümanca yaşayışın amacı, insana selîm kalbi kazandırmaktır. Selîm kalbin olmadığı kişide, din sadece bir kuru iddia ve aldanıştır. İlginçtir ki, gâye olan, kalbe sıfat yapılan “selîm” kelimesi, tevhid yolunun genel adı olan İslâm’la aynı köktendir. Yani selâm ve selâmet kökünden. O halde selîm kalp barış, huzur, güven, aklık ve sükûnetle dolu olan kalp demektir ki, İslâm da bu değerlerin elde ediliş yoludur. Bu değerlerin sembol ve ufuk adı Allah’tır. Bu yüzden İslâm’ın teknik anlamı, Allah'a teslimiyet olarak verilmiştir. Buradan bakınca selîm kalp, Allah'a gereğince teslim olmuş kalp demek olacaktır.

Kalbin imtihanını (49/Hucurât, 3) başarıyla verenlerin onu rahmet ve re'fet (sıcaklık, merhamet, kaynaşma) ile doldurduklarını görüyoruz (57/Hadîd, 27). Bu kalpler kasvete uzaktır. Hasta kalbin yolu kasvete; rahmetle dolu kalbin yolu lînete, yani yumuşaklığa çıkar. Kalp yumuşaklığının yokluğu, kalp gılzatı, yani katılık ve kabalık getirir ki, bu, insanları nefretle kaçıran bir illettir (3/Âl-i İmrân, 159). Kur'an, kalplerin, Allah'ı zikirle yumuşadığını belirtir (39/Zümer, 23). Allah'ı zikir, yani şuurlu anma, kalbi titretir, yumuşatır ve daha sonra da onu itmînân ile, yani sükûnet, ferah, huzur ve doygunluk ile doldurur. Ve Kur'an'a göre kalplerin itmînânı yalnız ve yalnız Allah'ı zikirle mümkündür. Allah yerine başka şeylerin sevgili seçildiği bir kalbin doyması, mutlu olması beklenemez (13/Ra'd, 28; 57/Hadîd, 16; 22/Hacc, 35; 23/Mü'minûn, 60; 8/Enfâl, 3).

Kur'an, mühürlenmiş kalplerin mütekebbir, müstekbir kalpler olduğunu beyan eder (16/Nahl, 22). "Allah, mütekebbir cebbar (büyüklük taslayan her zorbanın) kalbini mühürler." (40/Mü'min, 35). Burada mütekebbir sıfatına, cebbar vasfının eklendiğini görüyoruz. Cebbar; cebre, şiddete, zora, dehşet ve baskıya başvuran demektir. Anlaşılan o ki, Kur'an, mütekebbirlerde cebbarlık sıfatının da kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.

Mühürlenmiş hastalıklı kalplerin bir dâvâ çevresinde birleşmeleri mümkün değildir. Çünkü onlar, birliğin en emin yolunu, tevhidi, yani Allah'ın birliğini kabullenmeyerek kaosa düşmüşlerdir; artık birleşemezler. Onların vücut verebilecekleri birlik ve beraberlik ancak dış planda bedensel ve maddesel olabilir. "Sen onları toplu, birlik ve beraberlik içinde sanırsın; oysa ki onların kalpleri parça parçadır." (59/Haşr, 14)

Kalp hastalığının ve bozukluğunun insan hayatındaki en tehlikeli pratik görünümü, insanın kalbiyle dilinin farklılığıdır. Kur'an bunu imansızlığın, şahsiyetsizliğin, dejenerasyonun bir belirişi olarak tespit ediyor. Kalple dilin uyuşmazlığı, insanın kalbine karşı günah işlemesi, kalbine ihânetidir (2/Bakara, 283). (12)

Kur'an'ı, tedebbürle yani düşünerek, anlayarak okumamak, kalbin kilitli olmasının en önemli belirtisidir. "Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı: Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?" (47/Muhammed, 24). Ayette geçe tedebbür, okunan şeyin anlamı üzerinde iyiden iyiye düşünmek demektir. Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Kur'an'ın ne dediğini anlamadan okumanın insanı bir yere getirmesi mümkün değildir. Kur'an'ın mânâsı üzerinde düşünmemek, veya "biz Kur'an'dan bir şey anlayamayız" diyerek Allah'ın kelâmını rafa kaldırmak, kalbin hasta olduğuna ve mühürlendiğine işarettir. Nitekim, bu âyetin öncesinde (47/Muhammed suresi, 23. âyette) lânetlenmiş, kulakları tıkanmış, gözleri körelmiş insanlardan söz ederek dolaylı bir yoldan Kur'an'ı tedebbür etmeyenlerin kimler olduğuna dikkat çekilmiştir. "Kalpleri üzerinde kilitler mi var?" sorusundan şu sonuçlar çıkmaktadır: Ya bu insanlar Kur'an'ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir.

