Âl-i İmrân, 7; Kavram 145

 

 

 

MUHKEM  VE  MÜTEŞÂBİH ÂYETLER

 

 

Muhkem; Anlam ve Mâhiyeti

Müteşâbih; Anlam ve Mâhiyeti

Kur'ân-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşâbih Kavramı

Müteşâbih Âyetleri Kim Bilir?

Müteşâbih Âyetlere Uyanlar

Muhkem ve Müteşâbihin Mâhiyeti Hakkında Çeşitli Görüşler

Âyetlerde Allah'ın Zâtı ve Sıfatları İçin Kullanılan Müteşâbih Örnekleri

Hadis-i Şerifler Açısından Müteşâbih

Tefsirlerden iktibaslar

 

 

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

  هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ

“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde râsih olanlar (derinleşenler) ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7)

 

 

 

Muhkem; Anlam ve Mâhiyeti

Muhkem; Sağlam, anlamı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez anlamında "if'âl" vezninde, Arapça ism-i mef’ul bir kelime; âyet ve hadislerde bulunan ve sevk edildiği maksada delâlet eden lafız mânâsına gelen bir fıkıh usûlü terimidir. Mânâsı, te’vil ve tahsis kabul etmeyecek derecede açıktır. Usûl ilminde anlamı açık olan lafızlar dörttür: Zâhir, nass, müfesser ve muhkem. Bu sıralamada muhkem, mânâsı en açık olan lafızdır. Bunun zıddı olan müteşâbih ise; mânâsı kapalı, yorum isteyen kelimelerdir. Mânâsı kapalı olan lafızlar dört olup; hafî, müşkil, mücmel ve müteşâbih olmak üzere, az kapalıdan çok kapalıya doğru sıralanmışlardır (M. Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, Kahire t.y, s. 119 vd.). Müteşâbih; mânâsı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunmayan, Kitap ve Sünnet'te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah'a havâele edilen nass (âyet-hadis metni)dir.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: “Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7). Bu âyette sözü edilen te'vil, bir âyet veya hadisi açık (zâhirî) anlamından çıkarıp muhtemel bulunduğu başka bir anlama yüklemektir. Böylece Kur'ân-ı Kerim âyetleri muhkem ve müteşâbih olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Müteşâbihler te'vil ve tahsisi kabul ederken; muhkem lafızlar bunları kabul etmeyecek derecede açık anlamlıdır. Hattâ bazen âyet veya hadis metninde, bu hükmün yürürlükten kaldırılmayı kabul etmeyeceğine delâlet eden bir ifade bulunur. Meselâ; "Cihâd kıyâmete kadar devam edecektir." (Ebû Dâvud, Cihad 33) hadisi ile zinâ iftirâsı (kazf) cezâsına uğrayanlarla ilgili olarak inen: "Onların şâhitliklerini ebedî olarak kabul etmeyin; onlar fâsıkların tâ kendileridir." (24/Nûr, 4) âyeti buna örnek verilebilir. Bunlardaki "kıyâmete kadar" veya "ebedi olarak" ifâdeleri, bu hükümlerin sonsuza kadar bu şekilde devam edeceği anlamına gelir. Bu da nass'ın muhkem olduğunu gösterir. Âyetin devamında; "Ancak bu iftira günahından sonra tevbe edip, kendini düzelterek İlâhî yola dönenler müstesnâdır" (24/Nûr, 5) buyurulur. Hanefîler bu son nass'ın (âyet) istisnâyı da kabul etmediğini, kazf cezasına uğrayan kimsenin, tevbe etse, durumunu düzeltse bile şâhitliğinin kabul edilmeyeceğini söylerler. Çünkü onlara göre, şâhitliğin kabul edilmeyişi dinî bir cezâdır. İmam Şâfiî ise, bu istisnayı âyetin bütünü içinde değerlendirir ve tevbe edenlerin şâhitliğinin kabul edilebileceğini belirtir. Hanefîler, istisnâyı bir önceki cümlede yer alan "onlar fâsıkların ta kendileridir" kısmı ile bağlantılı kabul eder ve iftirâcının tevbe edince yalnız fâsıklık ithamından kurtulabileceğini belirtirler. Bu İlâhî hükümler, insanın hak, şeref, iffet ve haysiyetini korumayı amaçlamaktadır (M. Ebû Zehra, a.g.e., s. 123, 124).

Muhkem'in neshi kabul etmeyişi nass'ın kendisinden ise, ona "muhkem li zâtihi" denir. Yukarıdaki örnekler bu niteliktedir. Nesheden başka bir nass bulunmaması yüzünden ise, buna da "muhkem li gayrihî" denir.

Muhkem lafız, kendinden daha az açık olan zâhir, nass veya müfesser bir lafızla çatışırsa, muhkem tercih edilir. Şu âyetler arasında bir çatışma görülür: "Boşanan kadınlar iddetlerinin sonuna varınca, onları güzelce nikâhınız altında tutun veya onlardan güzellikle ayrılın. İçinizden, adalet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şâhit tutun" (65/Talâk, 2). Bu âyetteki iki şahit, "'adâletle" tefsir edilmiştir. Yani, şahit lafzı müfesserdir. Adalet ise, günah işlenmesi halinde ortadan kalkar. Bu âyet, yukarıda zikrettiğimiz, iffetli kadına zina iftirası atan kimse hakkındaki "ebediyyen onların şahitliğini kabul etmeyin" âyeti ile çelişir. Sonsuza kadar ifadesi, bu âyeti muhkem kılmakta ve tevbe etse bile şahitliğinin kabul edilmeyeceğini ifade etmektedir. Mânâ muhkem olunca da, Hanefilere göre, müfessere tercih edilmiştir (Fethi ed-Derînî, el-Menâhicü'l-Usûliyye, Dimaşk 1395/1975, s., 66, 67; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, t.y, II, 72, 73).

Muhkem'e, şu prensipler örnek verilebilir: Kur'ân'da zamanın değişmesi ile değişmeyen, temel hükümlere delâlet eden âyetler. Allah'a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere ve âhiret gününe iman gibi. "Mü'minlerin hepsi, Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etti." (2/Bakara, 285). Yine fazilet ve ahlâk esaslarını bildiren ve selîm fıtratın benimsediği kurallarla, zulüm, hıyanet, yalan, sözde durmama, ana babaya karşı gelme ve fısk (bozgunculuk) gibi kötü hasletleri yasaklayan hükümler de muhkemdir. (1)

 

 

 

 Müteşâbih; Anlam ve Mâhiyeti

Müteşâbih: Birbirine benzeyen birey ve cüzleri bulunan şeyler, kendisinde karışıklık ve iltibas bulunan şey; Kur'ân-ı Kerim'de mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen âyet veya kelimelerdir. Bunlara müteşâbihât denir. Bunların hangi mânâya geldikleri yalnız kendilerinden anlaşılmaz. Başka hâricî bir delile ihtiyaç gösterirler. "Müteşâbih"in karşıtı "muhkem"dir. Allah'ın sıfatları, kıyâmetin durumu, Cennet nimetleri, Cehennem azâbı vs. hakkındaki lafızlar müteşâbihtir.

Bir âyette; "Allah, sözün en güzelini müteşâbih ikişerli, bir kitap halinde indirdi" (39/Zümer, 23) buyurularak Kur'ân'ın tamamının müteşâbih olduğu belirtilmektedir. Burada müteşâbih, benzeşme anlamında kullanılmıştır (Fahruddin er-Râzî, et-Tefsîru'l-Kebîr, Tahran (t.y), VII, 17). Kur'ân'ın baştan sona lafızları, anlatım üslûbu ve mânâları birbirine benzemekte ve birbiriyle uyum içerisindedir. Kur'ân'ın bir âyeti, başka bir âyetiyle çelişmez.

Başka bir âyette ise, Kur'ân-ı Kerim âyetleri muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır: “Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7). Bu âyette müteşâbih, muhkem'in karşıtı olarak kullanılmıştır. Muhkem, mânâsı apaçık anlaşılan âyetlerdir. Ayrıca "kitabın anası -ummu'l kitab-” olarak vasıflandırılmaları Arap dili açısından diğerlerinin anlaşılmasında başvurulacak kaynak anlamına gelir ve diğerlerinden sayıca daha çok olduklarını gösterir (Ebû İshak eş-Şâtibî, el-Muvâfakat, Beyrut 1975, III, 86).

Müteşâbihler ise, birden fazla anlama gelebilen veya mânâsında kapalılık bulunan âyetlerdir. Müteşâbihlik ya lafız yönünden, ya mânâ yönünden ya da her ikisi yönünden olur. Lafızda müteşâbihlik ya kelimede, ya da cümlede olur. Kelimenin garip bir kelime olması veya birden fazla anlama gelmesi onu müteşâbih kılar. Cümlede müteşâbihlik ise, cümlenin kuruluşunda takdim-te’hîr gibi cümlenin üslûbundan kaynaklanan durumdur.

Mânâ yönünden müteşâbihlik; Allah'ın sıfatları, kıyâmet ile ilgili hususlar gibi insan aklının künhüne varmaktan âciz olduğu hususlardır. Hem mânâ, hem de lafız yönünden müteşâbihler ise; âmm-hâs, nâsih-mensûh ve mübhematu'l-Kur'ân'ı ilgilendiren hususlardır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fi Ğaribu'l-Kur'an, Beyrut (t.y), s. 254).

Geniş anlamıyla müteşâbihlerin kapsamına yukarıda anlattığımız hususların hepsi girmesine rağmen, özel ve yaygın anlamıyla müteşâbih, Allah'ın sıfatlarını konu alan âyetlerdir. Kur'ân-ı Kerim Allah hakkında istivâ, vech (yüz), yed (el), ayn (göz) gibi sıfatlardan bahsetmektedir. Allah hakkında kullanılan bu sıfatlar zâhirleri üzere mi kabul edilecekler; yoksa te'vil mi edilecekler? Âlimler arasında bu hususlar tartışma konusu olduğundan, müteşâbih derken ilk akla gelen hususlar bunlar olmaktadır.

Selef âlimleri bu sıfatları zâhirleri üzere kabul eder, te'vil etmezlerdi. Onlara göre bu sıfatları te'vil etmek, meselâ "istivâ"ya "istilâ" demek "vech"e Allah'ın zâtı; "yed"e Allah'ın kudreti gibi anlamlar vermek, bu sıfatları ta’tîl (işlevsiz kılma) ve onları yok saymaktır.

Selef âlimleri bunu söylerken, Allah'ın elinin bizim elimize benzediğini ya da Allah'ın cisim olduğunu kasdetmezler. “Nasıl Allah'ın zat ve sıfatlarını bilmiyorsak, sıfatlarının da keyfiyetini bilemeyiz” derler. İmam Mâlik'in, "istivâ"nın ne olduğunu soran birine; "İstivânın keyfiyeti akıl ile bilinemez. İstivâ'nın dildeki anlamı ise meçhul değildir. Ayrıca buna iman etmek vâcip, hakkında soru sormak ise bid'attir" şeklindeki cevabı meşhurdur (Beyhakî, Kitabu'l-Esmâ ve's-Sıfât, Mısır 1358, s. 408).

Bu sıfatları ilk te'vil eden fırka, Mu'tezile olmuştur. Daha sonra Müteahhirûn diye bilinen Ehl-i Sünnet kelâmcıları, Mutezileye uyarak bu sıfatları te'vil etmiş ve "onları zâhirleri üzere kabul edersek, bu bizi teşbih ve tecsime götürür" demişlerdir. (2)

 

 

Kur'ân-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşâbih Kavramı

Kur’ân-ı Kerim’de “muhkemetun” kelimesi Muhammed sûresi, 20. âyette; “muhkemât” şeklinde çoğul olarak da Âl-i İmrân sûresi 7. âyette geçmektedir. “Muhkem” kelimesinin türediği h-k-m (hukm) ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de tam 210 yerde geçer. “Müteşâbih” ve çoğulu ise toplam 5 yerde (2/Bakara, 25; 3/Âl-i İmrân, 7; 6/En’âm, 99, 141; 39/Zümer, 23), bu kelimenin türediği ş-b-h ve türevleri ise Kur’ân-ı Kerim’de toplam 12 yerde kullanılır.

Muhkem ve müteşâbih kelimeleri Kur’an’da değişik anlamlarda kullanılmıştır. Buna göre:

1) Kur’an’ın tamamı muhkemdir. “Elif, Lâm, Râ. Bu kitap öyle bir kitap ki, onun âyetleri muhkem kılınmıştır.” (11/Hud, 1). Bu âyete göre Kur’an’ın bütün âyetleri muhkemdir. Bundan kasıt; onun hak kitap olduğunu, onda bir eksiklik bulunmadığını, lafızlarının fasih, mânâlarının sahih, bütün âyetlerinin ise hikmetle dolu olduğunu bildirmektir.

2) Kur’an’ın tamamı müteşâbihtir. “Allah en güzel sözü indirmiştir. O müteşâbih bir kitaptır.” (39/Zümer, 23). Bu âyete göre Kur’an’ın hepsi müteşâbihtir. Müteşâbih kelimesi birbirine benzer mânâsındadır. Buna göre bu âyetteki müteşâbihten kasıt; Kur’an’ın bütün âyetleri güzellik, doğruluk ve hidâyeti gösterme bakımından birbirine benziyor demektir. Her âyetin bir mânâsı vardır. Fakat bu mânâlar hiç bir zaman birbirine zıt değildir.

3) Kur’an’ın bir kısmı muhkem, bir kısmı ise müteşâbihtir. “Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşâbihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7)

Yani Ey Muhammed! Kur’an’ı sana Allah indirdi. Hiç kimsenin bu konuda şüphesi olmasın. Bu kitabın içerisinde birbirine zıt hiçbir hüküm yoktur. Âyetleri birbirleriyle çelişkili değildir. Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı muhkemdir ki onlar kitabın temeli ve esasıdır. Bunlar mânâsı ve tefsiri bilinen, tek mânâ ifâde eden, başka anlam verilemeyen, mânâsı tahrif edilip saptırılamayan, başka delillere ve açıklamalara ihtiyaç duyulmadan anlaşılan, haramı, helâli, emirleri, nehiyleri, vaadi, tehdidi, cezaları, ögütleri ve ibretleri belirten, nesheden, kendisiyle amel edilen âyetlerdir. Kur’an’ın çok az bir kısmı da müteşâbihtir. Bunlar gerçek mânâsını Allah’tan başka kimsenin bilmediği, birkaç mânâya gelen, anlamı tahrif edilmeye, değişik mânâlar verilmeye müsait olan, anlaşılması için başka delillere ve açıklamalara ihtiyaç duyulan, Kur’an’ın yeminlerini ve misallerini anlatan, neshedilen ve kendisiyle pratik hayatta amel edilmeyen âyetlerdir. Kalplerinde şüphe hastalığı bulunan, hakkı istemeyen kimseler, müslümanlar arasında fitne çıkarmak için müteşâbih âyetleri hevâ ve heveslerine göre te’vil ederler. Halbuki müteşâbih âyetlerin gerçek te’vilini Allah'tan başka kimse bilemez. İlimde derinleşmiş olan kimseler ancak Allah’ın dilediği oranda cüz’î bilgiye sahip olurlar. Onlar şöyle derler: "Biz, muhkemiyle müteşâbihiyle Kur’an âyetlerinin tamamına iman ettik; hepsi Rabbimizin katındandır. Aralarında hiçbir çelişki yoktur. Akıl sahiplerinden başkası böyle düşünmez."

 

“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde râsih olanlar (derinleşenler) ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7)

“Elif, Lâm, Râ. Bu kitap öyle bir kitap ki, onun âyetleri muhkem kılınmıştır.” (11/Hud, 1)

"Allah, sözün en güzelini müteşâbih, ikişerli bir kitap halinde indirdi." (39/Zümer, 23)

“İman etmiş olanlar ‘Keşke cihad hakkında bir sûre indirilmiş olsaydı!’ derler. Ama hükmü açık (‘muhkemetun’ müteşâbih olmayan, muhkem) bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!” (47/Muhammed, 20)

“İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’ derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak (müteşâbih) verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar.” (2/Bakara, 25)

“O gökten suyu indirendir. İşte Biz, bitip gelişen her bitkiyi onunla yetiştirdik. O bitkiden bir yeşillik çıkardık ki, ondan birbiri üzerine binmiş dâneler çıkarttık. Hurmanın tomurcuğundan sarkan, (koparmak isteyene yakın) salkımlar; üzüm bağları, bir kısmı birbirine benzeyen (müştebih) bir kısmı da benzemeyen (ğayru müteşâbih) zeytin ve nar bahçeleri çıkardık. Meyve verilirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda iman eden bir toplum için âyetler/ibretler vardır.” (6/En’âm, 99)

“Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde (müteşâbih ve ğayru müteşâbih) zeytin ve narları yaratan O’dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah, israf edenleri sevmez.” (6/En’âm, 141)

“Bilmeyenler dediler ki: ‘Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mûcize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri (akılları) birbirine benzedi (teşâbehet). Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.” (2/Bakara, 118)

“Yâ Mûsâ! Rabbine duâ et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, zira o, bizce karıştı (Başka ineklere benzer oldu, ‘teşâbehe’). Biz, inşâallah emredileni yapmaya yol buluruz’ dediler.” (2/Bakara, 70)

“De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah’tır. O halde, O’nu bırakıp da bizzat kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz? De ki: Körle, gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu? Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi (teşâbehe) göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, güçlüdür ve kahredicidir.” (13/Ra’d, 16)

 

 

 

Müteşâbih Âyetleri Kim Bilir?

Âlimlerin çoğunluğuna göre, müteşâbih âyetlerin te’vilini, Allah’tan başka kimse bilemez. Bunlara göre 3/Âl-i İmran, 7’deki vakf/durak, bu anlamı verecek biçimde gerçekleştirilir. Müteşâbih âyetler olduğu gibi kabul edilir, üzerinde durulmaz. Rasûlullah’ın ve sahâbînin anlayışı ve uygulaması bu yönde olmuş, müteşabihlerin kurcalanmaması istenmiştir (Mebâhis, 322-325; El-İtkan, 2/6). Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ise âyetteki vakfın “Ve’r-rasihune fi’l-ilmi”de olması lâzım geldiğini ve râsihlerin de müteşâbih âyetlerin te’vilini bilebileceklerini söyler (Mebâhis, 282). Bu görüşü Ebû İshak eş-Şirâzî daha vâzıh bir şekilde açıklamıştır (Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 129). Selef Mezhebi görüşü olarak da tanımlanan anlayışın yanı sıra Halef Mezhebi diye bilinen ve çoğunlukla kelâmcıların savunduğu görüşe göre müteşabihler tevil edilebilir. Gerek Allah’ın müteşâbih sıfatları, gerekse hurûfu’l-mukattaa te’vil edilebilir. Üstelik yapılacak te’villerin çeşitli yönlerden faydaları mevcuttur. Bu faydaları şöyle sıralamak mümkündür:

1) Bu âyetler sâyesinde insan fikri dondurulmamış, geniş bir fikir hürriyetine izin verilmiş olmaktadır. Böylece insanın şerefi yükseltilmektedir.

2) Müslümanlar daha çok öğrenmeye ve başka bilgiler edinmeye sevkedilmiştir.

3) Dinin tebliğ ve tesisine engel olmak için sorulan suallere susturucu cevaplar verilmek sûretiyle, meydana gelecek fesatların önüne ilk günden set çekilmiştir.

4) Müteşâbihler insan oğlu için bir deneme olmuş, onların iman veya inkâr etmelerinin bir ölçüsü kabul edilmiştir.

5) Müteşâbihler insan oğlunun güç ve yeteneği, ilim ve irfanı ne olursa olsun âciz bir yaratık olduğunun canlı delilidir.

6) Müteşâbih lafızlar, Kur’an’ın ciltler dolusu kalın kitaplardan oluşmasını önlemiş, mevcut haliyle ezberlenmesi ve korunması kolay bir kitap olmasını sağlamıştır. Üstelik bu durum çeşitli dil bilimlerinin öğrenilmesine de âmil olmuştur (Menâhil, 2/282-286; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 132-133; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, s. 149-150).

 

 

 

Müteşâbih Âyetlere Uyanlar

İlk devirlerde müteşâbih âyetler olduğu gibi kabul edilir, bunlar üzerinde durulmazdı. Zira Kur’an bu gibi âyetleri kurcalayanların kalpleri hasta olduğunu beyan etmektedir. Rasûlullah da müteşâbih âyetlere tâbi olanlardan sakınmayı emretmektedir. Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyetle Rasâlullah (s.a.s.) 3/Âl-i İmrân, 7. âyetini okudu ve şöyle buyurdu: “Onun müteşabih olanına uyanları gördüğünüz vakit, işte onlar yüce Allah’ın isimlerini koyduğu kimselerdir, onlardan sakınınız.” (Buhârî, Tefsir 3. sûre 1; Müslim, İlim 1; Ebû Dâvud, Sünnet 2; Tirmizî, Tefsir 3. sûre 2; İbn Mâce, Mukaddime 7; Ahmed bin Hanbel, Müsned 6/48, 124, 132, 256). Bu işi Ömer (r.a.) de sıkı tutmuştur. İbn Subeyg adında biri, bir gün Medine’ye gelip Kur’an’ın müteşâbihâtı hakkında sualler soruyormuş, bunu haber alan Ömer (r.a.) onu çağırtıp yaş hurma dallarıyla başını kanatıncaya kadar dövmüş ve onu Medine’den memleketine göndermiş, bu şahısla hiç kimsenin görüşmemesini Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye emretmişti (El-İtkan, 2/4; Tefsiru’l-Kasımî 1/99).

 

 

Muhkem ve Müteşâbihin Mâhiyeti Hakkında Çeşitli Görüşler

Kur’an ile ilgili kavramsal inceleme ve tartışma konularının en önemlilerinden birisini müteşâbih kavramı oluşturmuştur. Gerek Kur’an ilimlerinin bir bölümü olarak, gerekse tefsirlerde -özellikle Âl-i İmrân, 7. âyetinin yorumu münâsebetiyle- üzerinde geniş olarak durulmuş olan bu kavrama dair elimizde oldukça zengin bir malzeme bulunmaktadır. İlgili âyette (3/Âl-i İmrân, 7) açıkça görüldüğü üzere, Kur’an’ın âyetleri muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Muhkem ve müteşâbih ile ne kastedildiğine gelince, İslâm âlimleri bu konuda birbirinden farklı pekçok görüş serdetmişlerdir. Reşid Rızâ, el-Menâr’da bu görüşleri on madde halinde özetle sunar:

1. İbn Abbas’tan da rivâyet edildiği söylenen bu görüşe göre muhkemden kastedilen 6/En’âm, 151-152. âyetleridir ki, bu âyetlerde yahûdilerin uymakla yükümlü oldukları ve On Emir diye bilinen hususlara işaret edilmektedir. Müteşâbihler ise, sûre başlarındaki hurûf-ı mukattaadır. Zira yahûdiler bu harflere ebced hesabını uygulayarak İslâm ümmetinin ömrünü belirlemek istemişlerdir.

2. Muhkem nâsih, müteşâbih ise mensuh âyetlerdir. Bu görüş, İbn Abbas ve İbn Mes’ud’dan rivâyet edilmiştir.

3. Muhkem -Allah’ın birliği, kudreti ve hikmeti gibi- delili açık olan hususlardır. Müteşâbih ise mânâsını anlamak için tedebbür ve teemmüle gerek duyulan hususlardır.

4. Muhkem açık veya kapalı olsun, herhangi bir delile dayanılarak bilinebilecek hususlardır. Müteşâbih ise, -kıyâmetin ne zaman kopacağı ve amellere ne kadar sevap veya günah terettüb edeceği gibi- bilinmesi mümkün olmayan hususlardır.

5. Muhkem, helâl ve haramlarla ilgili âyetlerdir; bunların dışandakiler ise müteşâbihi oluştururlar. Bu görüş Mücâhid’den nakledilmiştir.

6. Muhkem, tek bir yoruma müsâit olan âyetler, müteşâbih ise birden fazla yoruma müsâit olan âyetlerdir. Bu da Muhammed bin Câfer bin ez-Zübeyr’den nakledilmiştir. Burada muhkem “nass” anlamında, müteşâbih ise onun mukabilinde kullanılmıştır.

7. Muhkem ve müteşâbih ayrımı, kıssalarla ilgilidir. Muhkem, tafsilâtlı olarak anlatılan kıssalardır. Müteşâbih ise sûreler içerisinde tekrar edilen kıssaların lafızlarındaki muğlaklıktır.

8. Muhkem, açıklamaya ihtiyacı olmayan âyetler; müteşâbih ise, bunun aksi özellikteki âyetlerdir. Bu görüş ise Ahmed bin Hanbel’den nakledilmiştir.

9. Muhkem, amele konu olan âyetler, müteşâbih ise amelle değil; imanla ilgili olan âyetlerdir. Bunu İbn Teymiyye zikretmiştir.

10. Müteşâbihten kastedilen Allah’ın sıfatlarıyla ilgili âyetlerdir. Bunu da İbn Teymiyye zikretmiştir (Reşid Rızâ, el-Menâr, 1. Baskı, Ofset, Beyrut, c. 3, s. 163-165)

Bu görüşlere ilâve olarak, müteşâbihler konusunu sistemli bir biçimde ele almaya özen göstermiş olan Râgıb el-İsfehânî (502/1108) şöyle der: “Kur’ân-ı Kerim’de müteşâbih ya lafız, ya da mânâ yönünden başkasına benzemesi sebebiyle tefsiri müşkil olandır.” Fukahâ, müteşâbihi, “kendisinden zâhirî mânâsı kastedilmeyen” diye tanımlamışlardır. Bunun hakikati şudur: Âyetler, birbirlerine karşı durumları açısından üç çeşittir:

Mutlak olarak muhkem olanlar,

Mutlak olarak müteşâbih olanlar,

Bir yönden muhkem ve bir yönden müteşâbih olanlar.

Müteşâbihler de üç çeşittir:

Sadece lafız yönünden müteşâbih olanlar,

Sadece mânâ yönünden müteşâbih olanlar,

Her iki yönden müteşâbih olanlar.

Lafız yönünden müteşâbih olanlar da iki çeşittir. Bunlardan biri, müfred lafızlarla ilgili olup bu, ya “el-eb” ve “yunzefûn” kelimelerinde olduğu gibi lafzın garip oluşu yönünden müteşâbihtir. Ya da, “el-yed” ve “el-ayn” kelimelerinde olduğu gibi lafzın birden fazla mânâya kullanılması yönünden müteşâbihtir.

Lafız yönünden müteşâbihliğin diğer çeşidi ise, cümle ve terkiple ilgilidir. Bu nevi müteşâbih de üç çeşittir:

a- Sözün muhtasar -kısa- oluşundan kaynaklanan müteşâbih: “Şayet yetimler hakkında adâleti yerine getirme husûsunda endişe ediyorsanız, size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın...” (4/Nisâ, 3) âyetinde olduğu gibi.

b- Sözün uzatılmasından kaynaklanan müteşâbih: “Leyse kemislihî şey’un -(Allah’ın) benzeri hiçbir şey yoktur-.” (42/Şûrâ, 11) âyetinde olduğu gibi. Çünkü “leyse misluhû şey’un” denilmiş olsaydı, muhâtap açısından mânâ daha açık olurdu.

c- Sözün dizilişinden (takdim-te’hirden) kaynaklanan müteşâbih: “El-hamdu lillâhi’llezî enzele alâ abdihi’l-kitâbe ve lem yec’al lehû ıvecen kayyimen -Hamd Allah’adır ki O, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı, dosdoğru (bir kitap) olarak...-” (18/Kehf, 1) âyeti buna misal olarak verilebilir. Âyetin takdiri (takdim-te’hirsiz şekli) şöyledir: “... el-kitâbe kayyimen ve lem yec’al lehû ıvecen”

Mânâ yönünden müteşâbihler ise, Allah’ın sıfatlarıyla kıyâmet gününün vasıflarından bahseden âyetlerdir. Çünkü duyularımızla algıladıklarımızın cinsinden olmayan şeyleri tasavvur edemeyiz. Allah’ın sıfatlarıyla âhiret tavsifleri de bu cinsten olup, bizce tasavvur edilmeleri mümkün değildir.

Hem mânâ, hem de lafız yönünden müteşâbih olanlara gelince, beş çeşittir:

a- Âmm ve hâss lafızlarda olduğu gibi, kemiyet yönünden müteşâbih olanlar. “Ve kaatilu’l-müşrikîne (müşrikleri öldürün)” (9/Tevbe, 36) âyetinde olduğu gibi. (Müşriklerden maksat, bütün müşriklerin mi, yoksa belli bir kısmının mı öldürülmesinin emredildiği meselesi müteşâbihtir. -Müşriklerin tamamı değil; antlaşmalara riâyet etmemiş bazı müşriklerin öldürülmesi emredilmektedir-)

b- Vücub ve nedb ifâde edenlerde olduğu gibi, keyfiyet yönünden müteşâbih olanlar: “...Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın...” (4/Nisâ, 3) âyeti böyledir. (Burada müteşâbihlik, “evlenin” emriyle vücûbun mu, nedbin mi, yani evlenmenin vâcip/farz mı, yoksa tavsiye edilen bir mendup mu olduğunun anlaşılması gerektiği meselesidir.)

c- Nâsih ve mensuhta olduğu gibi, zaman yönünden müteşâbih olanlar. Meselâ: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır biçimde korkun...” (3/Âl-i İmrân, 102) âyeti böyledir.

d- İndiği mekân hakkında, indiği meseleler açısından müteşâbih olanlar. Meselâ: “Evlere arkalarından girmek iyilik değildir...” (2/Bakara, 189) âyetiyle, “Nesî/ertelemek, küfürde daha ileri gitmektir.” (9/Tevbe, 37) âyeti böyledir. (3/Âl-i İmrân, 102. âyetinin nüzul sebebi konusunda Buhârî ve Müslim’in naklettikleri bir habere göre Ensâr, haccedip Medine’ye döndükleri zaman, evlerine kapılarından değil de arka tarafından girerlerdi. Âyette bu geleneğin bir yararının bulunmadığı ifâde edilmiştir -Bkz. Buhârî, Umre 18; Müslim, Tefsir 23-. Son âyetle ilgili olarak şu bilgilere ihtiyaç vardır: Araplar, câhiliyye döneminde kimi çıkarlarını korumak için haram ayların yerlerini değiştirirlerdi). Arapların câhiliyye dönemindeki bu gelenekleri bilinmeden bu âyetler anlaşılamaz.

e- Fiilin, kendileriyle sıhhat bulduğu ya da bâtıl olduğu şartlar açısından müteşâbih olanlar. Namaz ve nikâhın şartlarında olduğu gibi.

El-İsfehânî, anlaşılıp anlaşılmamaları açısından da müteşâbihleri üç kısma ayırır:

a- Bir kısmını bilmeye imkân yoktur. Kıyâmetin kopma zamanı, Dâbbetu’l-Arz’ın çıkış zamanı, Dâbbenin keyfiyeti vs. gibi hususlar bunlardandır.

b- Bir kısmının insanlar tarafından bilinmesi mümkündür. Garîb lafızlarla, kapalı hükümler böyledir.

c- Üçüncü kısmı da iki grup arasındadır. İlimde derinlik sahibi olanlardan sadece bazıları onların hakikatini bilebilirler, başkaları bilemezler. Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hz. Ali için söylediği: “Allah’ım! Onu dinde fakîh kıl ve ona te’vili öğret” sözüyle, İbn Abbas için söylediği benzeri sözü, bu çeşit müteşâbihe işaret etmektedir (Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 254).

Râgıb’ın bu anlattıklarından şunu çıkarıyoruz: Bazı müteşâbihlerin müteşâbihlikleri geçicidir. Durumları açıklığa kavuştuktan sonra, müteşâbih olmaktan çıkarlar. Bir kısmı da sürekli müteşâbihtir. Geleceğe dâir haberler bunlardandır.

 

Müteşâbihin Kısımları: Râgıb el-İsfehani’nin yukarıdaki tasnifi dışında da müteşâbihleri farklı tasnife tâbi tutanlar olmuştur. Genel olarak usûl ulemâsı müteşâbihleri iki kısma ayırmışlardır:

1) Muhkemle mukayese edildiğinde mânâsı bilinebilen âyetler.

2) Hakikatini bilmeye imkân bulunmayan âyetler (Lisanu’l-Arab, 13/505). Mücâhid bunları şöyle târif eder: “Muhkem âyetler helâl ve harama dâir olan âyetlerdir. Müteşâbihler ise, bazısı bazısını tasdik ve tefsir eden ayetlerdir.” (Buhârî, 6/41). İbn Ebi Hatim de Ali b. Ebi Talha tarikiyle İbn Abbas’dan şöyle rivayet etmektedir: “Muhkemler nâsih, helâl, haram, hudud, ferâiz, iman edip amel edilen hususlardır. Müteşâbihler ise, mensuh, mukaddem, muahhar, emsal, yeminler ve iman edilip sâlih amel edilmeyen hususlardır. (El-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’an, 2/2)

 

Müteşâbihteki Gizliliğin Belirdiği Yönler: Müteşâbihteki gizlilik şu yönlerde belirebilir:

1) Müteşâbihliğin Sadece Lafızda Olması: Müteşâbih olan lafız ya müfred veya mürekkeb olabilir. Müfreddeki gizlilik ise kelimenin garabetinden veya müşterek olmasından ileri gelebilir. Mürekkebdeki gizlilik ise mürekkebin muhtasar olmasından, itnab veya tertib cihetlerinden olabilir. Şimdi bunlara birer örnek verelim: Garabeti ve az kullanılması sebebiyle müfred lafızdaki teşâbühe örnek: 80/Abese, 31. âyetteki “Ebben” kelimesi bu âyeti tâkip eden âyet yardımıyla hayvanların otladığı merâ mânâsına kullanıldığı anlaşılmaktadır. Müşterek olması sebebiyle teşâbühe örnek; 37/Sâffât, 93. âyetindeki “yemîn” kelimesi sağ el, kuvvet ve kasem mânâları arasında müşterektir. Bu üç mânâdan hangisi verilirse verilsin mânâsı câiz olur. Mürekkebdeki teşâbühe örnek: “Elhamdu lillâhillezî enzele alâ abdihi’l-kitâbe ve lem yec’al lehû ıvecen kayyimen” (18/Kehf, 1). Bu âyetteki gizlilik “ıvecen” kelimesiyle “kayyimen” kelimelerindeki tertibdedir. Eğer bu tertib şöyle olsaydı daha zâhir olurdu: “Elhamdu lillâhillezî enzele alâ abdihi’l-kitâbe kayyimen velem yec’al lehû ıvecen” (Menâhil, 175).

2) Müteşâbihliğin Sadece Mânâda Olması: Bu kısmın açık örneklerini, Allah’ın sıfatları, kıyâmetin ahvâli, cennet nimetleri, cehennem azabı gibi hususlar teşkil eder. Çünkü insan aklı, Yaratanın sıfatlarının hakikatını ve diğer hususların durumunu ihâta edemez (Menâhil: 175).

3) Müteşâbihin Hem Lafız Hem de Mânâda Oluşu: Bunun için de pek çok örnekler vardır. Meselâ: “İyilik evlere arkalarından gelmeniz değildir.” (2/Bakara, 189). Eğer bir kimse Arapların câhiliyye dönemindeki âdetlerini bilmezse Kur’an’ın bu nassını anlamaya muvaffak olamaz. Bu gibi âyetlerin anlaşılması hem lafızlara hem de mânâlara ait tarihi, ictimaî, ahlâkî vs. gibi birçok şeyin bilinmesine bağlıdır. Câhiliyye devrinde Araplar ihrama girdiklerinde evlerine kapılarından girmezler, duvardan bir delik açıp oradan girip çıkarlardı. Cenâb-ı Hak bunun için bu âyeti inzal etti. Bu âyetin hem lafzında ihtisardan dolayı bir teşâbüh, hem de mânâsında bir teşâbüh vardır. Eğer lafız “İyilik hac veya umre ihramında olduğunuz halde evlere arkalarından gelmeniz değildir.” şeklinde olsaydı daha açık olurdu. Câhilî Arap âdetini bilmezsek bu âyete bir mânâ verme imkânına da sahip olamayız (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 132).