"İman edenlerin, Allah'ı zikir ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürperip saygı dolu bir korku ile yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış fâsık kimselerdi." (57/Hadîd, 16). Ayet, iman ettikten sonra ayağı sürçen ve Allah'ın kitabına farkında olmadan sırt dönen insanları uyarmakta mûcize bir beyandır. Aynı hatalı yoldan giderek perişan olan kitap ehli örnek gösterilmiştir. Hitap, son derece açık ve ürperticidir. İman sahipleri Allah'ın zikrine, yani Kur'an'a sırt dönmemek konusunda uyarılmaktadır. İkinci olarak, ehl-i kitabın zamanla bozulduklarına, kalplerinin hastalanıp karardığına ve saptıklarına dikkat çekilerek Allah'ın kitabına uzak kalmanın sonucu örneklendirilmiştir. Bu âyet, zaman içinde Kur'an'a uzak düşüp vahyin kabulleri yerine, geleneğin kabullerini koyan İslâm dünyasına mûcize bir Kur'an ihtarıdır. Kalpler katılaşmış, şekil ruhu örtmüş, iç dünyalar kararmıştır. Bu çoraklık ancak Kur'an'ın nefesiyle canlılık ve berekete döndürülebilir.

Kalplerin hastalanmasından ve katılaşmasından sonra fasıklıktan başka ne gelir? Doğrusu şu insan kalbi çabucak değişiverir, çabucak unutuverir. Kur'an nûruyla aydınlandıktan sonra uzun bir süre Allah'ı zikretmekten uzak kalınca hastalanıp katılaşır, aydınlığını yitirir, körelir ve kararıp söner. Gönüllerin huşû ve huzur ile Allah'ı anmaları gerekir. Aydınlanıp arınmalar için sürekli uyanık tutulması icap eder. Fakat donmuş, katılaşmış, hareketsiz hale gelmiş bir kalpten hemen ümit kesilmemelidir. Çünkü onda yeniden hayat emâresinin görülmesi, aydınlıkların parlaması ve böylece Allah'ın zikrine koşması mümkündür. Çünkü Allah, öldükten sonra yeryüzünü de diriltir, hayat doldurur, bitkilerle süsler, yiyecek meyveler bitirir. Kalpler de tıpkı böyle Allah dilediği zaman dirilir. Allah, ölüden diri çıkarır (3/Âl-i İmrân, 27). Yeryüzünün dirilişi gibi bu Kur'an da kalpleri diriltir. Ona gıda verir, sular, yumuşatır ve ısındırır.

Allah, kâfirlere sevgi göstermeyip buğz eden, onları dost kabul etmeyen mü'minlerin kalplerine imanı yazar ve onlara yardım eder (bkz. 58/Mücadele, 22).

İnsanın kalbi, iki farklı ânında aynı durumda olmaz; her şeyden daha çok kendi amellerinden etkilenir. İyi ve nurlu bir eylem kalbe nur verir; kötü ve karanlık bir amel ise kalbin nurunu alır, onu karartır. Sâlih amel, insanın kalbini yumuşatır, öğütleri, hakkı ve hakikati kabul etmesini sağlar. İnsanın fıtratıyla bağdaşmayan ameller ise, insanın kalbini hastalandırır, sertleştirir, katılık getirir. İnsanın kalbi, Kur'an'dan ışığını kesip, Allah'ın nuruyla bağını koparınca öylesine hastalanıp kararır ki, Kur'an tâbiriyle artık onun işi bitmiş ve onun kalbi mühürlenmiş sayılır. Takvâ sâyesinde Kur'an'ın hidâyetiyle, Allah'ın nûruyla bakıp, görünmezleri keşfeden, perdenin arkasındaki parıltıları görebilen insan; bu ışıkla irtibatı kendi irâdesiyle kestiğinde körlüğü seçmiş olur. Artık, her şeye perdelenmiş gözlerle bakar. Görülmesi gerekenleri göremez. Kendi gözleriyle bazı şeyleri görür, ama sanki hiç görmemiş gibidir; sanki gözlerinin önüne perde çekilmiş olur. Kalbi de imandan, sevgiden ibâdetten zevk almaz olur ve küfrü, isyânı, fesâdı güzel görmeye başlar. Bunlar küfrün etkileridir; küfrün nedenleri değildir. "Onlar sapınca, Allah da kalplerini saptırmış, eğriltmiştir." (61/Saff, 5)