 

Müteşâbih olan sıfatlar konusunda ulemâ iki görüşe ayrılmıştır.

1) Selef Mezhebi: Allah’ın isim ve sıfatlarını teşbih, te’vil, ta’tiyl, tekyif ve temsil etmeden, olduğu gibi iman ederler. Bu konuda hiçbir yorum yapmazlar. Onlara göre Allah’ın isim ve sıfatları zâtına bağlıdır. Allah’ın zâtının mâhiyetini bilemeyeceğimiz için bu isim ve sıfatların mâhiyetini de bilemeyiz. İmam Mâlik b. Enes’e istivâ hakkında sorulduğunda şöyle demiştir: “İstivâ mâlumdur, keyfiyeti meçhuldür, ondan sual etmek bid’attir. Senin kötü bir insan olduğunu zanndiyorum, onu benden uzaklaştırın.”

2) Halef Mezhebi: Allah’ın isim ve sıfatlarını Arap dil kaidelerine uygun olarak zâtına lâyık bir şekilde te’vil ederler. Halef mezhebinin öncüleri İmamu’l-Harameyn, Abdu’l-Melik b. Ebi Abdillah b. Yusuf b. Muhammed el-Cüveynî eş-Şâfiî, Ebu’l-Meâlî (478/1085) ve ona tâbi olanlardır.

 

 

Âyetlerde Allah'ın Zâtı ve Sıfatları İçin Kullanılan Müteşâbih Örnekleri

Her iki mezhebi vuzuha kavuşturmak için müteşabih sıfatlarla ilgili bazı âyetleri zikredelim:

"Er-Rahmânu ale'l-arşi'stevâ" “Rahman Arş’a istivâ etti/oturdu.” (20/Tâhâ, 5)

"Ve huve'l-kaahiru fevka ıbâdihî" “O, kulları üzerinde kahredici (hâkim) olandır.” (6/En’âm, 61)

"Ve câe rabbuke ve'lmelekü saffen saffâ" “Rabbin geldi(ği zaman) ve melekler de saf saf olarak.” (89/Fecr, 22)

"En tekuule nefsun yâ hasratâ alâ mâ ferrattü fî cenbillâh" “(O gün günahkâr) nefsin şöyle demesinden sakının: 'Allah yanında (O'na kullukta) işlediğim kusurlardan dolayı vay halime!” (39/Zümer, 56)

"Ve yebkaa vechu rabbike zü'l-celâli ve'l-ikrâm" “(Yalnız) Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi/yüzü bâki kalacaktır.” (55/Rahmân, 27)

"Ve li tusnea alâ aynî" “Gözümün önünde (Benim nezâretimde) yetiştirilmen için.” (20/Tâhâ, 39)

"Yedullahi fevka eydîhim" “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (48/Fetih, 10)

"Yehâfûne rabbehum min fevkıhim ve yef'alûne mâ yu'merûn" "Üstlerinde (Yüce kudretiyle duran) Rablerinden korkarlar ve kendilerine emredilenleri yaparlar." (16/Nahl, 50)

"Ve yuhazzirukümullahu nefseh" “Allah size kendi nefsinden korkmanızı emrediyor.” (3Âl-i İmrân, 28)

 

 

 

Hadis-i Şerifler Açısından Müteşâbih

Hz. Peygamber'den rivâyet edilen hadisler arasında Kur'an'a uygun olarak Yüce Allah için vech (yüz), ayn (göz), yed (el), isba' (parmak) ve kadem (ayak)tan bahseden, bununla beraber bu kelimelerin hakiki veya mecâzî anlamda kullanıldığına dâir en küçük bir işaret taşımayan haberler oldukça fazladır. Aşağıda belirteceğimiz hadisler bu konudaki bâriz örneklerdir:

"Fe innallahe kad harrame ale'n-nâri men kaale lâ ilâhe illâllahu yenbeğî bizâlike vech'allah" "Allah, 'lâ ilâhe illâllah' diyen ve bununla Allah'ın vechini (yüzünü) talep eden kimseyi cehenneme haram kılmıştır." (Buhârî, Salât 46)

"Zükira'ddeccâlu ınde'n-nebî (s.a.s.) fekaale innallahe lâ yahfâ aleykum innallahe leyse bia'vera ve eşâra biyedihî ilâ aynihî ve innelmesîha'ddeccâle a'veru ayni'l-yümnâ." "...Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında Deccâl zikredildiği zaman O, şöyle demiştir: 'Siz bilirsiniz ki, Allah'ın gözü şaşı değildir (Eliyle gözünü işaret ederek), fakat Mesih Deccal'ın sağ gözü şaşıdır." (Buhârî, Tevhid 17; Müslim, Fiten 20)

"... halegake'llahu bi-yedihî..." "Kıyâmet günü mü'minler toplanırlar. Bulundukları yerde rahat etmeleri için, 'Rabbimizden şefaat dileyelim' diyerek Âdem'e (a.s.) gelirler ve ona: 'Ey Âdem! Sen insanların babasısın, Allah seni eliyle yarattı' derler... " Buhârî, Tevhid 19)

"İnnallahe yakbidu yevme'l-kıyâmeti'l-arza ve tekûnu's-semâvâtu bi-yemînihî sümme yekuulü ene'l-melikü." "Allah, kıyâmet günü arzı tutar, gökler sağ elindedir ve der ki: 'Melik Benim." (Buhârî, tevhid 19)

"Kaale'llahu azze ve celle yu'zînî ibn âdeme yekuulü: Yâ haybete'd-dehri fe innî ene'd-dehru ukullibu leylete ve nehâruhû." "Yüce Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur: 'Dehr/zaman Ben olduğum halde, Âdemoğlunun dehre sövmesi Bana ezâ verir. (Her) İş Benim elimdedir. Gece ve gündüzü Ben değiştiririm." (Müslim, Elfâz 1)

"... Ve tekuulü hel min mezîdin hattâ yasnea fîhâ rabbu'l-âlemîne kademehû feyenzevî ba'duhâ ilâ ba'dın sümme tekuulü kaddun kaddun." "...Âlemlerin Rabbi, ayağını üzerine koyuncaya kadar cehennem: 'Daha başka atılacak yok mu?' diye soracak. Allah ayağını üzerine koyunca, 'yeter, yeter' der." (Buhârî, Tevhid 19; Müslim, Cennet 13)

"Peygamber (s.a.s.) Ali bin Ebî Tâlib'in Yemen'den gönderdiği altın parçasını ashâbından dört kişi arasında taksim ettiği vakit, diğer bir sahâbi: 'biz buna diğerlerinden daha lâyıktık' deyince Peygamber (s.a.s.): 'elâ te'menûnî? ve ene emînun men fi's-semâ'..." "Ben semâda olan Allah'ın emîni olduğum halde, siz benden emîn değil misiniz? (beni güvenilir bulmuyor musunuz?)' demiştir." (Müslim, Zekât 47)

Uzunca bir hadiste Peygamber (s.a.s.) ile bir câriye arasında şu konuşma geçmektedir: "...Fe kaale lehâ 'eyne'llah? Kaalet: Fi'ssemâ'. Kaale: Men ene? Kaalet: ente Rasûlullah. Kaale: A'tıkhâ, feinnehâ mü'minetun" "Hz. Peygamber ona şöyle sordu: 'Allah nerededir?' Câriye, şöyle cevap verdi: 'Allah göktedir.' Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) ona tekrar şöyle sordu: 'Ben kimim?' Câriye bu soruya: 'Sen Allah'ın Rasûlüsün' diye cevap verince Nebî (s.a.s.) onun için şöyle dedi: 'Bu câriyeyi âzâd edin, çünkü o bir mü'minedir." (Müslim, Mesâcid 7)

Ebu'd-Derdâ (r.a.)'dan rivâyet edilen bir hadis-i şerife göre Allah'ın Rasûlü, yaptığı bir duâsına şöyle başlamıştır: "Rabbunallahi'llezî fi's-semâi..." "Göklerde olan Rabbimiz!..." (Ebû Dâvud, Tıb 19)

"Yenzilu rabbunâ tebârake ve teâlâ külle leyletin ile's-semâi'd-dünyâ..." "Allah her gece en yakın semâya iner..." (Buhârî, Teheccüd 14; Müslim, Salâtu'l-Musâfirîn 24)

Metin ve meallerini yazdığımız bu hadisleri incelediğimiz zaman onların ifâdeleri arasında müteşâbih olarak sayabileceğimiz şu kelimeleri görürüz: "Allah'ın yüzü, Allah'ın eli, Allah'ın ayağı." Ayrıca, bu hadislerde Cenâb-ı Hakk'ın gökte olduğunu söyleyen bir câriyenin bu şekilde konuşmasına Hz. Peygamber'in herhangi bir itirazda bulunmadığı, üstelik onun bir mü'mine olduğuna şâhitlik ettiğini görmekteyiz. Tabiatıyla bütün bu kelimeler müteşâbih birer ifâdedirler. Bunlar tıpkı Kur'ân-ı Kerim'in bu meyandaki ifâdelerinin birer tekrarı gibidirler. Bu gerçek de Kur'an ile hadisin ifâde bakımından bir paralellik arzettiğinin açık göstergesidir. Hatta müteşâbih ifâdelerden bazılarını Arap dilindeki kullanıma da bağlayabiliriz. Tıpkı yukarıda sözünü ettiğimiz câriyenin, "Allah'ın göklerde" olduğunu söylemesi örneğinde olduğu gibi. Biz Allah'ın mekândan münezzeh olduğunu biliriz ve böyle inanırız. Ancak O Yüce bir varlık olduğu için, câriye ve onunla aynı düşünce yapısına sahip olanlar göklere tanıdıkları kutsallığı ve erişilmezliği Cenâb-ı Hak için bir saygı unsuru olarak kabul etmiş olabilirler. Tabii ki, bu düşüncemiz sadece câriyenin bu ifâdeyi niçin kullanmış olması açısından bir yorum olabilir.

Selef Allah’ı kendisi için mümtenî olan bu gibi zâhir şeylerden tenzih eder ve gayb âleminde, Allah’ın onları zikrettiği gibi inanır, hakikatlerinin ilmini O’na havâle eder. Sonraki alimler ise, İslamiyet’i ifsat etmek isteyen kimselerin müteşâbih âyetleri gelişi güzel tefsir etmeleri üzerine halef âlimleri devreye girmişler istivâ’ya, istikrar, istevlâ, suûd, i’tidâl; Allah’ın gelişini, Allah’ın emrinin gelişi; Allah’ın fevkiyyetinin yücelik yönünden olduğu, cihet yönünden olmadığı; Cenbden maksat haktır, Vechi zâtıdır, Aynı inâyetidir; yed kudretidir; nefs ukubetidir gibi mânâlar vermişlerdir (Zerkeşi-El-Burhan: 2/80-83; Suyûtî-El-İtkan, 2/6-7; Subhi es-Sâlih-Mebâhis, 226). Bu âlimlere göre müteşâbih âyetlerin te’vil edilmesi câiz görülmezse de, Kur’an’da işaret buyrulduğu vecihle, câiz görülmeyen te’vil, gönülleri sapkın, niyetleri kötü olanların fitne ve fesat çıkarmak amacıyla yapmak istedikleri te’villerdir. Yoksa iyi niyetle, akla, muhâkemeye, dinin esaslarına uygun olarak yapılan te’viller makbul ve lâzımdır. Çünkü ilk devirlerdeki sağlam iman kaybolmuş, meydana gelen tereddütleri ma’kul bir şekilde ortadan kaldırmak icap etmiştir (Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 132).

 

Muhkem, dili bilenin, kendisinden ancak bir tek mânâ anladığı kelâmdır. Bu anlama da mu’teber olan ise ilk Arab nesillerinin anlamasıdır, yoksa zamanımızın tetkikçilerinin anlaması değildir. Çünkü boş tedkik, şifâsı pek müşkil öyle bir hastalıktır ki, muhkemi müteşâbih, ma’lumu da meçhul yapar.

Müteşâbih ise, zamirin iki mercide dönmesi ihtimalinden dolayı iki mânâya ihtimali olan kelâmdır. Bir şahıs: “Dikkat edin! Emîr bana filan kimseye lânet etmemi emretti. Allah ona lânet etsin” dediği zaman bu sözde olduğu gibi (Lâneti emîre mi, diğer kimseye mi diliyor, belli değil).

Yahut da müteşâbihlik, bir kelimenin iki mânâda müşterek olmasından ileri gelir. 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 6 âyetindeki “lâmestümü’n-nis⒠(kadınlara dokunma)” ifâdesinde olduğu gibi. Bu tâbir, hem kadınla cinsi münâsebet, hem de kadına el ile dokunma mânâsında müşterektir. Yahut da müteşâbihlik, atfın yakına ve uzağa ihtimali olmasından ileri gelir: 5/Mâide, 6, abdest alma âyetinde “ercül” kelimesinin uzağa ve yakına atfedilmek sûretiyle hem üstünlü, hem esreli (ercüleküm, ercüliküm şeklinde) okunmasında olduğu gibi.

Müteşâbihlik, atıf ve isti’naf, yani bir evvelki üzerine atfedilmek yahut yeniden başlatılan bir cümle olmak ihtimalinden ileri gelir: 3/Âl-i İmran, 7. âyetinde geçen “râsihûne”nin başındaki “vav” ın bu ikiye ihtimali bulunması gibi.

Kinâye, hükümlerden bir hükmün sâbit olmasıdır, bununla hükmün kendisinin sâbit olması kast olunmaz, fakat maksud muhâtabın zihninin onu âdi yahut aklî bir lüzumla lâzım gelen şeye intikalidir. “Azîmu’r ramad = külü büyük” tâbirinde olduğu gibi. Çünkü bu sözün mânâsı ziyâfet çokluğudur.

5/Mâide, 64. âyetinden anlaşılan da kerem ve cömertlik mânâsıdır. Murad edilen mânânın hissedilen bir sûrette tasvir edilmesi de bu kabildendir. Bu, Arap şiirlerinde ve Arapların hutbelerinde geniş bir babdır. Kur’an-ı Azıym ve Peygamberimizin sünneti de bununla doludur.

“Onların içinden gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat. Onlara karşı süvârilerinle, piyâdelerinle yaygara çıkar. Mallarına, evlâtlarına ortak ol. Onlara vaad et. Şeytan bu! Onlara bir aldatıştan başka ne vaad eder o.” (17/İsrâ, 64). Şeytan burada, arkadaşlarına nidâ edip: ‘Bu cihetten gelin! Ve bu yönden girin!’ diye bağıran hırsızlar başkanına benzetilmiştir.

“Biz hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çektik, böylece onları her taraflarından sarıp kuşatıverdik, artık görmezler.” (36/Yâsin, 9). Burada onların âyetleri iyice düşünmekten yüz çevirmeleri, iki eli boynuna kelepçelenmiş yahut her cihetten bütün etrafına bir set bina edilmiş de artık asla görmeğe muktedir olamayan kimseye benzetilmiştir.

“Korkudan (kanat gibi açılan) ellerini kendine kavuştur. (Korkma) Yani hatırını, zihnini dağınıklıktan topla.” Bunun örfteki nazîri/benzeri şudur: Onlar bir kimsenin yiğitliğini takrir ettikleri zaman, kılıçla, o şöyle vurur diye işaret ederler, yahut onu hiç kimse kast edemez, derler.

Dehrden bir kere eline kılıç almış olmasa da onun ufuklar ahalisine galebesi ancak yiğitlik sıfatıyla olur. Şöyle demeleri de böyledir: Filan kimse; ben yeryüzünde bana karşı çıkacak hiç kimse görmüyorum, der. Yahut falan kimse şöyle yapar, derler ve bu şahıs o fiili yapmaz olsa da ve ondan bu söz çıkmamış olsa da dövüşçünün hasmını yenmesi vaktindeki dövüşme ehlinin heyetine işaret ederler. Ve filan beni boğdu ve boğazımın içinden lokmayı çekti, derler.

Ta’riz, umûmî bir hüküm yahut istenmeyen, inkâr edilen bir şeyi zikredip bununla özel bir şahsın halini takrir etmeyi kasd etmek, yahut muayyen bir kimsenin haline tenbih eylemektir. Bazen söz esnâsında bu şahsın hususiyetlerinden bir kısmı gelir, muhatab ise bu şahsa muttali olmaz. İşte Kur’an okuyucusu bu gibi yerlerde hayrete düşer, kıssayı bekler ve ona muhtaç olur. Peygamber (s.a.s.) bir şahsa karşı red yaptığı zaman: “şöyle şöyle yapan kavimlerin hali nedir?” diye hitap ederdi. Nitekim Yüce Allah’ın şu kavlinde de böyledir: “Allah ve Rasulü bir işe hükmettiği zaman mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerinde kendilerine muhayyerlik yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse muhakkak ki o apaçık bir sapıklıkla yolunu sapıtmıştır.” (33/Ahzâb, 36). Bu âyet Zeyneb kıssasına ta’rizdir.

“Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar hısımlarına, yoksullarına, vermelerinde kusur etmesin...” (24/Nûr, 22) âyeti, Ebu Bekir es-Sıddîk’a ta’rizdir. İşte bu sûrette o kıssaya muttalî olamadıkları müddetçe o kelâmın isteğine erişemezler.

el-Mecâzu’l-Aklî: Aralarındaki benzeşme alâkasından dolayı fiilin fâilden başkasına isnad edilmesi yahut da mef’ûlün bih’in, mef’ûlün bih olmayan şeyin yerine ikame edilmesi ve mütekellimin bu cinsten biri olduğu halde onun topluluğunda dâhil olduğunu iddia etmesidir. Nitekim bina eden emir değil de bina edicilerden biri olmakla beraber “Emîr, köşkü binâ etti” denilir, halbuki o ancak bina etmeyi emredendir. Bahar mevsiminde bitkiyi bitiren Yüce Allah olmakla beraber “bahar, sebzeyi bitirdi” denilir. Ve Allah doğruyu en bilendir.

 

Müteşâbihlerin ne anlama geldiğine dair ileri sürülen görüşler içerisinde doğruya en yakın olanı, “anlaşılması zor ve mânâsı kapalı olan hususların müteşâbihler kapsamına girdiğini belirten” görüşlerdir. Bu görüş sahipleri, müteşâbihin önemli bir özelliğinin “mânâdaki kapalılık ve anlamdaki zorluk” olduğu noktasını yakalarken, iyi bir başlangıç yapmışlardır. Ancak, buradaki kapalılık ve anlaşmazlığın her türlü kapalılık ve anlaşmazlığı kapsadığını zannetmişler ve böylece müteşâbihlerin gerçek anlamına ulaşma çabaları yarım kalmıştır.

Bu konuda doğruyu yakalamak için müteşâbih kelimesinin yapısını tahlil etmek gerekmektedir. Müteşâbih kelimesinin mâzîsi olan “teşâbehe” fiilinin iki mânâsı vardır: Birisi iki şeyin birbirine benzemesi; diğeri ise, birbirine benzemesi dolayısıyla iki şeyin birbirinden ayırt edilemeyip birbirine karıştırılması. 2/Bakara, 70 ile 13/Ra’d, 16 âyetlerindeki “teşâbehe” kelimeleri “birbirine karıştırmak, ayırt edememek” anlamında kullanılmıştır. 2/Bakara, 118 ve 6/En’âm, 141 âyetlerindeki “teşâbehe” ve “müteşâbih” kelimeleri ise; “birbirine benzemek, birbirine benzeyen iki şey” anlamında kullanılmıştır.

İslâm âlimleri, müfessir ve mealcilerinden çoğu, 3/Âl-i İmrân Sûresinde geçen “müteşâbihât” kelimesinin “muhkemin aksi, ne kast edildiğini anlamak zor olan, muğlak-kapalı” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Müteşâbihâtla ilgili bu yorumda teşâbehe fiilinin yukarıda zikredilen iki mânâsından sadece birisi göz önüne alınmış, diğerine ise iltifat edilmemiştir. Halbuki bu kavramla ilgili olarak esas üzerinde durulması gereken nokta, “iki şeyin birbirine benzemesi” olmalıydı. Zira kelimenin esas kök anlamı budur. Kelimenin asıl anlamını bırakıp onun sonucu olan ikinci derecedeki anlamlar üzerinde yoğunlaşmak, elbette doğru değildir. Bu sebeple müteşâbihât kelimesinin ne anlama geldiğini anlayabilmek için, öncelikle teşâbehe fiilinin asıl anlamı olan “benzeşme” üzerinde durmak gerekir.

Konuya bu açıdan yaklaşılacak olursa, şu sorunun sorulması kaçınılmaz olur: 3/Âl-i İmrân, 7. âyetinde sözü edilen "müteşâbihât âyetler"de benzeşen; daha açık bir ifâdeyle benzeyen ile benzetilen nedir? Bu sorunun cevabı şudur: Müteşâbihât probleminin kaynağında insan idrâkini aşan birtakım metafizik konuların, insanın ürünü ve bu dünya ile ilgili kavramlarla ifâde edilmesi zorunluluğu yatmaktadır. Özellikle klasik literatürde "Allah'ın sıfatları" başlığı altında ele alınan konular başta olmak üzere, âhiret ile ilgili birtakım anlatımlarda kullanılan kavramlar bu dünyaya âit kavramlardır. Meselâ Allah'ın yed (el)inden, ayn (göz)ünden, vech (yüz)ünden; O'na izâfe edilen ityân (gelme), istivâ (kurulma, yerleşme); fevk (üstte olma); kurb (yakın olma); maiyye (beraber olma) gibi niteliklerden Kur'an'da sık sık sözedilmektedir. Bu dünyaya, hatta öncelikle insana âit olan bu kavramların, idrâkimizin ötesinde bir başka varlık ve bir başka âlem için kullanılması karşısında, bu kelimelerin bizim bildiğimiz gerçek anlamda kullanılmış olması düşünülebilir mi? Dolayısıyla "Allah'ın bizim gibi bir eli, gözü, yüzü var mıdır? O'nun gelmesi, yaklaşması da bizimki gibi midir?" soruları müteşâbih probleminin temelini oluşturmaktadır.

Kısaca, müteşâbihât bu dünyadaki varlıklar için kullanılan birtakım kavramların ya da nitelendirmelerin metafizik konularda ve özellikle Allah ile ilgili olarak kullanılmasından kaynaklanan ve bu benzerliğin doğurduğu problemin adıdır. Bu problemin sebebi "dil"den başka bir şey değildir. İnsan dili, duyuların konusu olan objelerle yola koyulur. Onu, duyularla algılanamayan gerçeklere uygulayınca, bu gerçekler ile, algılanabilen fenomenler arasında gizli veya açık birtakım benzetmelerin/teşbihlerin yapılması gerekir. Şiir dilinin her çeşidinde görülen bu ortak özelliğe, câhiliyye devri Arap şiiri de yabancı değildi. Şair, can sıkıcı geceyi, ağır ağır ayakları üstüne doğrulan bir hayvana benzetir. Burada herhangi bir karışıklığın ortaya çıkma tehlikesi sözkonusu değildir; çünkü gecenin ne olduğunu ve onun bir hayvan olmadığını hepimiz bilmekteyiz. Fakat hakkında konuşulan şey, insanın alışageldiği anlamda duyunun konusu olmaktan uzak ise, yani duyu tecrübesinden elde edilen çıkarımların dışında kalan bir şey olursa, o zaman güçlük kendisini hissettirir. Sözgelişi insan "Allah'ın yed (el)i şeklindeki sözleri nasıl anlayacaktır? Başka bir ifâdeyle, insan zihninin geçmiş tecrübelere, yani zihne daha önce kaydedilmiş algı ve idrâklere dayanmaksızın faâliyet göstermediğini göz önünde bulunduracak olursak, çok önemli bir soru ile karşı karşıya geliriz: "Madem ki dinin metafizik kavramları, tabiatının özelliğinden dolayı, insanın müşâhede ve tecrübelerinin sınırları ötesindeki bir âlemle ilgilidir, o halde bu fikirler bize başarıyla nasıl aktarılabilirler? Tecrübeye dayalı olarak ulaşmış olduğumuz algılar alanımızdan kısmen bile olsa, karşılığını bulamadığımız fikirlerin ihâtası bizden nasıl umulabilir?" Bunun cevabı bellidir: İğreti tasvir (istiâre)lerle. Veya Zemahşeri'nin 13/Ra'd, 35. âyetinin tefsirinde ifâde ettiği gibi "sembolik bir tasvir" yoluyla: Müşâhede sahamızın dışında kalanları, müşâhede edebildiklerimizle temsil ederek (temsîlen limâ ğâbe annâ bimâ nüşâhidu) ve işte Kur'an'da kullanıldığı şekliyle müteşâbihât kavramının hakiki mânâsı da budur (Muhammed Esed, Kur'an'da Sembolizm ve Mecaz, Kelime Dergisi, 6/86 (1), s. 40).

Böylece Kur'an bize, birçok kavram ve ifâdelerinin, beşere kavratılması murâd edildiği halde, başka herhangi bir yolla buna imkân bulunmadığından -sırf bu temel nedenle- mecâzî tarzda anlaşılması gereğini açıkça ifâde eder. Dolayısıyla, eğer biz, Kur'an'ın her ifâde, cümle ve ibâresini, zâhirî mânâsıyla alarak onun bir mecaz, bir istiâre, bir temsil olması ihtimalini gözardı edersek, İlâhî vahyin gerçek rûhuna aykırı hareket etmiş oluruz. Örnek olarak, Allah'ın zâtına işaret eden bazı âyetleri düşünelim: Tanımlanamayan, zaman ve mekânda sınırsız ve beşer kavrayışının tamamen ötesinde bir varlık. O'nu tasavvur etmenin imkânsızlığı karşısında biz ancak O'nun ne olmadığını kavrayabiliriz. Yani, zaman ve mekânla sınırlanamayan, birtakım benzetmelerle tasvir edilemeyen, beşer düşüncesinin hiçbir türü ile çevrelenemeyen... Bu nedenle, O'nun varlığı ve etkinliği, çok yetersiz kalmakla beraber, ancak oldukça genelleştirilmiş mecazlarla bize aktarılabilir.

Bunun gibi, Kur'an O'ndan bahsederken "semâlarda" olduğunu, "arşı üzerine yerleştiği"ni bize bildiriyorsa, biz bu ifâdeleri zâhirî mânâlarıyla alamayız. Çünkü, aksi takdirde, farkına varılmadan "Allah'ın mekân içinde sonlu olduğu" ifâde edilmiş olur. Böyle bir sınırlılık sonsuz bir varlıkla bağdaşmayacağından, en küçük bir kuşkuya kapılmadan anlarız ki, Allah'ın "semâlarda" oluşu, "arş"ı, onun üzerine "yerleşmesi", beşer tecrübelerinin tamamen dışında kalan bir kavramın, yani "Allah'ın her şeye gücü yeter ve bütün varlıkların mutlak hükümrânı olduğu" kavramının, sadece lisanî vâsıtalarıdır. Aynı şekilde O, "her şeyi bilen", "her şeyi gören", "her şeyden haberdar" olarak nitelendiğinde, bu tasvirlerin, maddî bir "görme" ve "işitme" olayı ile meydana gelen şeyler olmadığını, ancak var olan ve vuku bulan her şeyde Allah'ın ebedî mevcûdiyetinin, beşerin anlayacağı terimlerle basit anlatımları olduğunu anlarız. Ve "hiçbir beşerî görüş O'nu idrâk edemeyeceğinden" (6/En'âm, 103), yaratmış olduğu evren içinde ve üzerinde kesintisiz etkinliğini müşâhede etmenin ötesinde, insanın O'nu kavraması umulamaz (Muhammed Esed, a.g. makale, s. 40-41).

İnsan lisanının yetersizlikleri içerisinde -ki bu yetersizlikler insan dimağının fıtrî sınırlılığının zarûrî neticeleridirler- bu etkinlik, ancak çevrelenebilir, fakat gerçek şekliyle asla târif edilemez. Bizim için Allah’ın zâtını tasavvur ve tâyin etmek imkânsız olduğu gibi, O’nun “yaratma eylemi”nin -ve dolayısıyla yaratma planının- gerçek mâhiyetinin tasavvur ve tâyini de ihâtamızın dışında bulunmalıdır. Ancak Kur’an, kesin olarak Allah’ın “hikmetli” yaratıcılığı kavramına binâ edilen ahlâkî bir öğretiyi bize aktarmayı hedeflediğinden, ikinci husus (O’nun yaratma eylemi ve planı) insanın kavrayabileceği düşünce tarzlarına indirgenebilmelidir, nitekim indirgenmiştir.

Bu nedenle, ilk bakışta antropomorfik (teşbîhî-tecsîmî) görünen Allah’ın “gazab etmesi” veya “cezalandırması”, sâlih amellerden “hoşlanması”, yaratıklarını “sevmesi”, kendine bîgâne kalan günahkârlara “bîgâne kalması”, mahşer günü günahkârları “hesaba çekmesi”... gibi Allah’ın etkinliğinin beşer terminolojisine yapılan lafzî aktarımları; bize vahyolunan ahlâkî prensiplerin beşer lisanı yoluyla uygulanmasını umduğumuz sürece, kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Ancak, kaçınılmaz olan bu aktarımlarla tanımlanamaz olanı tanımlayabildiğimiz inancı içine girersek en büyük hatayı işlemiş oluruz.

Ve Kur’an’ın Âl-i İmrân Sûresinin yedinci âyetinde açıklandığı gibi, ancak “kalplerinde haktan sapma eğilimi olanlar” mecâzî olarak ifâde olunan âyetlere uyarlar; (sınırlanmış olanın dışına taşıp) karışıklık çıkarmaya ve (keyfî bir şekilde) onun nihâî mânâsını anlamaya çalışırsak... Fakat Allah’tan başka onun nihâî mânâsını kimse bilemez.” (Muhammed Esed, a.g. makale, s. 43)

Müteşâbihât probleminin, metafizik konuları anlatmak için zorunlu olarak insan dilinin kullanılmasından kaynaklanan bir problem olduğu dikkatlerden kaçınca, bunun doğal bir sonucu olarak, Kur’an’da müteşâbihâtın niçin yer aldığı sorusuna İslâm âlimlerinin vermiş oldukları cevaplar da genellikle isâbetsiz olmuştur. Bu konuda “müteşâbihâtın hikmeti” olarak sunulan gerekçeler özetle şunlardır:

1. Müteşâbihât gaybla ilgili olduğu için “Kişi bunlara inanacak mıdır?” diye bir imtihan amacıyla müteşâbihâta yer verilmiştir (ez-Zerkanî).

2. Kur’an’da müteşâbihin mevcut olması, insanın taklidi terkederek, düşünmesi, fikir imal etmesi, Kur’an’ın inceliklerini anlamak için daha çok ilim elde etmesine bir sebeptir (Kadı Abdülcebbar).

3. Müteşâbihler dolayısıyla âlimlerin Kur’an üzerinde düşünmeleri sağlanmıştır. Onlar müteşâbihleri düşünecek, araştıracak ve Kur’an’ın kapalılıklarını ortaya koyacaktır. Faziletçe diğer insanlardan üstün olma hakkını elde edeceklerdir. Kur’an’ın tamamı muhkem olup, mânâsı apaçık anlaşılsaydı, onu anlama konusunda âlim de câhil de aynı seviyede olurdu (İbn Kuteybe).

4. Gelecekte vuku bulacak şeylerin ne zaman vuku bulacaklarının gizli tutulması, insanın yararınadır. Bu durum, insanın gevşemesine engel olduğu gibi, korku ve telâşa kapılmasına da engeldir.

5. Kur’ân-ı Kerim, Arap diliyle inmiştir ve Arap dilinin ifâde üslûpları bunu gerektirmektedir (M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, s. 49).

Müteşâbihâta dâir bu söylediklerimiz gözönünde bulundurulacak olursa, sonuncu hâriç, diğerlerinin müteşâbihâta Kur’an’da yer verilmesinin hikmeti olarak kabul edilmesinin mümkün olamayacağı açıkça görülmektedir.

Müteşâbihât konusuyla ilgili olarak yapılması gereken son bir değerlendirme de şudur: Sadece Kur’an’ın değil; diğer mukaddes kitapların da anlaşılmasıyla ilgili en önemli konulardan biri olan meteşâbihât kavramının çözümü son derece önemlidir. Hıristiyanların İncil’de geçen ve mecâzî bir anlamda kullanıldığı açık olan, Allah için “Baba”, Hz. İsa için “Oğul” nitelendirmeleri lafzî anlamda alınmış ve sonuçtan “teslis” ortaya çıkmıştır. Hem Yahûdilikte ve hem de İslâm’da en çok tartışılan konulardan olan “teşbih ve tecsîm” tartışmalarının Kelâm’ın en önemli konularından olduğu, hatta “müşebbihe-mücessime” adlı mezheplerin ortaya çıktıkları mâlumdur. Bu konudaki tartışmalar bazen o kadar iki zıt kutupta ve öylesine aşırı bir biçimde tartışılmıştır ki, hadisçi İbn Huzeyme’nin gerçek tevhid inancını ortaya koyduğuna inandığı hadisleri derlediği Kitabu’t-Tevhid adlı eserini, meşhur müfessir ve kelâmcı Fahruddin er-Râzî, Kitabu’ş-Şirk olarak nitelendirmekte tereddüt etmemiştir. Bu konudaki tartışmaların olumsuz birtakım toplumsal etkilerinin olduğu da muhakkaktır. Bu bakımdan müteşâbihât konusunun sağlıklı bir yoruma kavuşturulması son derece önemlidir. Ancak bundan da önemli olan ve eleştirilmesi gereken bir husus vardır ki, o da şudur: Bu incelemenin konusu olan 3/Âl-i İmrân, 7. âyetinde de ifâde edildiği üzere, Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerinin “ana”sı, yani büyük kısmı, müteşâbih değil; “muhkem” âyetlerdir. Mütteşâbihlere gelince, bunların gerçek anlamını bilmek, insan aklı için mümkün olmadığından, Kur’ân-ı Kerim bu konunun yanlış anlaşılmasının birtakım mahzurlara yol açacağı konusunda bizleri uyarmıştır. Nitekim İslâm düşüncesindeki konuyla ilgili tartışmaların da Allah’ın hükümlerinin yeryüzünde gerçekleştirilmesi amacına pek de hizmet ettiği söylenemez. Durum bu olduğu halde, müslümanların tarih boyunca müteşâbihât konusunda sert, sonuçsuz ve bazen de faydasız tartışmalara girmiş olmaları, Kur’an’ın esas üzerinde durulması gereken “muhkem” âyetlerinin aleyhine olmuştur.

Kur’an’ın muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısma ayrılması son derece önemli bir nokta olduğu halde, eski olsun, yeni olsun geniş tefsir yazanların çoğu, bu noktayı yeterince kavrayamamışlardır. Bunun sonucu olarak da muhkem âyetlerden çok, müteşâbih âyetlerle veya aracı ve destekleyici nitelikteki konular üzerinde durmuşlardır. O kadar ki âdetâ âyet tersine çevrilmiş ve bu hususlar temel konular haline gelmiştir. Bu da birtakım problemlere, çelişkilere, zihinlerin karışmasına, Kur’an’ın tartışmalara mâruz bırakılmasına, kudsiyet ve amacı dâvet, nasihat, doğru yolu gösterme ve yaşama dışına çıkarılmasına; onun bir tarih ve sanat kitabı gibi, çelişkilerin ortaya konması ve karşı çıkılması mümkün olan birtakım nazariyeler kitabı haline sokulmasına yol açmıştır ki, bunun ne faydası vardır, ne de böyle yapmakta zorunluluk sözkonusudur (Muhammed İzzet Derveze, et-Tefsîru’l-Hadis, Mısır, 1962, c. 1, s. 7).

Bu sebeple bizce günümüz müslüman aydınına düşen, onun “muhkem” âyetler üzerinde yoğunlaşması, bu âyetlerde bize sunulan öğretilerden hareketle, İslâm’ı ahlâk merkezli bir toplum projesi, bir hayat tarzı, bir dünya görüşü olarak insanlığa sunmaya çalışmasıdır. Böyle yapılmayıp da âdeta Kur’an’ı entelektüel tatmin aracı olarak gören bir yaklaşımla “müteşâbihât”a ağırlık verilir, esas üzerinde durulması gereken “muhkemât” ikinci plana itilirse, tarihte başımıza gelenleri tekrar yaşamamız kaçınılmaz olur. “Müslüman bir delikten iki defa sokulmaz.” (Bir defa işlediği hatayı tekrar işlememelidir) kuralı uyarınca, geçmişteki hatalara düşmekten sakınarak, insanlığa İslâm’ın mesajını sunma yolunda bıkıp usanmadan hummalı bir çaba içerisinde olmamız gerektiğini söylemeye bilmem gerek var mı?