 

 

 

Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur

Kur’ân-ı Kerim, hastalık nedenleri olarak rûhî etkilere büyük ölçüde yer verir. Üzüntü ve rûhî bunalımları hastalıkların baş nedeni sayar: “Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yusuf’u ana ana hasta olacaksın, yahut öleceksin!” (12/Yûsuf, 85). Hastalıkların nedenlerini genellikle rûhî etkenlerde gören Kur’an, ruh hekimliğinin önemine işaret etmiştir. İnsanları özellikle psiko-somatik hastalıklardan korumayı hedeflemiştir. Ruh hastalıkları daha çok, sıkıntı, elem, çatışma, kaldıramayacak kadar ağır yük yüklenme gibi nedenlerden kaynaklanır.

Kur’an Allah’a, kadere, âhirete imanı, tevekkül ve sabrı emrederek, ruhsal gerilimleri hafifletici, sıkıntıları giderici, bunalımları yok edici esaslarıyla psikoz ve nevroz gibi hastalıkların büyük ölçüde önüne geçer.

Kur’anda ruhsal hastalıkları önlemeye yönelik genel esaslar vardır: “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (39/Zümer, 53) “Sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umut keser?” (15/Hicr, 56) “Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden Sana sığınırım.” (23/Mü’minûn, 97) “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu, yine O’ndan başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını, kullarından dilediğine verir. O bağışlayan, merhamet edendir.” (10/Yûnus, 107)

Kur’an, insanın ruh sağlığının esası olan iç huzurunun sağlanması yolunda somut adımlar atar. Bu somut adımların başında “zikrullah” gelir. İman eden insanlar Allah’ı zikredip anmakla, Allah’a bağlılıklarını hissetmekle iç huzuru elde ederler. Yalnızlıktan doğan tedirginlik ve gerginlikten kurtulurlar. Bu iddiâyı özellikle hastalar ve yaşlılar üzerinde yapılan gözlemler isbat etmektedir. Yalnız kimselerin “zikrullah”ın verdiği iç huzuru sâyesinde psikolojik bir dinamizm kazandıkları görülmüştür. Ruhun dinçleşmesi insan bedenine de müsbet bir şekilde yansımaktadır. Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifâdesini buluyor: “Onlar iman eden ve Allah’ı zikretmekle gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki ancak Allah’ı zikretmekle gönüller huzur bulur.” (13/Ra’d, 28). Bu âyet-i kerimede, ancak Allah’ın zikriyle gönüllerin mutmain olup huzur bulacağı belirtiliyor. Gönüllerin huzur bulacağı, doyuma ulaşacağı zikir; Kur’an okumak, dinlemek, sübhânallah, elhamdü lillâh, Allahu ekber, lâ ilâhe illâllah gibi ifâdelerle Allah’ı hatırlayıp anmak veya Allah’ı kalpte ve zihinde tutmaktır. Allah’ı zikir, insanın gönlüne sevinç ve huzur verir.