Kur’an’da müteşâbihatın varlığı, yaratılmışlarla Yaratıcı arasındaki diyalogun getirdiği bir zorunluluktur ve Allah kendisi hakkında bilgi verirken bizim dilimizi kullanmayı irâde etmiştir. Bizim dilimizi kullanınca birtakım istifhamlar kafada oluşuyor: “Eli var” denilince, acaba nasıldır, bizimki gibi mi? diye sorular akla gelebiliyor. Mesel⠓Rahmân arş’a istivâ ett(20/Tâhâ, 5). Buradaki harfî anlamı: “Allah tahta kuruldu”dur. Kur’an’ın indiği dönemde gücün sembolü kraldı. En güçlü insan o zaman kraldı; tahtı olur, kralın yardımcıları olur, ne derse aynen yapılır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, gücü bu şekil bir benzetme ile sembolize ediyor. Yani Kur’ân-ı Kerim’e göre Melik, Mâlik ve Melik-i yevmi’d-din olan Allah’ın melekleri vardır. Burada gerçekten bir taht var, Allah da bu tahta kuruluyor anlamı verilmesi gerekmez. Gerçekte ne taht, ne de kurulma vardır. Sadece burada Allah’ın hâkimiyeti sembollerle anlatılmaktadır. Bu şekilde anlamamız gerekmektedir.

“Yedullahi fevka eydîhim” (48/Fetih, 10) âyetinde, yani “Allah’ın te’yîdi, yardımı onlarla beraberdir” anlamı vermek daha doğru olur. Yoksa, ortada bir el olup da Allah’ın elinin de elimiz üzerinde bulunması anlamı gerekmez. Bu da sembolik anlatımdır. Onun için dil felsefesini ilgilendirmesi bu yüzdendir. Arap dili bu tür kullanışa çok yatkındır. Belki de Arapça bu iş için seçildi. Diller içerisinde sembolik anlatıma en yatkın dillerden bir tanesi Arapçadır. O yüzden konuyu daha fazla deşeleyebilmek için Arap dilinin de çok ileri düzeyde bilinmesi, buna ilâveten dil felsefesi ve diğer benzeri disiplinlerde de belli bir düzeyde bulunulması gerekir. Allah, hâşâ âcizlikten değil; bize kendisini bizim dilimizle anlatmak istediği için bu dili, müteşâbihleri kullanıyor. Biz bu konunun, problemin farkında olursak o zaman Kur’an’ın genel ilkeleri ışığında “Leyse kemislihî şey’un” (42/Şûrâ, 11) âyetinde olduğu gibi; O hiçbir şeye benzemeyeceği veya İhlâs Sûresinde olduğu gibi, O birdir, tektir, O doğmamıştır, baba da değildir, ihtiyacı yoktur, herhangi bir şeye benzemez. Bu genel çerçeve içinde değerlendirir, konunun dille ilgili olduğunu da bilirsek, problemi bir ölçüde atlatmış oluruz. “Allah’ın eşi, benzeri yoktur” genel ilkesinden hareketle müteşâbihleri bir anlamda dil felsefesi ve dille ilgili izahlarla anlayabiliriz. Ama kastedildiği te’vil’i, yani nihâî yorumu “gerçekten Allah’ın zâtı nasıl bir şeydir? gibi soruların cevabını bulmak, hiçbir zaman insan için, insan aklı için mümkün olmayacaktır. Çünkü ontolojik varlık düzeyleri farklı olduğu için, hiçbir zaman cevap bulabilmek mümkün olmayacaktır. (3)

Muhkem ve müteşâbih konusu, İslâm tarihi boyunca çeşitli disiplinlerin, özellikle de Kur’an ilimlerinin temel bir problemi olarak ortaya çıkmıştır. Konunun çeşitli meselelerle olan yakın irtibatı ve bu sebeple de birçok İslâmî disiplinle (tefsir, kelâm, fıkıh gibi) temas halinde bulunması, konuyla ilgili geniş bir literatürün de varlığını mümkün kılmış ve kılmaya da devam etmektedir. Bununla birlikte gerek metodik, gerekse düşünsel bir netlik ve arınmanın oluşturulamaması sonucu klasik dönemden itibaren devralınan mirasta konuyla ilgili geliştirilen açıklama ve tahliller diğer Kur’an ilimleri problemleri gibi, tam vuzûha kavuşturulamamış; bundan da öte barındırdığı tutarsızlıklarla birlikte Kur’an mesajının anlaşılması konusunda olumsuz bir etkiye de zemin hazırlamıştır. Bu nedenle gerek usûl konusunda ve gerekse o usûle dayanılarak geliştirilen “ilimler” ve “düşünceler” konusunda eleştirel bir tutum içerisinde; yalnızca vahyin dokunulmaz ve tek ölçü olduğu bilincinden hareketle problemi yeniden ele almak ve çözümüne çalışmak, muhkem ve müteşâbih konusuna getirilen yeni yaklaşımlara katkıda bulunmak gereği hâsıl olmaktadır.

Müteşâbih kelimesinin kökeninde “benzeme” ve “şüphelenme” anlamları vardır. Nitekim “şüphe”, “şibh” ve “şebih” bu anlamlara gelmektedir. Kelimenin asıl mânâsını “benzeme”ye indirgemek mümkün görülmektedir. Zira “şüphelenmek”, “kuşkuya düşmek”, “benzeme” olayının sonucunda ortaya çıkan bir hâdise olarak kendini belli etmektedir. Zaten “teşâbehe” fiilinin de biri, “iki şeyin birbirine benzemesi”, diğeri de “iki şeyin birbirine benzemesinden dolayı ayırt edilemeyip o iki şeyin birbirine karıştırılması” olmak üzere iki anlamı vardır. O halde müteşâbih “birbirine benzeyen/benzeşen” anlamına gelmektedir. Ama şunu da kaydetmek gerekir ki, bu benzeşmede benzeşenleri birbirine karıştırma ve bunun sonucunda bir kapalılığın ve şüphenin ortaya çıkması anlamı da kendini gösterebilmektedir (Râgıb el-İsfehânî, Müfredat, s. 443; İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, c. 13, s. 503 vd.).

Kur’an’da Muhkem ve Müteşâbih: Kur’ân-ı Kerim, 47/Muhammed, 20. âyette “muhkem bir sûre” deyimini kullanmakta ve bunun gerek lafzen ve gerekse mânâ olarak “verilmek istenenin” ve “amaçlananın” hilâfına olabilecek bir duruma “engel olunmuş” bir bildirim olduğuna dikkat çekilmektedir. Yani, ortaya konmuş, indirilmiş bir sûre, gerek lafız, gerekse mânâ yönünden öyle sağlam ve kesindir ki, sağa-sola çekilmesine, üzerine ekleme ve çıkarma yapılarak oynanmasına, başka taraflara yönlendirilmesine mâni olunmuştur. “İman edenler ‘(savaş hakkında) bir sûre indirilmeli değil miydi?’ derler. Fakat muhkem bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların sana ölümden bayılıp düşen kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün. Onlara ölüm gerekir.” (47/Muhammed, 20). Bir başka yerde ise Allah Teâlâ, âyetlerini şeytanın atmalarına karşı muhkem kıldığını (şeytanın “atmalarıyla” İlâhî mesaja sızmasına, onları bulandırmasına engel olduğunu) bildirmekte (22/Hacc, 52); Hûd Sûresinde ise Kitab’ın tamamının muhkem olduğu ortaya konulmaktadır: Elif, Lâm, Râ. (Bu,) Bir Kitaptır ki, hikmet sahibi, herşeyden haberi olan (Allah) tarafından âyetleri muhkem kılınmış (uhkimet) ve güzelce açıklanmıştır.” (11/Hud, 1). O halde Kur’ân-ı Kerim’in tüm âyetleri muhkemdir. Bu demektir ki Kur’an âyetleri, gerek lafzen, gerekse anlam olarak onları yıkmaya çalışacak, aslını tahrif edip ortadan kaldıracak her türlü dış etkiye engel olucu bir yapı arzetmektedir. Bu, Kur’ân âyetlerini lafız ve mânâ yönünden “yerinden oynatmaya” teşebbüs edilemeyeceği anlamına gelmektedir. Bu denenebilir. Fakat bu deneme yalnızca bireysel planda kalacak ve Kur’an’ın aslına nüfuz edip onun kesinliğine ve sağlamlığına halel getiremeyecektir. Bu muhkem Kitab’ın nûrunu örtmeye çalışanlar olabilecek; ama, onun ışığını tâkip ederek kendisine ulaşan kimse onun ilk dönem parlaklığından hiçbir şey kaybetmediğini görecektir.

Müteşâbih kavramına gelince, bu kavram, muhkem kavramına göre daha sık kullanılmakla birlikte ve Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde “benzeşmek/benzer gelmek” ve “benzeşen/benzeyen” anlamlarında kullanılmaktadır. “Yâ Mûsâ! Rabbine duâ et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, zira o, bizce karıştı (Başka ineklere benzer oldu, ‘teşâbehe’). Biz, inşâallah emredileni yapmaya yol buluruz’ dediler.” (2/Bakara, 70). Dikkat edilirse burada benzeşmeden kaynaklanan bir ayırt edememe zorluğu da kendisini hissettirmektedir. Ama, bu zorluğun temeli “benzeşme”dir. Dolayısıyla kelime “benzeşme/benzeme” anlamına sahiptir. Diğer bir âyette: “Bilmeyenler dediler ki: ‘Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mûcize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri (akılları) birbirine benzedi (teşâbehet). Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.” (2/Bakara, 118)

Kur’an’ın bir yerinde ise Kitab’ın tamamının müteşâbih olduğu ifâde edilmektedir: "Allah, sözün en güzelini müteşâbih, ikişerli bir kitap halinde indirdi." (39/Zümer, 23). Burada da Allah Teâlâ’nın Kur’an’ın tamamının mâhiyet itibarıyla birbirine benzediğini; arada zıtlığın, ilişkisizliğin ve tutarsızlığın bulunmadığını; vahyin tamamının aynı kaynaktan geldiğini ifâde etmekte olduğu görülmektedir.

O halde, yukarıdaki âyetlerden anlaşıldığı gibi Kur’an’ın bütünü hem muhkem, hem de müteşâbih bir Kitaptır. Yani bir bütün olarak Kur’an’ın hem muhkem olma, hem de müteşâbih olma gibi iki vasfı bulunmaktadır. Fakat öte yandan 3/Âl-i İmrân, 7. âyeti Kitab’ın âyetlerini muhkem ve müteşâbih olmak üzere iki kısma ayırmaktadır.

Şimdi muhkem ve müteşâbih kavramlarını barındıran temel âyete geçebiliriz: “Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde râsih olanlar (derinleşenler) ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7)

 

Anahtar Bir Kavram Olarak Te’vil: Buradaki muhkem ve müteşâbih kavramlarıyla ilgili klasik kaynaklarda pek çok yorum yapılmıştır. Buna rağmen, yer yer birbiriyle çelişen veya birbirinin tekrarı durumundaki bu yorumlar, konuya tam bir netlik kazandıramamıştır. Konunun netliğe kavuşturulmasının kanaatimizce “te’vil” kelimesinin aydınlatılması ve doğru anlaşılmasıyla yakın ilgisi vardır.

Te’vil kelimesi süreç içerisinde “anlamak/yorumlamak” ve “lafzı, başka bir mânâya delâlet ettiğine dâir bir delilden dolayı, asıl mânâsından, gerektirmediği bir mânâya hamletmektir” şeklinde de anlaşılmış olsa da, ilk dönem lügat kitaplarında bu kelimeye “âkıbet” mânâsı verilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’deki kullanımında da te’vil kelimesinin bu çerçeveye oturmuş olduğu görülmektedir.

Kur’an’da te’vil kelimesi 17 yerde kullanılmaktadır ve “işlerin âkıbeti”, “varacağı yeri” mânâsına gelmektedir. Nitekim Yûsuf Sûresinde Yusuf’a rüyada görülenlerin te’vilinin (te’vîlu’l-ehâdîs) öğretildiğinden bahsedilmesi (12/Yûsuff, 6), ona rüyada görülen şeylerin “âkıbetinin ne olacağını” kestirmenin ve o görülen şeylerin “gelecekte yaşanacak vâkıa olarak” neye tekabül edeceğini bilmenin öğretilmesi demektir. Zaten yine aynı sûrede anlatılan kralın bir rüya görmesi ve bunu Yusuf’un te’vil etmesi olayı da bu görüşü açıkça ortaya koymaktadır. Kral bir rüya görmüştür (12/Yusuf, 43). Ve kimse bu rüyayı te’vil edememiş (12/44), dolayısıyla te’vil etme işi Yusuf’a bırakılmıştır (12/45). Yusuf da bu rüyayı te’vil etmiş, onun âkıbetini bildirmiş, yani o rüyada görülenlerin ileride nasıl gerçekleşeceğini ve bu gerçekleşecek olanın nasıl olacağını onlara bildirerek tedbir almalarını söylemiştir (12/46-48).

Kehf Sûresinde ise Mûsâ (a.s.) ile “Allah’ın katından rahmet verdiği ve bir ilim öğrettiği kullarından bir kul”un kıssası anlatılmaktadır. Bu kıssada o “kul”un birtakım olayları gerçekleştirdiği anlatılmakta ve Hz. Mûsâ’nın bu yapılan işleri anlamlandıramadığından, şaşkına döndüğünden bahsedilmektedir (18/Kehf, 65-77). Tüm yaşanan olaylardan sonra Hz. Mûsâ’nın sözel bir müdâhalede bulunmasının (18/77) ardından o “kul”un şöyle dediğine şâhit olunmaktadır: “İşte, dedi; bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin te’vilini haber vereceğim.” (18/Kehf, 78). Âyetlerin devamına bakıldığında o kulun te’vilini haber verdiği şeylerin gelecekte olacak olan hâdiselerle ilgili olduğu görülmektedir. Âyetler o kulun yaptığı işlerin ileride ne gibi bir sonuçla, âkıbetle bağlantılı olduğunu ortaya koyup anlattıktan sonra şöyle demektedir: “İşte senin sabredemediğin şeylerin te’vili (âkıbeti) budur.” (18/Kehf, 82). Görüldüğü gibi bu sûredeki te’vil kavramının da gelecekle ve gelecekteki âkıbet ve sonuçla yakın bir irtibâtı vardır.

4/Nisâ 59 ve 17/İsrâ, 35. âyetlerde de en güzel te’vilin (ahsenu te’vîlâ), yani en güzel âkıbet ve sonucun müslümanların olacağı kaydedilmektedir. 10/Yûnus 39. âyette ise inanmayanların “bilgisini kavrayamadıkları ve te’vili kendilerine gelmemiş olan şey”i yalanladıkları bildirilmektedir. Burada da inanmayanların Kur’an’ın bildirdiklerini (ilmi) yalanladıkları, bu bilgiyi kavramadıkları ve bundan da öte, bilgisi bildirilen şeylerin sonucu, gerçekleşmesi (te’vili) oluşmadığı halde, o kimselerin bunu yalanlamış olduğu ifâde edilmektedir ki, yine te’vili ile ileriye dönük, ileride sonuç bulacak şeyler arasındaki yakın alâka göze çarpmaktadır.

O halde, bu âyet-i kerimede iki olgudan söz edilmemektedir:

1. Bilgisi kavranılmayan şey, yani İlâhî bildirimler, âyetler,

2. Te’vili gelmeyen şey, yani İlâhî bildirimlerin âkıbeti, sonucu ile ilgili şeyler.

Gerek te’vil kavramına, gerekse te’vilin müteşâbih âyetlerle ilgisine doğrudan açıklık getirecek bir başka âyet ise şöyledir: “Gerçekten onlara bilgiye göre açıkladığımız, iman eden bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik. İlle onun te’vilini mi gözetiyorlar? Onun te’vili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki şefaat etsinler, yahut tekrar geri dönmemiz mümkün mü ki, yaptıklarımızdan başkasını yapalım?’ Onlar kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler, kendilerinden saptı.” (7/A’râf, 52-53). Görüldüğü gibi âyette Kitap unsuru ile te’vil unsuru ayrı ayrı zikredilmektedir. Âyet, bir bütün olarak ele alındığında te’vil ile Kitap’ta bildirilenlerin ya da Kitap ile bildirilen bazı bilgilerin kıyâmet gününde açığa çıkması olayını kasdettiği açıkça anlaşılmaktadır. Demek ki burada da te’vil kelimesi, verilen bilgilerin ileride gerçekleşmesi, sonuçlanması ve ortaya çıkmasıdır ki, bu da ancak kıyâmetle vuku bulacaktır. Zâten âyette bahsedilen iman etmeyenlerin te’vil geldiğindeki pişmanlıkları Kur’an’da kıyâmetin kopmasıyla ilgili diğer âyetlerde de bildirilmektedir.

Te’vil kavramının Kur’an’da herşeyin âkıbeti ve sonucu, şu anda belirtilen şeylerin gelecekte neye tekabül edeceği ve dahası “Kitab’ın te’vilinin” şu anda muhâtap olunan bazı İlâhî gerçeklerin ileride kıyâmetle birlikte aynen ortaya çıkıp kesinleşeceği olduğu anlaşıldıktan sonra, Âl-i İmrân, 7. âyete dönülebilir.

Yukarıda Kur’an’ın tümünün hem muhkem, hem de müteşâbih olduğu zikredilmişti. Oysa Âl-i İmrân, 7. âyette Kitab’ın bir kısmının muhkem, bir kısmının ise müteşâbih olduğu zikredilmektedir. Bu durum nasıl izah edilecektir? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, müteşâbih âyetlerin “anlaşılıp anlaşılmaması” sorunu ile hiçbir ilgisi sözkonusu değildir. Te’vil kelimesini “tefsir ve anlamın açıklanması” olarak anlayan kimi müfessirler Kur’an’daki müteşâbih âyetlerin anlaşılamayacağı üzerinde durmuşlardır ki, bu iki açıdan yanlış bir anlayıştır.