Gönüller Allah’tan başka hangi şeye yönelip ulaşsa, hepsinin ötesi bulunduğundan hiç birinde karar kılamaz, hiç biri ruhunu doyuramaz, heyecanını dindiremez. Haz ve lezzette daha yükseğe erişmek ister. Fakat Allah’ı zikretmekten zevk almağa başladığında bütün arzuların ve isteklerin Allah’a râci olduğunu anlar ve artık ondan yüksek bir mercî ve maksûda yönelmeye imkân bulunmadığını anlar. Bundan dolayıdır ki, iman etmeyenlerin ve gâfillerin kalpleri hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, iç huzuru bulamaz, çırpınır durur. Sıkıntı, bunalım ve huzursuzluklar ise ruh sağlığını tehdit eden en büyük etmenlerdendir. Bu etmenlere ve bunları doğurabileceği psikolojik hastalıklara şifâ olarak Kur’an reçetesi, “zikrullah” ilâcını teklif ve tavsiye eder. (13)

 

"İnsan, iki nimet hakkında yanılgıdadır: Sağlık ve boş vakit." (Hadis-i Şerif)

"İki şeyin elden gitmeden değerini takdir etmek zordur: Sağlık ve gençlik." (Hz. Ali)

"Biri bütün gece hastanın başında ağladı. Sabah olunca o öldü, hasta iyileşti." (Sâdi)

"Acının ve hastalığın erişmediği ölümlü yoktur."

"Hastalık, ruh ile vücut arasındaki dengenin bozulmasıdır."

"Hastalık, hiç aldatmayan bir nasihatçi ve ikaz eden bir mürşiddir."

"Hastalık, bazılarına önemli bir definedir, çok kıymetli bir İlâhî hediyedir."

"Eğer hastalığın mânâsı güzel bir şey olmasa idi, Rahîm olan Yaratan, en sevdiği kullarına hastalıkları vermezdi."

"Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir."

"Hastalıklar, kötü zevklerin ücretidirler."

"Hastalık, ölümün hizmetçisidir."

"Hastalık ölümün elçisidir; ondan yüz çevirme!"

"Hastalık seni hastalık olmayan âleme çağırır."

"Hastalık hissedilir de, sağlık hissedilmez."

"Kendini sağlam bilen hastanın tedâvisi olmaz."

"Hastalık her şeyden çok, sağlığı korur."

"Hastalık dediğin şey, atla gelir; yaya gider. Kiloyla girer; gram gram çıkar."

"İnsan tuhaftır; binlerce hastalıktan bir-ikisine sahip, diğer yönlerden sağlıklı ise, çoğa bakarak şükredeceğine 'hastayım' der, şikâyet eder."

"Musîbetlerden sonra, insanı terakkî ettiren ikinci faktör, hastalıklardır. İnsan, musîbetleri de, hastalıkları da Rabbinin ihsanlarından saymalı ve şükür içinde sabretmeli."

"Hastalığın kaynağı mide, şifânın temeli perhizdir."

"Ümitsiz bir hastaya mânevî bir teselli, bin ilâçtan daha faydalıdır."

"Sağlıktan daha tatlı bir şey yoktur, derler. Ama hasta olmadan önce hiç de öyle düşünmezler."

"Sağlığın değeri, hastalıkta belli olur."

"Sağlık, bir vücut değil; bir kafa ve gönül işidir."

"Bedenimizde görülen bazı hastalıklar, ruhlarımızda saklanan hastalıkların küçük parçalarıdır."

"Sağlık, hiç kimsenin kesin olarak güvenemeyeceği tek nimettir."

"Doktorlar, bedenin hastalığını iyileştirmeye çalışırlar, dâvetçi âlimler de ruhun/kalbin hastalığını.

"Hazreti Eyüp'ten miras kalmıştır

Derde sabredene dermân bulunur."

"Dertli derdini anlatırken dertsizin uykusu gelir."

"Kendi dertlerini unutmak isteyenler, başkalarının dertlerine yardımcı olmaya çalışmalıdır."

"Geçmiş bir dert için yakınmak, yeni dertler edinmektir."

"Huzurlu ve mutlu olmak istiyorsan, derdini gözünde büyütme."

"Bir dert atladıldıktan sonra insana bir kazanç olur."

"Herkesin kendine göre birtakım derdi vardır; ama bu kiminde gramladır, kiminde kiloyla. Ya da kimi aynı derdi duymaz, kimi inlemeden duramaz."

"Dünyada herkes dert çeker; Sen Allah için, O'nun yolunda dert çeken dâvâ adamı ol ki, dertler bitmeyen zevklere dönüşsün!"

"Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördükmü överiz; ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdilermi darılır, kızarız."

"Hangi dertli, içini dökmeye doymuş, usanmıştır ki..."

"Gönülde olup da söylenmeyen dert cana benzer, ruh gibidir. Görünmezse de, eseri vücudun her tarafına yayılır."

"Dert daima insana yol gösterir."

"İnsanı kâmil olmaya iten derttir."

"Derde dert ile devâ, zehire panzehir ile şifâ gerek."

"Derdi veren dermânını da verir."

"Derdini saklayan derman bulamaz."

"Her derdin olur çâresi, her inleyen ölmez.

Her mihnete bir âhir olur, her gâma pâyân."

"Muvakkıt u müneccim ne bilür şeb-i yeldâyı

Mübtelâ-yı gâma sor, giceler kaç saat?"

"Hepimizde başkalarının dertlerine dayanacak kadar güç vardır."

"Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi!"

“Kader deyince ne anlardı, dinle bak ashâb:

Ebû Ubeyde’ye imdâda eylemişti şitâb,

Maiyyetindeki askerle bir zaman Fârûk.

-Tereddüt etme sakın, çünkü vak’a pek mevsûk-

Tarîk-ı Şâm’ı tutup doğru “Surg”a indi Ömer.

Ebû Ubeyde hemen koştu almasıyla haber.

Halîfe, Hazret-i Serdâr’a: “Nerdedir ordu?

Ne yaptınız? Yapacak şey nedir?” deyip sordu.

Ebû Ubeyde: “Vebâ var!” deyince askerde;

Tevâbi’iyle Ömer durdu kalkacak yerde.

“Vebâya karşı gidilmek mi, gitmemek mi iyi?”

Muhâcirîn-i kirâmın soruldu hep re’yi.

Bu zümreden kimi: “Maksad mühim, gidilmeli” der;

“Hayır, bu tehlikedir” der, kalan muhâcirler.

Halîfe böyle muhâlif görünce efkârı;

Çağırdı: Aynı tereddüdde buldu ensârı.

Dağıttı hepsini, lâkin sıkıldı... Artık ona,

Muhâcirîn-i Kureyş’in müsinn olanlarına

Mürâcaat yolu kalmıştı; sordu onlara da.

Bu fırka işte bilâ-kayd-ı ihtilâf arada:

“Vebâya karşı gidilmek hatâ olur” dediler;

“Yarın dönün!” diye ashâba emri verdi Ömer.

Ale’s-seher düzülürken cemâatiyle yola,

Ebû Ubeyde çıkıp: “Yâ Ömer, uğurlar ola!

Firârınız kaderu’llah’tan mıdır şimdi?”

Demez mi, Hazret-i Fâruk döndü: “Doğru, dedi,

Şu var ki bir kaderu’llah’tan kaçarken biz,

Koşup öbür kaderu’llah’a doğru gitmedeyiz.

Zemîni otlu da, etrâfı taşlı bir derenin

İçinde olsa devenin yâ Ebû Ubeyde, senin;

Tutup da onları yalçın bayırda sektirsen,

Ya öyle yapmıyarak otlu semte çektirsen,

şün: Kaderle değildir şu yaptığın da nedir?”

Ömer bu sözde iken İbn-i Avf olur zâhir,

Hemen rivâyete başlar hadîs-i tâûnu

Ebû Ubeyde tabîî susar duyunca bunu.

Muhâcirîn-i Kureyş’in, kibâr-ı ashâbın,

Şerîatin koca bir rüknü: İbn-i Hattâb’ın;

Kader denince ne anlardı hepsi, anladın a!...

Utanmadan yine kalkışma Hakk’a bühtâna. (Mehmed Âkif Ersoy, Safâhat, Fâtih Kürsüsünde, s. 235-236)

"Rabbimiz! Bize dünyada hasene (iyilik, güzellik, sağlık, âfiyet ve hayır), âhirette de hasene ver. Bizi ateş azâbından koru." (2/Bakara, 201)

 

 

1- S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 18, s. 293-295

2- Sadettin Raslan, Terc. Süleyman Ateş, Hakses Mecmuası, Mayıs 1966, sayı 17, s. 4

3- Mahmud Denizkuşları, Peygamberimiz ve Tıb, s. 37

4- S. Ateş, a.g.e. c. 7, s. 496

5- H. Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşam ve Başarı, s. 85-86