Birincisi, te’vil kavramına yanlış bir anlam verilmesi sebebiyle Kur’ânî bir kavramın yerinden edilmesi; ikincisi ise Kur’an’ın kendisini ısrarla “apaçık ve anlaşılır” (Bkz. 2/Bakara, 118; 6/En’âm, 52, 126; 16/Nahl, 89; 54/Necm, 17; 57/Hadîd, 9 vd.) diye ortaya koymasına rağmen, Kur’an’ın bir kısım âyetlerinin anlaşılamayacağı iddiâsında ve zannında bulunulması nedeniyledir. O halde Kur’an’ın tamamı açık ve anlaşılır; yani muhkem kavramıyla irtibatlı olarak, lafzen ve mânen çarpıtılmaya, tahrif edilmeye ve sağa sola kaydırılmaya nihâî anlamda müsâit olmayan ve buna asla izin vermeyen bir Kitaptır. Kur’an’ın tamamının muhkem olması demek, böylece Kitab’ın tüm âyetlerinin lafzen ve mânen sağlam bir biçimde, açık ve kesin olarak yerli yerinde durması demektir ki, bu da onun anlaşılırlığı ile yakından alâkalıdır. Peki, bu durumda Kur’an’ın bir kısım âyetlerinin muhkem, bir kısmının ise müteşâbih olduğu gerçeği nereye oturacaktır? Burada hemen şunu kaydetmek gerekir ki, Kur’an’ın tamamı muhkem/apaçık anlaşılır olmakla birlikte, bazı muhkem âyetlerin gaybî boyutla bir ilişkisi sözkonusudur.

İşte gayble ilgili “bazı” muhkem âyetler, anlaşıldığı kadarıyla müteşâbih olarak zikredilmektedir. Yani bir âyet, aynı zamanda hem muhkem, hem de müteşâbih olabilmektedir. Ama muhkem bir âyetin müteşâbih olması için gaybî bir boyutunun da olması gerekmektedir. Zira müteşâbih deyimi bir şey hakkında duyuların veri elde edememesi, yani gayb alanıyla ilgili olması sebebiyle ve o konuda kesin bir bilgiye sahip olamama sonucu o şey hakkındaki düşünce ve yorumların benzer olması ve neyin kesin doğru olduğunun bilinememesi dolayısıyladır. Başka bir ifâdeyle müteşâbih kelimesi, gaybî gerçeklere -kisin bilgimizin olmaması sonucu- zihnimizde bazı benzerlikler kurmamızı ifâde etmektedir. Bununla birlikte şunu da söylemek gereikir ki, muhkem âyetlerin gaybla ilgili olanların tümü müteşâbih kapsamına girmemektedir. Bunun böyle olması te'vil kavramının anlamıyla irtibatlıdır. Gerek Kur'an'ın diğer âyetlerinde, gerekse Âl-i İmrân, 7. âyetteki te'vil kavramının gelecekle ilgili bir içeriğinin olması, yani "gelecekte vâki olacak bir âkıbet ve sonuç"la ilişkilenmesi açıkça müteşâbihin gelecekle alâkalı olmasını gerekli kılmaktadır. Müteşâbih, muhkem âyetlerin gaybla ilgili boyutlarıdır ama, bu gaybî boyut da ileride sonuçlanacak ve gerçekleşecek bir yön taşımaktadır. Bu durumda, te'vil kavramından hareketle müteşâbihâtı, sonucu/âkıbeti ileride (kıyâmet gününde) açığa çıkacak ve gerçekleşecek olan âyetler olarak gerekecektir. Zâten Kur'ân-ı Kerim, "Kitab'ın te'vilinin gelmesini", Kitab'ın önceden bildirdiklerinin kıyâmet gününde açıkça ortaya çıkması şeklinde tanımlamaktadır (7/A'râf, 52-53). O halde müteşâbihât, Allah'ın kısmen bilgisini verdiği, ama tamamıyla kuşatamadığımız kıyâmet günü, cennet, cehennem ve bunların ahvâline dâir ileride vukuu gerçekleşip âkıbeti ortaya çıkacak âyetleri kapsamaktadır. Nitekim el-İsfehânî, müteşâbihâta giren konular arasında kıyâmet gününün niteliklerini zikretmiş, bunun nedeni olarak da "duyuların bu nitelikleri tasavvur etmedeki çâresizliği"ni kaydetmiştir (Râgıb el-İsfehânî, a. g. e. s. 44). Yine, birtakım eksiklikler ve bulanıklık taşısa da vaad ve vaid (cennet ve cehennem) ile kıyâmet âyetlerini müteşâbihât kapsamında değerlendiren görüşlere İslâm tarihinde rastlanılmaktadır (Reşid Rızâ, Tefsiru'l-Menâr, c. 3, s. 164, Beyrut, tarihsiz).

Durum böyle olunca Âl-i İmrân, 7. âyette niçin müteşâbihâtın te'vilinin peşine düşmenin kınandığı ve niçin bu tutumun "kalplerinde eğrilik olanlar"ın tutumu olarak zikredildiği de anlaşılmış olmaktadır. Çünkü müteşâbihâtın te'vilini insan, bu sınırlı idrâkiyle bilememektedir. Onun te'vilini (nasıl sonuçlanacağını ve âkıbetini) ancak Allah bilebilir. O halde mü'minlere düşecek olan, müteşâbih âyetlerde bildirilen hakikatlerin âkıbetini bilmeseler de, hepsine birden iman etmiş olmaktır. Zira gerçek mü'min, gelecekteki vuku bulacak olayları tümüyle görmese ve bilmese de sırf "Allah'tan indirildiği" için ona iman edendir. İşte bundan dolayı âyette "ilimde râsih olanlar ise, 'o kitaba inandık, onun tamamı Allah katındandır' derler" buyrulmaktadır.

Konuyla ilgili bir başka tartışma da Âl-i İmrân, 7. âyetteki "durak"ın "lafza-i celâl"de mi, yoksa "el-ılm"de mi olacağı tartışmasıdır. "Te'vil" kelimesinin "tefsir" ve "mânânın açıklanması" olarak anlaşılması sonucu ortaya çıktığını düşündüğümüz bu tartışmanın müteşâbihâtın anlaşılıp anlaşılamayacağı tartışmasıyla da yakın bir ilişkisi vardır. Selefin büyük çoğunluğu, durağın lafza-i celâl üzerinde olması gerektiği (yani te'vili yalnızca Allah bilir, başkası değil) ve âyetin sonrasının ayrı bir cümle olduğu görüşündedirler. İbn Abbas, Ubeyy ve İbn Mes'ud'dan rivâyet edilen kıraat budur. Durağın "ve'r-râsihûne fi'l-ılm"deki "ılm" üzerinde olacağını söyleyenler (yani te'vili Allah ve ilimde râsih olanlar bilir); Mücâhid'den nakledilen rivâyete dayanmaktadırlar. Mücâhid'den başka, seleften bazılarının da bu görüşte olduğunu nakledenler var ise de, büyük çoğunluğun aksi görüşte olduğunu kabul etmeyen yoktur (M. Said Şimşek, Kur'an'da İki Mesele, s. 43).

Te'vil kelimesinin sonraki dönemlerde tefsir ve mânânın açıklanması olarak anlaşılması Kur'an'da "anlaşılmaz" âyetlerin varlığı problemini ortaya çıkarmış ve bu nedenle buna karşı çıkan ulemâ, durağı "el-ılm" kelimesine alarak "müteşâbihin yorumunun ve anlaşılmasının" ilimde râsih olanlar tarafından gerçekleştirilebileceğini ortaya koymaya çalışmışlardır. Bizce bu bir zorlamadır. Zira te'vili, yani âkıbeti Allah'tan başka kimse bilmemektedir. Zâten te'vilin tefsir ve anlaşılmayla ilgili olmadığı bilindiğinde böyle bir zorlamaya da gerek kalmayacaktır. O halde mânâya uygun olarak durağın "Allah" lafzında olması gerekmektedir. Zira gaybı yalnız O bilebilir.

Sonuç olarak denilebilir ki, Kur'ân-ı Kerim bütün âyetleriyle muhkem bir kitaptır. Kitabın muhkem olması lafzen ve mânen nihâî anlamda kendisine karşı herhangi bir dahlin, çarpıtmanın, tahrifin olamayacağı ve bu yüzden de Kitab'ın tümünün açık ve anlaşılır olduğu, kesin bir hüküm taşıdığı anlamına gelmektedir. Bu böyle olmakla birlikte muhkem âyetlerin gelecekle ilgili gaybî boyut taşımaları (kıyâmet gününün zamanı ve nitelikleri, cennet-cehennem ve bunların tam olarak keyfiyetleri gibi) insan idrâkinin bunları kavrayamaması nedeniyle bu âyetleri müteşâbihât kapsamına sokmaktadır. Müteşâbihâtın konusuna Allah'ın zâtı ve sıfatları ile Allah'ın eli, yüzü, istivâ etmesi gibi ifâdeleri sokmak doğru bir yaklaşım olarak görülmemektedir. Zira Allah'ın bu tür ifâdelerle nitelendirilmesi tamamen mecâzî ifâdeler olup hakiki mânâyla bir ilgisi sözkonusu olamaz. O halde bunlar mecazlı ifâdeler olup müteşâbih değildirler. Müteşâbihâtın konusunu tâyin etmede te'vil kavramı anahtar bir rol üstlenmektedir. Te'vil bir şeyin âkıbeti, sonucu ileride/gelecekte nasıl gerçekleşeceği ve neye tekabül edeceği gibi mânâlara geldiğinden müteşâbihâtın ileride gerçekleşecek ve sonuçlanacak esaslı bir yönünün olması gerekmektedir. Bu da genel olarak bu dünya hayatından sonraki dönemle ilgili âyetlere karşılık gelmektedir. (4)

 

Müteşâbihler: Kur’ân’ın üslubu, önceki mukaddes kitaplarda olduğu gibi, teknik ve teknolojik bilgilendirmeden kesinlikle uzaktır. Kitabın, asıl amacı bazı belirlemeler yapmak olsa da, önce, toplumu gösterilen hedefe hazırlamak için bu uyaran sözleri kullanması gerekmektedir. Kur’ân, bunları; benzer, ayrıntılı, güzel ve benzeşen diye nitelemektedir;

“Bir âyetin yerine benzerini getirmeden...” (2/Bakara, 106)

“Sonra ayrıntılandırılmıştır.” (11/Hûd, 1)

“En güzeline uyun. (39/Zümer, 55)

‘Diğerleri benzeşenlerdir’ (3/Âl-i İmrân, 7)

Kur’ân’daki ikinci söz türü ise belirleyenlerdir (39/Zümer, 23). Belirleyen sözler, daha önce hakkında ayrıntı verilen konularda, son noktayı kor. Uyaran sözlerle eğitilen ruhlara, nihâî maksadı anlatır, asıl amacı belirler. İyi ya da kötü olduğu daha önce uyaran sözlerle anlatılan bir şeyin helâl mi, haram mı olduğu hükmünü verir. Bizce, Kur’ân-ı Kerimin, ikili anlatışlı (mesânî) sözler diye bahis açtığı durum budur. Mesânî teriminin kullanıldığı âyet Zümer sûresindedir; “... mesânî bir kitap halinde indirdi.” (39/Zümer, 23)

Meselâ içki hakkında inen ilk âyetler, onu kesin bir dille yasaklamaz. Çünkü bunlar uyaran sözlerdir. Fakat Kur’ân, içkinin zararlarını ayrıntılı olarak anlattıktan sonra, belirleyen sözünü söyler. O konuda son hükmünü verir. İşte, bir konudaki nihâî maksadı belirleyen bu söz türü, Kur’ân’ın kendi nitelemesiyle; en güzel, daha hayırlı ve ana diye adlandırılır; “Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun” (39/Zümer, 55). “Bir âyetin daha iyisini...” (2/Bakara, 106). “Ondandır muhkem âyetler -ki onlar kitabın anasıdır-” (3/Âl-i İmrân, 7)

 

Müteşâbih Âyetler

Klasik dönemdeki bilimsel tefsir yanlısı yorumcuların gizli (bâtınî) dedikleri bu ikinci anlama, bilimsel tefsir yanlısı çağdaş yorumcular, mecâzî, remzî, işârî veya lâzımî de demektedirler. Şeyh Tantâvî Cevherî, Muhammed b. Ahmed el-İskenderâni, Şeyh Abdurrahman el-Kevâkibî ve Mustafa Sadık er-Râfii bu hareketin öncüleridir. Doktor Abdulaziz İsmail, Muhammed Ahmed el-Gamrâvî ve Haluk Nurbâki gibi, Tıb, Fizik ve Kimya alanlarında ihtisaslaşmış daha pek çoğu da vardır. Onlar, insanın ve kâinatın yaratılması ve mahiyeti hakkındaki ilmin en son buluş ve icatlarının, zaten Kur’ân’da mevcut olduğu, fakat gizli bir şekilde ifade edildiği inancındadırlar. İşte bu gizliliğin tefsir ve yorumlarla açıklanması gerektiğini öne sürerler (Fethullah Han, Kur’ân ve Kâinat Âyetleri, İstanbu1, 1998).

Bilimsel tefsir yanlısı çağdaş yorumcuların çok kullandığı, gizli, mecazî, remzî, işârî ve lâzımî kelimeleri –yüklenilen bu anlamlarıyla- Kur’ân’da bulunmaz. Ancak kimi açık sözlü yorumcular, bilimsel anlam yüklenebilecek âyetlerin aslında, Kur’ânın müteşâbihler diye nitelediği sözler olduğunu açıkça belirtirler (Cemâleddin el-Kâsımî, Tefsir İlminin Temel Meseleleri, İz Y., İstanbul, 1990, S. 286. Dr. Muhammed Şehrur, el-Kitab ve’l-Kur’an -Kırâe Muâsıra-. (Türkçe Özeti: Mustafa Ünver, Lügavî Kuran Okumaları, Sidre Y., Samsun 2001). İşte bu son terim Kur’ân’da şöyle geçmektedir; “Ondandır muhkem âyetler -ki onlar kitabın anasıdır- ve diğerleri müteşâbihlerdir...” (3/Âl-i İmrân, 7)

Şimdi bu kelimenin Türkçeye nasıl çevrildiğine bakalım. Âyette geçen müteşâbih kelimesine bir çok mealde, anlam verilmez. Bazılarında ise yakın olduğu düşünülen bir mânâ parantez içine alınır. Bir kısmında da, metnin dışında uzunca açıklamalar yapılır. Müteşâbih kelimesi için yapılan bütün bu tercihleri, şu dört grupta mütâlaa edebiliriz:

Müteşâbih âyetler, lafız ve anlam yönünden bir başkasına benzediği için anlamları ortaya çıkarılmada zorluk çekilen âyetlerdir.

Müteşâbih âyetler, her biri murat olunabilecek gibi görünmekte birbirlerine benzediği için, çeşitli anlamlara ihtimalli olan, birkaç şekilde tefsir edilebilen âyetlerdir.

Müteşâbih âyetler, ince mecâzî mânâları olan istiâre yoluyla işaret edilen anlamı yansıtan âyetlerdir.

Müteşâbih âyetler, mânâsı tam olarak anlaşılması mümkün görülmeyen, hiçbir şey anlaşılmayan veya mânâsı akla aykırı olduğu için iradesi mümkün olmayan âyetlerdir.

“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde râsih olanlar (derinleşenler) ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7)

Şimdi bu âyet üzerinde biraz düşünelim. Burada kast edilen kitap Kur’ân mıdır? Eğer Kur’ân ise, Peygambere inişinden önceki, Allah katında korunan durumu mu, yoksa Mushaf haline gelişinden sonraki hali mi kast edilmiştir? İkinci durumda; sadece Kur’ân kast edilmiş olur. Birinci durumda ise levh-i mahfuz kast edilmiş olur ki bu anlam Kur’ân’la birlikte Tevrat ve İncil gibi diğer mukaddes kitapları da kapsamış olur. Ayrıca kitap terimi bu  âyette iki defa geçmektedir. Bunlar, iki ayrı kitap mıdır, yoksa tek kitap mıdır?

Bir başka soru da şudur. Kur’ân bir çok âyetten bahseder. Varlıkların olağan ve olağandışı seyirlerine âyet der. Bu durumda yer ve gökte ne varsa hepsi birer âyettir. Bir de Peygamberlere indirilen sözlere âyet der. Kur’ân, üçüncü tür âyetten daha söz eder. Bunun mâhiyetini ancak Allah ve peygamberler bilir. Hz. Peygambere, semâvî bir yerdeki el-Mescidu’l-Aksâ’da gösterilen âyetler böyledir. Acaba muhkem ve müteşâbihlik bu âyetlerin hangisindedir?

Tabii cevaplandırılması gereken en önemli soru da, Müteşâbih’in ne olduğudur? Muhkem ve müteşâbih zıt anlamlı mıdırlar? Yoksa bu ikisi, birbirini kısmen kapsayan kelimeler midir? Yani muhkem bir âyet aynı zamanda müteşâbih de olabilir mi? Yoksa muhkem olmayan her âyet ya da bazı âyetler mi müteşâbihtir? Kitabın ne kadarı müteşâbihtir? Kitabın bir kısmı mı yaksa tamamı mı muhkem ve müteşâbih biçiminde iki kategori oluşturuyor? Başka bir ifade ile, kitapta bu ayrıma sokulamayacak âyetler var mıdır? Her iki durumda da Kur’ân’ın ne kadarı muhkem, ne kadarı müteşâbihtir?

Muhkem ve müteşâbihe bağlı olan bir başka soru daha cevap beklemektedir. Kur’ân-ı Kerîm kendisini ‘Hakîm’ bir kitap olarak tanıtır. Bu kelime muhkemle aynı köktendir. Yani Kurân, sadece âyetlerinin bir kısmına değil, bir anlamda tamamına muhkem demektedir. Kaldı ki Hûd sûresinde de âyetlerinin tamamı muhkem bir kitaptan bahis açılmaktadır. “İşte bu sana okuduğumuz, o âyetlerden ve o hakîm Zikirdendir.” (3/Âl-i İmrân, 58). Ayrıca bkz; 10/Yunus, 1; 36/Yâsin, 1-2. “Elif-lâm-râ, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır.” (11/Hûd, 1). “Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, hikmetli (el-Hakîm) Kitabın âyetleridir.” (10/Yunus, 1)

Bununla birlikte Zümer Sûresinde Peygambere indirilen kitabın tümünün müteşâbih olduğu söylenmektedir: “Allah, sözün en güzelini müteşâbih ikişerli bir kitap halinde indirmiştir.” (39/Zümer, 23)

Şimdi, tamamı muhkem olan kitap hangisidir? Eğer Kur’ân ise, tamamı müteşâbih olan kitap hangisidir? Kur’ân’ın tamamı muhkem midir, müteşâbih midir? Yoksa hem muhkem, hem de müteşâbih midir? Eğer tamamı muhkem ise müteşâbihten, şâyet tamamı müteşâbih ise muhkemden söz edilebilir mi?

Yukarıdaki âyette cevap isteyen bir soru da şudur. Alimler müteşâbihlerin tevilini bilir mi? Müteşâbihlerin tevilini Allah bilir. Fakat acaba ilimde derinleşenler de bilirler mi? Bu açık değildir. Eğer bilirlerse, bu âyetlerin anlam ve sayıları üzerinde ittifak edebiliyorlar mı? Böyle bir ittifak yoksa, o bilmenin sıhhati nasıl anlaşılacak? Doğruluğundan nasıl emin olacağız? Ayrıca, üzerinde derinleşme yapılan ilimdir. Kast edilen dinî (naklî) ilimler mi, yoksa fizîkî (aklî) bilimler midir? Peygamberin yaşadığı asırda sözü edilen ilim ne olabilir? Buradaki ilimden maksat, vahye dayalı ilimler midir? Yoksa fizîkî bilimler midir? Yahut her ikisi de kast edilmiş olabilir mi?

Âyette, dikkat edilmesi gereken bir husus da; kalplerinde eğrilik bulunanların kimler olduğudur. Gerçekten inanmayanlar, münâfıklar veya kitap ehli midir bunlar? İlgili âyette, onların Hz. Muhammed’i izlemeyen kimselerden olduğu açık değildir. O zaman sahâbeden midir? Peygamber henüz hayatta iken onu izleyen kimseler arasında eğri kalpliler var mıdır? Ya da onlar ileride ashâbın arasından, yolundan ayrılacak kimselerden midirler? Yoksa bu sözün muhatabı bütün insanlar mıdır?

Âyetle ilgili olarak, akla gelebilecek muhtemel bir soru da şudur. Eğer müteşâbih âyetleri de Allah indirdi ise, onları izlemek neden fitne aramakla eşitlensin ki? Bu âyetler birkaç mânâya ihtimalli, yahut kapalı ve anlamak zor ise, kötülük aramayan kimseler de farkına varmadan fitneye düşmezler mi? Bu durum; insana gücünün yetmediği şeyin yüklenmiş olması anlamına gelmez mi? Şimdi, bu soruların cevaplarını ilgili âyete yakından bakarak arayalım.

Kitabın Anası: “Sana kitabı indiren O’dur.” Kur’ân, mâhiyetleri itibarıyla iki tür kitaptan söz eder. Bunlardan biri indirilen kitaplar, diğeri korunan kitaptır. İndirilen kitaplar, her peygambere kendi diliyle indirilen kitaplardır; “Ondan önce önder ve rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı vardır.” (46/Ahkaf, 12). “Bu da Arap diliyle indirilmiş doğrulayan kitaptır.” (43/Zuhruf, 3-4)

Korunan kitap ise, peygamberlere indirilen bütün kitapların anasıdır. Kur’ân da onda saklanmaktadır. O bir anlamda Allah’ın bilgisi ve takdiridir. Ona, ancak arındırılanlar dokunabilir, korunmaktadır, gizlidir ve ana bir kitaptır;

“O, katımızdaki ana Kitaptadır.” (85/Burûc, 21-22)

“Levh-i Mahfuzdadır.” (56/Vâkıa, 77-78)

“Titizlikle saklanan bir kitaptadır.” (10/Yûnus, 61)

“...Ondan daha küçüğü de daha büyüğü de Rabbından gizli kalmaz; tümü apaçık bir kitaptadır.” (10/Yûnus, 61)

Şimdi yedinci âyette anılan kitap bunların hangisidir? İndirilen midir korunan mıdır? Ayrıca, âyette iki kitaptan söz edilmektedir. Bunlar aynı mıdır, birbirinden farklı mıdır? Kur’ân yorumcularının hemen hepsine göre yedinci âyette anılan kitapların her ikisi de aynıdır. Bu da elbette Kur’ân-ı Kerîmdir. Dolayısıyla muhkem de müteşâbih de onda aranmalıdır.

Bir başka görüşe göre de; her ikisi ile kast edilen aynı kitaptır. Fakat, o Kur’ân değil, onunla aynı kaynaktan olan Tevrat ve İncil’in asıllarıdır. Fitne aramak için söz konusu müteşâbihlerin ardına düşenler de Peygamberin arkadaşları değil, Kitap ehlinden eğri kalpli kimselerdir. Dolayısıyla yanlış yorumdan kaçınanlar da yine onların âlimleridir. (Bkz; Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri, İstanbul 1989, ilgili âyetin tefsîri.)

Kimi yorumculara göre ise; âyette ilk geçen kitap Kur’ân’dır. Fakat ikincisi, korunan kitaptır. Olay ve varlıkların meydana gelmesini sağlayan özel kararnamelerin bulunduğu ana yerdir (M. Hamîdullah, Le Saint Coran, Amana Corporation, 1989, ilgili âyetin dipnotu).

Eğer Kur’ân’ın parça parça indirildiği, Hz. Peygamber hayatta iken bir Mushaf olarak değil de aksine ilâhî vahiy biçiminde algılandığı, ancak Peygamberin vefatından yıllar sonra iki kapak arasında bir ciltte toplandığı düşünülürse; âyetteki her iki kitap kelimesinin de ‘Vahiy’ biçiminde anlaşılması da yanlış olmayacaktır. (Bkz; Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, Önsöz)

Aslına bakılırsa Kur’ân-ı Kerim, bütün bu kitapların aralarında bir fark görmez. Bu nedenle de çoğu zaman onları bir birinden ayırmadan kitap der. Bu durumda yedinci âyette kast edilen sadece Kur’ân değil; Tevrat, İncil ve Kur’ân gibi, indirilmiş bütün kitaplar olur.

Onda Muhkem Âyetler Vardır: Âyet kelimesi doğduğu dilde; alâmet, işâret, nişan, ipucu, emâre, elçilik, topluluk, yüksek bina, delil ve ibret anlamlarında kullanılmıştır. Sözcüğün Türkçe’mizde yaygın kullanılan anlamı ise mukaddes kitaplardaki, özellikle de Kur’ân’daki cümlelerdir. Kur'ân’a baktığımızda kelimenin şu anlamlarda kullanıldığını görürüz: Evrende süregelen olağan ve olağan dışı vaka ve varlıklar. İnsanın kendisinde bulunan; aklî deliller. Korunan kitaptaki âyetler. Mukaddes kitaplarda, okunduğunda anlam ifâde eden her bir bölüm.

Muhkem ise H-K-M kök harflerindendir. Binici, atın muhalefet etmesini engellemek için ona gem vurması bu kök ile anlamlandırılır. Hâkim ve mahkeme de bu kökten gelir. Hâkim, zulme gem vuran kimse, mahkeme ise zulme gem vurulan yerdir. Adâlete uygun olmayanı engelleyen ahkâm ve bu işin felsefesi olan hikmet de aynı köktendir. Eğer muhkem şey bir bina ise o dayanıklı demektir. Şâyet bir söz ise; farklı bir hüküm çıkarmayı engelleyen nihâî bir hüküm bildiriyor demektir. Nitekim bu sebeple muhkem âyetler ana âyetler olarak nitelenmiştir; “Ki onlar kitabın anasıdır.”

Ana kelimesinin Kur’ân dilindeki karşılığı ümmdür. Ümm bir şeyin merkezidir. Ümmü’l-Kurâ (42/Şûrâ, 7), kentlerin bağlı olduğu anakent demektir. Bir şeyin büyük çoğunluğuna da ümm denir. Ümmü’t-Tarîk, yolun büyük bir kısmı demektir. Bir şeye kendisiyle başlanılana da ümm denir. Nitekim Kur’ân’a Fatiha sûresiyle başlanır. Ayrıca yirmi beş kelime ile Kur’ân’ın tamamını özetler. Bu nedenle Fâtiha Sûresine Kur’ân’ın anası denmiştir. Bu isimlendirme; “el-Hamdü lillah’, Kur’ân’ın ve Kitabın anasıdır”, “Allah, İncil, Tevrat ve Zebur’da Kur’ân’ın anası (Fatiha kast ediliyor) gibi bir şey indirmedi...” gibi bazı hadislerle de teyit edilmektedir. (Hadisler için Bkz. Tirmizî, Fezailu’l-Kur’ân, Hadis no: 2800; Dârimî, Fezailu’l-Kur’ân, Hadis no: 3239. Bu adlandırma için ayrıca bkz. Ebu Davud, es-Salât, no: 702)

Şimdi bu detaydan sonra şunu anlamamız her halde yanlış olmayacaktır. Muhkem âyetler, ana diye nitelendirildiğine göre; bunlar Kur’ân’da gâyet az bulunur. Çok özlü ifadelidirler. Kitaptaki diğer âyetlerin anlam merkezi durumundadırlar. Bir hüküm için başlama noktası oluştururlar. Bir anlamda ilk örnektirler.

Diğerleri Müteşâbihlerdir: Klasik dönemin en çok tartışılan konularından birisi müteşâbihtir. Tefsir kitaplarında, bu terim için yapılan şu tanımlarla karşılaşıyoruz.

Muhkemler; Yahudilerin uymakla yükümlü oldukları ve “On emir” diye bilinen hususlara işaret edilen Kur’ân’daki üç âyettir (6/En’âm, 151-153). Müteşâbihler ise, Yahûdîlerin tevil yaptığı bazı sûre başlarındaki mukattaa harfleridir. (Mukattaa harfleri, yirmi dokuz sûrenin başında yer alan on dört farklı harftir. İki, üç, dört ve beş harfli formlarla on üç tür oluştururlar. Çoğunluğu Mekkî sûrelerdedir. Yahudiler, ebced sistemiyle onlardan hesap yaparak İslâm mesajına ömür biçerlerdi). Bu durumda Kur’ân’ın büyük bir bölümü muhkem-müteşâbih kategorilerinin dışında kalmaktadır.

Muhkemler nâsih, müteşâbihler ise, mensuh âyetlerdir. Bu tanım esas itibariyle ihtilaflı olan başka bir konu üzerine oturmaktadır. Klasik anlamda nâsihler hüküm kaldıran, mensuhlar ise hükmü kaldırılan âyetlerdir. İşte kimi yorumcular, hüküm kaldıran âyetlere muhkem, hükmü kaldırılan âyetlere de müteşâbih demişlerdir. Bu durumda her âyet muhkem-müteşâbih katagorisine girmemektedir.

Muhkemler, açık olsun kapalı olsun, herhangi bir delile dayanılarak bilinebilecek hususlardır. Müteşâbihler ise, bilinmesi aslâ mümkün olmayacak, bilgisini Allah’ın kendisine sakladığı hususlardır. Bu görüş, Kur’ânın bir kısmının anlaşılamaz olduğunu kabul etme esasına dayanır. Kıyâmetin zamanı gibi, yalnız Allah’ın bileceği şeyler ise müteşâbih olarak gösterilemez. Çünkü zaten Kur’ân’ın kendisi bu gibi şeylerin bilinemeyeceğini tembih etmektedir.

Muhkemler, üzerinde tek bir yorum yapılabilen, müteşâbihler ise, birden çok yoruma müsait âyetlerdir. Bu yoruma göre, muhkemler tahrife uğratılamazlar. Fakat müteşâbihlerin anlamında ihtilaf olacağı için tahrif edilebilir. Böyle olması da İlâhî bir imtihan vesîlesi sayılır. Zamanın tümü kullanılmadan yapılan bu yorum da bizce tutarlı değildir. Çünkü bugüne kadar tek bir yorum üzerinde birlik sağlanan bir âyetin, bundan sonra birkaç yorumu daha yapılmayacağını kimse söyleyemez.

Muhkemler, detaylı olarak anlatılan kıssalar, müteşâbihler ise, tekrar edilen kıssaların lafızlarındaki muğlaklıktır. Yahut, anlamları bir lafızları farklı, veya anlamları farklı lafızları bir biçimde tekrar edilen kıssalar müteşâbih, diğer âyetler ise muhkemdir. Kur’ân kıssalarının müteşâbih sayılmasının birçok sebebi vardır. Kıssaların gaybî konularda olması, tarih ve mekân seyri gözetilmeden anlatılmış olması ve bu kıssalara farklı sûrelerde farklı kelimelerle temas edilmiş olması bunlardan bazılarıdır. Ancak yukarıdaki tanım da kıssalar dışındaki âyetleri kategori dışında bıraktığından yeterli görülmemektedir.

Muhkemler, delâleti açık olan, üzerinde düşünmeden, herhangi bir itiraza mahal bırakmadan, kolay anlaşılabilen âyetlerdir. Geçmiş toplumların kıssalarını nakleden âyetlerle Allah’ın yaratma kudretini ve birliğini dile getiren âyetler böyledir. Müteşâbihler ise, öldükten sonra dirilme, kıyâmet ve azap gibi, anlaşılması için derin düşünmeye ve tefekküre gerek duyulan, mâhiyetlerinde kapalılık bulunan konulardan haber veren âyetlerdir. Bu tanım, ahkâm âyetlerini iki katagorinin de dışında bıraktığı gerekçesiyle eksik görülmektedir.

Hakîkate delâlet edenler muhkem, araştırmayı gerektirenler müteşâbihtir. Bu tanım bir öncekine çok benzemektedir.

Müteşâbihler, figüratif tarzda ifade edilen ve doğrudan birçok kelime ile anlatılma yerine mecâzî olarak işaret edilen bir anlam taşıyan Kur’ân pasajları, muhkemler ise "İlâhî kelâmın özü"dür. Çünkü bunlar, mesajın temelini teşkil eden ana prensipleri ve özellikle ahlakî ve sosyal öğretileri kapsar. (Bkz. Muhammed Esed Kur’ân Mesajı, Âl-i İmrân 3/7. âyetin dipnotu)

Muhkemler bir eylemi konu edinen âyetler, müteşâbihler ise imanla ilgili âyetlerdir.

Müteşâbihler Allah’ın sıfatlarıyla ilgili âyetler, diğerleri de Muhkemlerdir.

Muhkemler herkesin bilebilecekleri, müteşâbihler ise ancak ilimde derinleşenlerin bilebilecekleridir.

Muhkemler, tevilinde ittifak edilenler; müteşâbihler ise, tevilinde ihtilaf edilenlerdir.

Muhkemler, Fâtiha sûresindeki âyetlerdir. Diğer sûrelerdeki âyetler müteşâbihtir.

Muhkem, İhlas sûresidir. Çünkü onda sadece tevhid vardır. Bu durumda diğer sûrelerdeki âyetler müteşâbihtir.

Bu yorumların bir kısmı, muhkem ve müteşabih kavramlarının tarifinden çok, bu iki grupta mütâlaa edilebilecek âyetlerin özelliklerini yansıtmaktadır. Yorumların bir kısmı ise, Âl-i İmrân sûresindekindeki teşâbehe formunu, diğerlerinden, ayrı tutmuştur. Hepsine benzeşme anlamı verildiği hâlde, Âl-i İmrân sûresindekine bu anlam verilmemiştir. Belki de benzeşmeden hareketle, kapalı ya da bilinemez anlamına ulaşılmıştır.

Farklı Bir Tanım: Müteşâbih kelimesi, benzeme anlamı veren ‘Ş-B-H’ kök harflerindendir. Benzetmek, yerine koymak anlamındaki teşbîh ve benzeşmek anlamındaki şâbehet de bu köktendir. Eğer iki şey, biri diğerinden ayrılamayacak kadar birbirine benziyorsa onları tanımada bir kuşku oluşur. Bu kuşku, şübhe kelimesi ile ifade edilir. Nitekim Hz. İsâ’nın mâhiyeti kuşkulu olan ölümü ile ilgili bir âyette bu kökten bir kelime kullanılmıştır. Yahûdîler onu öldürdüklerini kesin biçimde bilemedikleri halde; ‘Îsâ Mesîh’i biz öldürdük!’ derler. Hıristiyanlar da İsâ’nın ölümü hususunda tam bir kuşku içindedirler. “Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat kendilerine, benzer gösterildi (şbh).” (4/Nisâ, 157)

Kelimenin müteşâbih formu, ortaklık ifade etmektedir. Yani, birden fazla şeyler arasındaki birbirine benzeşmeyi anlamlandırır. Bunun için de benzeyen ve kendisine benzetilen en az iki şey gereklidir. Nitekim kelimenin bu formu, Kur’ân’da iki ve daha fazla şeyin birbirine benzeşmesi anlamında kullanılmıştır.

İnançsızların kalpleri, cehâlet ve taşkınlık açısından, kendilerinden önceki inançsızların kalpleri ile benzeşir; “Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi (teşâbehe).” (2/Bakara, 118)

Bu hayatta, birbirine benzer ve benzemez meyveler bulunmaktadır. İnananlara, ikinci hayatta verilecekler de buradakilerle benzeşir; “...zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez (teşâbehe) şekilde yaratan O'dur.” (6/En’âm, 141) “Birbirine benzeyen ve benzemeyen (teşâbehe) yığın yığın taneler...” (6/En’âm, 99). “Onlara benzer (teşâbehe) verilmiştir.” (2/Bakara, 25)

İnekler birbirleriyle benzeşirler; "Çünkü inekler birbirine benzer (teşâbehe).” (2/Bakara, 67-73)

Kitabın bazı bölümleri, diğer bölümleri ile benzeşir. “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer (teşâbehe), ikişerli bir kitap halinde indirdi.” (39/Zümer, 23)

Kalpler kalplere, meyveler meyvelere, inekler ineklere benzer. Kitabın bölümleri de diğer bölümlerine benzer. Bunlar tamam. Peki, Üçüncü sûrenin yedinci âyetinde geçen müteşâbih kelimesinin yukarıdakilerle bir anlam ilişkisi var mı? Orada müteşâbih âyetlerden söz ediliyor. Acaba, kitabın bölümleri birbirine benzer demek, âyetlerin bir kısmı diğer kısmına benzer anlamına gelir mi? Yoksa üçüncü sûrenin yedinci âyetindeki müteşâbih kelimesi, daha farklı bir âyet grubuna mı işaret etmektedir?