6- M. F. Dahhâk, Asrın Getirdiği Tereddütler, s. 35-36

7- Münip Yeğin, Sakatlık ve Hastalıkta Ne Gibi Hikmetler Var, Merak Ettiklerimiz, s. 407-409

8- Cemil Tokpınar, Hastalık Hikmet Deposu, Beyan 39, Mayıs 2002, s. 50-51

9- Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, s. 103-105

10- Sefâ Saygılı, Şifa İlâçta mı? Merak Ettiklerimiz, s. 181-183

11- H. Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşama ve Başarı, s. 82-84

12- Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 269 ve devamı

13- Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 97-99

 

 

 

 

Hastalık Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler

A- Kur’ân-ı Kerim’de Meraz/Merzâ (Hasta ve Hastalık) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (24 yerde): 2/Bakara, 10, 10, 184, 185, 196; 4/Nisâ, 43, 102; 5/Mâide, 6, 52; 8/Enfâl, 49; 9/Tevbe, 91, 125; 22/Hacc, 53; 24/Nûr, 50, 61; 26/Şuarâ, 80; 33/Ahzâb, 12, 32, 60; 47/Muhammed, 20, 29; 48/Fetih, 17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 31.

B- Kur’ân-ı Kerim’de Şifâ Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (8 yerde): 3/Âl-i İmrân, 103; 9/Tevbe, 14; 9/Tevbe, 109; 10/Yûnus, 57; 16/Nahl, 69; 17/İsrâ, 82; 26/Şuarâ, 80; 41/Fussılet, 44.

 

 

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 7, s. 472-500, 18, s. 293-295

2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 358-360

3. Şübheler Üzerine, Safvet Senih, TÖV Y. s. 13-18, 47-51

4. Merak Ettiklerimiz, Adem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 175-197, 264-275, 407-409

5. Asrın Getirdiği Tereddütler, M. F. Dahhâk, Silm Ofset, s. 35-36

6. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 97-99

7. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 239-240

8. Âdem’den Hâtem’e Kişilik, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y. s. 52-53

9. Hadis ve Psikoloji, Muhammed Osman Necati, Terc. Mustafa Işık, Fecr Y. s. 307-309

10. İslâm Dininin İnsan Sağlığına Verdiği Önem, Halûk Nurbaki, D.İ.B. Y.

11. İslâm’da Sağlığın Önemi, Mustafa Kapçı, Bayrak Y.

12. İslâm Geleneğinde Sağlık ve Tıp, Değişim ve Kimlik, Fazlur Rahman, Ankara Okulu Y.

13. Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, Mahmut Denizkuşları, Marifet Y.

14. Peygamber Efendimizin Maddî-Mânevî Sağlık Öğütleri, İbn Kayyim Cevziyye, İslâmî Neşriyat

15. Peygamberimiz ve Tıp (Tıbb-ı Nebevî), Mahmud Denizkuşları, Marifet Y.

16. Tıbb-ı Nebevî Ansiklopedisi, Ali Rıza Karabulut, 2 cilt, Mektebe Y.

17. Tıbb-ı Nebevî, Hüseyin Remzi, Sümer Kitabevi Y.

18. Hadislerde Koruyucu Hekimlik, Ahmet Turhanoğlu, Rağbet Y.

19. Kur’an ve Hadislerde Çocuk Sağlığı, Murat Yurdakök, Altınkalem Y.

20. Hayatın Dert ve Üzüntülerine Peygamberimiz’den Teselliler, Mehmet Dikmen, Cihan Y.

21. Hayat Umuttur, Şaban Döğen, Gençlik Y.

22. Doktorunuz Diyor ki, Sefa Saygılı, Timaş Y.

23. Alternatif Tıp, Andrew Stanway, İnsan Y.

24. Tıbbın Hastalığı, 1, 2, Brian İnglis, çev. Murad D. Çekin, İnkılâb Y.

25. Sağlık Kılavuzu, Ahmet Erdem, Seha Neşriyat

26. Tıbbî Gerçekler, Hakkı Gökbel, TÖV Y.

27. Aile Sağlığı Ansiklopedisi, Sefa Saygılı, Timaş Y.

28. Dengeli Beslenme ve Sağlıklı Zayıflama, Sefa Saygılı, Timaş Y.

29. Hastalıkta ve Sağlıkta Beslenme, Hüsrev Hatemi, Altın Kitaplar Y.

30. Sağlıklı Beslenme Kılavuzu, Sıdıka Bulduk, Seha Neşriyat

31. Bulaşıcı Hastalıklarla Savaş ve İslâm Dini, Ekrem Kadri Unat

32. Psiko-Sosyal Sağlığın Korunması, Koruyucu Ruh Sağlığı, Kemal Çakmaklı, Seha Neşriyat

33. Sağlıklı Beslenmede Anne Sütü, H.İbrahim Erbıyık, Nesil Y.

34. İlk Yardım Kılavuzu, Ahmet Erdem, Seha Neşriyat

35. Kadının Sağlık Kılavuzu, Naciye Akyıldız, Seha Neşriyat

36. Ailede Herkesin Doktoru, Nuri Ergene, İnkılap Kitabevi Y.

37. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y.

38. Nasıl Sağlıklı Yaşanır? Hasan Günaydın, Türdav Y.

39. Türkiye’de Sağlık, Tüses Bilgi Kongar, Yeni Yüzyıl Kitaplığı

40. Sağlık Terimleri Sözlüğü, Mustafa Güler, Timaş Y.

41. Strese Son, Sefa Saygılı, Türdav A.Ş. Y.

42. Çocuk Hastalıkları, Hüseyin Akan, Seha Neşriyat

43. Çocuk Sağlığı, Olcay Neyzi, Çocuk Vakfı Y.

44. Çocuklarda ve Gençlerde Psiko-Sosyal Sağlık, Kemal Çakmaklı, Seha Neşriyat

45. Şifalı Bitkiler ve Tıbb-ı Nebevî, Abdülkadir Eroğlu, 6 cilt, Demir Kitabevi Y.

46. Şifâlı Bitkiler, Âdil Âsımgil, Timaş Y.

47. Şifalı Bitkiler ve Reçeteleri, Vedat Sağlam, Kahraman Y.

48. Şifalı Bitkiler ve Doğal İlaçlarla Tedavi, Abdülmecid Yıldız, Risale Y.

49. Şifalı Bitkilerle Tedavi, Arif Pamuk, Pamuk Y.

50. Hastalar Risâlesi, B. Said Nursi, Envâr Y/İhlâs-Nur Y/Sözler Y/Yeni Asya Gaz. Neş.

51. Hastalar ve Işıklar, Rasim Özdenören, İz Y.

52. Hasta Toplum, Güçlü Millet; Abdülkadir Duru, Özden Y.

53. Hastahanede Karşılaşma, Şehid Bintü’l-Hudâ, Çev. Habeşî, Kültür Bas. Yay. Bir. Y.

54. Hastalar İnsandır, Mehmet Oğuz Yenidünya, Şûle Y.

55. Hasta Tedavileri, (Duâlar), Ömer Dönmez, Hisar Y.

56. Mutluluk Yolları Hayat Kitabı, Ahmed Muhtar Büyükçınar, Hikmet Y.

57. Mutluluk Esasları, Kemaleddin Tuncel, Marifet Y.

58. Mutluluğun Kazanılması, Râgıb el-İsfahanî, çev. Lütfi Doğan, Bahar Y.

59. Kitap ve Sünnete Göre Mutluluğun Kazanılması, M. Zekeriyya Kandehlevi, Terc. H. Ünal, Vahdet Y.

60. Angoisse (Sıkıntı), Dr. Mehmet Tevfik Özcan, Özel Y.

61. Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y.

62. İnsan Psikolojisi Üzerine, Muhammed Kutub, İşaret Y.

63. İslâm’a Göre İnsan Psikolojisi, Muhammed Kutub, Hicret Y.

64. Kur’an’da Karakter Eğitimi, Musa Kâzım Gülçür, Işık Y.

65. Kur’an ve Psikoloji, Prof. Muhammed Osman Necati, Fecr Y.

66. Hadis ve Psikoloji, Prof. Muhammed Osman Necati, Fecr Y.

67. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y.

68. Kur’an’da Ahlâk Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.

69. Kur’an’da Kişilik Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.

70. Strese Karşı Çözüm Yolları, Diyanet İşleri Başk. Y.

71. Doğal Âfetler ve Din, T. Küçükcan-Ali Köse

72. Sefer Vakti, Esma Yakar, Timaş Y.