Klasik döneme ait bir görüş, Âl-i İmrân sûresinin yedinci âyetindeki teşâbehe formuna verilen anlamı, bu formun kullanıldığı diğer âyetlerden ayırmaz. Bu görüş aynen şöyledir: “Helâl ve harama dair olanlar muhkem, bazısı bazısını tasdik eden diğer âyetler de müteşâbihlerdir.” (Bkz; Buhârî, Kitabu’t-Tefsir)

Bu yorum, hicretin yüz ikinci yılında vefat eden tâbiîn neslinden Mücâhid bin Cübyr el-Mahzûmî’ye aittir. Bu görüş, gerçekten usûl âlimlerinin yukarıda naklettiğimiz izahlarının bir özeti gibidir. (Bkz, ez-Zebîdî, et-Tecrîdu’s-Sarîh, 1684. hadisin şerhi). Bizce isâbetli olan yorum budur. Buna göre; bir şeyin haramlığını belirleyen âyet muhkemdir. Fakat o şeyin haramlığını belirlemediği halde, kötülemede onu teyit ve tasdik eden başka âyetler vardır. Ki bunlar muhkemlerle ve kendi aralarında birbirleriyle benzeşirler. İşte Kur’ân bunlara da müteşâbihler demektedir. Kısaca, müteşâbihler, bazısı bazısını tasdik eden, bu yönüyle birbiriyle benzeşen âyetlerdir.

Meselâ içki konusundaki beyanlara bakalım. İçkiye temas eden ilk vahiy pasajında açık bir hüküm belirlenmez. Sadece, onun güzel bir içecek olmadığına işaret edilir. Daha sonra indirilen bir âyet helâl ve haramlık hususunda açık bir hüküm yine belirtmez. Ama içkinin zararlarının çokluğundan bahseder. İçkinin kötü olduğunu belirtmede yukarıdaki ile benzeşir. Daha sonra indirilen bir âyet ise, ne söylediğini bilemeyecek kadar içkili olan kimsenin namaza yaklaşmamasını tenbih eder. Belli ki bu âyet de yasaklık hususunda nihâî bir hüküm belirtmemektedir.

“Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden içki ve güzel rızk elde edersiniz.” (16/Nahl, 67). “Sana içki ve kumarı sorarlar, de ki; "İkisinde hem büyük günah ve hem insanlara bazı faydalar vardır. Günahları faydasından daha büyüktür.” (2/Bakara, 219). “Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünüpken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın.” (4/Nisâ, 43). Bu âyetler içkiyi kötülemede birbirleriyle benzeşirler. İçki konusunda Kur’ân’ın son uyarısı, onun şeytan işi pislik olduğu, inananların ondan uzak durması gerektiği biçimindedir.

“Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir...” (5/Mâide, 90). İşte nihâî hüküm budur. Buradan Kur’ân açısından içkinin yasal olmadığını öğreniyoruz. İşte bu son âyet muhkemdir. Başka bir açıdan da, önceki âyetler içkiyi kötülemede birbirleriyle ve bu son âyetle benzeşmektedirler. O halde bu konudaki bütün âyetler müteşâbih sayılırlar.

Bu tanıma göre, müteşabihlik, anlamda müteşabih olan kelimelerin kullanıldığı âyetleri içine almaz. Meselâ, "Doğruların doğruluğunu sormak için..." (33/Ahzâb, 8) âyeti ile "Çünkü Allah, doğruları, doğrulukları yüzünden mükafatlandıracak..." (33/Ahzâb, 24) gibi âyetlerde müteşâbihlik kelimeler arasındadır. Oysa müteşabih âyette, kelimeler birbirine benzemese de âyetlerin hükmü birbirine benzer.

Şimdi bir de, Hz. Mûsâ ile toplumu arasında geçen şu konuşmaya dikkat edelim;

Hz. Mûsâ: Allah bir inek kesmenizi emrediyor.

Toplumu: Bizimle alay mı ediyorsun?

Hz. Mûsâ: Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım.

Toplumu: Duâ et Rabbına o ineğin ne olduğunu bize açıklasın.

Hz. Mûsâ: Allah diyor ki; o ne yaşlı ne genç, ikisi ortası dinç bir inektir.

Toplumu: Rabbına duâ et, rengi nasıl olacak bize açıklasın.

Hz Mûsâ: Diyor ki; seyredenlere ferahlık verecek, sarı bir inektir.

Toplumu: Rabbına duâ et, nedir o bize açıklasın. Çünkü inekler birbirine benzer.

Hz. Mûsâ: Rabbım buyuruyor ki; o çifte koşulup tarla sürmemiş, ekin sulamamış, alacası olmayan, salma bir inektir.

Toplumu: İşte şimdi gerçeği getirdin. (2/Bakara, 67-73)

Yahudiler, inek kesme emrinde bir gayrı muayyenlik olduğunu düşünüyorlar. Bu durum İlâhî buyruktan kaytarmalarına kapı açıyor. Bu nedenle Hz. Mûsâ’ya dört kere itiraz ediyorlar. Fakat toplumun her itirazına, gittikçe nihâî maksada yaklaştıran bir açıklama ile cevap veriliyor. Bu tafsilatlı sözler insanları İlâhî emre yöneltmede birbirine benzeşiyor. Sonunda itiraza mahal bırakmayacak, nihâî maksadı belirleyen muhkem söz gelince de itirazları bitiyor. Eğri kalpliler artık kaytaramıyorlar. İşte o zaman ineği boğazlıyorlar. Son açıklama olmasa, az kalsın yapmayacaklardır.

Yukarıdaki Kur’ân pasajında açıkça görüyoruz ki; kalbinde eğrilik olanların, işaret ettiği hükümden kaytarabildikleri bir söz, anlayamadıkları bir söz değildir. Onlar, özün açıklamasını değil de, son hükmün ne olduğunun açıklanma (beyan) sını istiyorlar. Zaten onlar yakarışlarında, bizzat ıklama kelimesini kullanmaktadırlar. Şöyle diyorlar; ‘Nedir o bize açıklasın?’

Üçüncü sûrenin yedinci âyetine göre, bir âyet okuyucuya ya muhkem görünür, ya da müteşâbih. Öyle ise, müteşâbihin ne olduğunu, muhkemin ne olduğuna bakarak da anlayabiliriz. Muhkem müteşâbihle karşılaştırmalı olarak Kur’ân’da başka bir yerde kullanılmaktadır. Ancak, muhkemin mukabili olarak müteşâbihin anlamı hissettirilmektedir. Hz. Peygamberin arkadaşları, savaş konusunda İlâhî muradı kesin olarak belirleyen, bir sûre inmesini isterler. Bu durumdan bahseden âyet şöyle devam eder; “Derken muhkem bir sûre indirilip...” (47/Muhammed, 20-21)

İnen sûre, savaşmanın nihâî hükmünü üstü kapalı bir biçimde değil de, doğrudan belirleyen bir sûredir. Bu, içinde savaş hükmünün bulunduğu, Muhammed, Enfal ve Berâe sûrelerinden birisi olmalıdır. Âyette geçen muhkem sûre formunun; ‘Nihâî hükmü belirleyen sûre’ anlamında olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki âyet, bir başka açıdan da dikkat çekmektedir. Âyetin devamında münâfıkların tepkilerinden söz ediliyor. “Muhkem bir sûre indirilip onda kıtal zikredilince, kalplerinde hastalık bulunanları görüyorsun, sana öyle bir bakış bakıyorlar ki, tıpkı ölümden baygınlık gelmiş kimsenin bakışı...” (47/Muhammed, 20-21)

Kalplerinde hastalık bulunanlar savaş emrini belirleyen sûreden hoşlanmıyorlar. Demek ki onlar bu konuda hüküm belirlemeyen bir sûre bekliyorlardı. Yani sadece savaş iyidir ve yararlıdır gibi şeyler söyleyen ama kesin hükmü belirlemeyen müteşâbih bir sûre istiyorlardı. Ki onu tevil edip istedikleri gibi bir anlamın peşine düşebilsinler. Savaştan kaytarabilsinler.

Bunlardan üçüncü sûrenin yedinci âyetine geçersek şunu söyleyebiliriz. Muhkem âyet kuşkuyu ortadan kaldıran, nihâî hükmü açıklayan âyettir. Bu nedenle böyle bir âyet kalbinde hastalık olanların hoşuna gitmez. Onlar, kesin hüküm belirlemeyen, hüküm konusunda kuşkuya sebep olan âyetlerin ardına düşmek isterler. İşte onların ardına düştüğü böyle âyetler de müteşâbih âyetlerdir.

Müteşâbihler Niçin Kuşkuya Sebep Olur? Helâl ve haram açıktır. Arada kalanlar, ya helâle ya da harama benzer. Yani bu ikisinden birine müteşâbihtir. Halkın çoğu da bunları bilemez. (Bu anlamda merfû bir hadis için bkz. Sünen ed-Darimi, Kitabu’l-Büyu’, Hadis no; 2419. Ayrıca bkz. Müslim, Musâkat, no 107. Aynı anlamdaki bir başka rivâyette ise; müteşâbih kelimesi yerine şebbihat, müşebbehat ve müştebihat biçiminde üç farklı okuyuş vardır. Bkz. Buhârî, K. İman). İşte müteşâbih âyetler de tıpkı böyledir. Onların maksadını tâyin ve tespit etmede bir tereddüt oluşabilir. Çünkü nihâî hükümleri muayyen değildir. Yerel kültüre ve muayyen bir zamana çözüm sunar. İşte kalbinde eğrilik bulunan kimseler, bu beyanların arasındaki benzeşmeyi önemsemezler. Aksine her birini ayrı birer muhkemmiş gibi ele alırlar. Bundan sonra da artık istediklerine uyarak keyfî bir yol izlerler.

Meselâ içki konusunda benzeşen âyetlerden birisi, ‘Sarhoş iken namaza yaklaşmayın’ diyordu. Eğriliği arayan kimse, bu âyetin beyanına göre, sarhoş etmeyecek miktarda içip, namazlarına da devam etmeyi düşünebilir. Bir türlü, ‘Şeytan işi bir pislik’ olduğu hükmüne gelemez. Böylece de o konudaki gerçek hüküm kendisine örtülür. Oysa Kur’ân her konuda olduğu gibi, bu konuda da âyetlerinin benzeştiğini, böyle durumlarda kitabın anası olarak gösterilen, nihâî hükmün belirlendiği muhkem âyetin izlenmesi gerektiğini söyler.

Bu durumda Kur’ân’ın bütünlüğü açısından şu netice hâsıl olmaktadır. İçki ile ilgili dört âyet çelişkisizdir. Aralarında, -klasik anlamda- bir nâsih mensuh olma durumu da yoktur. Aksine içkinin kötülüğünü beyan etmede birbirini tasdik etmekte, yani benzeşmektedirler. Nitekim ilk üç âyette, içkiyi kötüleme derecesi gittikçe artmakta, bu durum dördüncü âyette son noktaya varmaktadır.

Aslında bu dört beyanda da derin anlayışlı kimseler (er-râsihûn) için yasak hükmü belirlidir. Bu durumda âyetlerin bu vurgusunu anlayan kimselere, dördü de muhkem olmuştur.

O zaman şunu söyleyebiliriz. Kur’an’ın bütün âyetleri, konularındaki nihâî hükmü daha açık görülen diğerlerine benzer bilinmelidir. Yani nihâî hüküm bildirmeyen âyetler, helâl ve haramdan kaytarmak maksadıyla yalnız başlarına ele alınmamalı, o konudaki ‘ana’ya bakarak yorumlanmalıdır.

Çocuklar Anaya Benzer: Akla şöyle bir soru gelebilir. Eğer müteşâbih âyetler, muhkem âyetlere benziyorsa, müteşâbihler de izlenebilir. Onlara uymak neden kınanıyor? Muhkem olana uymak iyi bir şey ise, ona benzeyene uymak da iyi sayılmalıdır? Oysa aynaya bakan kimse kendisini görür. Gördüğü kendisine tam benzer. Fakat işitmede, görmede, konuşmada kendisi değildir. Kaldı ki, kahkaha sarayındaki ışıkları farklı kıran aynalara bakan kimse, onlarca farklı suretle karşılaşır. Ama onların kimi şişman, kimi kısa, kimi ip gibi incedir. Bunlar resmedilse, sahibine benziyor diye kimliklere yapıştırılabilir mi?

Yukarıdaki sorunun cevabı, ana kelimesinde saklıdır. Kur’ân’ın âyetlerini gruplaması, aslında muhkem-müteşâbih değil, ana ve müteşâbih biçimindedir. Çünkü, ilgili âyette, muhkemlere ana dendikten sonra, diğerleri müteşâbihlerdir deniyor. Ana ise, kendisinden öncekini değil, daima kendisinden sonrakini çağrıştırır. Bir yerde anadan söz edilmişse, ardından ondan sonra gelenlar, yani çocukları akla gelir. Çocuklar ise, ondan neşet ettiği için, ona benzeyenlerdir. Bu sebeple, kitabın bir kısım âyetleri ana ise, diğerlerinin onlara benzeyenler olması kaçınılmaz olur. Çocuklar anaya benzerse, doğal olarak analar da çocuklara benzeyeceklerdir. Fakat, analar çocuklara benzer denemez. Çünkü temel olan analardır.

Emir ve yasaklarda, birey tarafından son hükmün kabullenilmesi dâima zordur. Bunları toplum bazında uygulamak ise daha da zorlaşır. Bu nedenle nihâî hükmü belirleyen ana sözlerin, diğer bazı sözlerle açıklanması gerekir. Yani muhkem bir söz, tafsîlat ister. Bu durumda benzeyen sözler, ana sözlerin tafsilâtı sayılır. Bu ikili adlandırma şu âyette açıkça belirtilmiştir: “Bir kitaptır ki, hikmet sâhibi, her şeyden haberi olan tarafından âyetleri muhkem kılınmış (hkm) ve ayrıca açıklanmıştır (fsl).” (11/Hûd, 1)

Ana âyetlerden sonra ayrıca neden açıklama yapılıyor? Kur’ân-ı Kerim, bu açıklamaların gerekçesini de belirtmektedir. Anaya benzer olarak getirilen bu âyetler; düşünmeye, aklı kullanmaya ve bilmeye mesnet olması içindir; “İşte Biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle geniş geniş açıklarız.” (10/Yûnus, 24). “İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (30/Rûm, 24). “İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (7/A’râf, 32)

Ancak bilinmelidir ki, bu açıklamalar, muhkem bir sözün maksada götüren parçalarıdır. Bu nedenle onlar tek tek ele alındığında anlamsız görülebilir. Üzerinde düşünülmezse yanlışa iletebilirler.

Başka bir açıdan bakıldığında, şöyle bir tanım da yanlış olmayacaktır. Muhkem âyetler, ana kitapta bulunanlardır. Oradakiler ilk ve son tecellilerdir. İlk örneklerdir. Müteşâbihler ise bunlardan nüsha (nesh bu köktendir) edilen, yani çoğaltılan âyetlerdir.

Bu anlamda mukaddes kitapların tamamı, ana kitaba (ümmü’l-Kitab/ilk örneğe) benzediği için müteşâbih sayılırlar. Allah ilk örneği devamlı (yüsbitu) kılar, onlara benzeyenleri ise yok (yemhû) edebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, birbirinden nakledilen, yahut inişi diğerlerinden sonraya bırakılan, öncekilerin benzeri veya daha iyisi olan âyetlerden söz eder. “Biz bir âyeti nakleder yahut ertelersek, ondan daha iyisini, ya da benzerini getiririz.” (2/Bakara, 106. Âyete verilen bu anlam ve tartışmalar için bkz. Kurtubî, adı geçen eser, ilgili âyetin tefsiri). Peki bir âyetin benzeri ya da daha iyisi, başka bir deyişle güzeli ve daha güzeli var mıdır? Kur’ândan anladığımıza göre sözün güzeli ve en güzeli vardır. Bunu da ancak ‘ulu’l-elbâb’ olan kimseler anlar.

Mücmel ve Mufassal ya da Güzel ve En Güzel: Kur’ân’ın muhkem âyetleri, ana ilke oldukları için tafsilâtsız olup kısa ve özlüdür, başka bir ifâde ile mücmeldir. Bu kısa ve özlü ilkelerin açıklanması gerekir. Açıklama ise; sözü uzatmayı, benzer ifâdelerle çoğaltmayı gereklı kılar. Kur’an, muhkem sözlerini beyan ve tafsil eden bu çok âyetlerine mufassal der; “Âyetleri muhkem, sonra da mufassal kılınmış bir kitaptır.” (121/Hûd, 1)

Mufassal, bölünmüş, belli ve farklı bölümlere ayrılmış demektir. Beyan edilmiş ve açıklanmış anlamına da gelir. Bundan dolayı, tafsil, özet söylenen bir sözü çoğaltarak açıklamak anlamına kullanılmıştır.

Üzerinde durduğumuz üçüncü sûrenin yedinci âyeti, ‘ulu’l-elbâb’ tamlaması ile son buluyor. Bu terkip, sağduyu sâhibi, aklı ve gönlü işleyen kimseler anlamındadır. Âyetin bu biçimde son buluşu, elbette muhtevâsına uygundur. Çünkü âyette ilimden ve bilmekten söz edilmektedir. Bu da ancak sağduyulu, aklı ve gönlü işleyen kimselerin yapabileceği bir iştir. Ulu’l-elbâb terkibi, Kur’ân-ı Kerimde altı yerde daha özne olarak geçmektedir. Bunlar yedinci âyetin anlaşılmasına ışık tutacak niteliktedir. Onların üçünde açıkça Kitabı anlamaya vurgu yapılmaktadır.

“Rabbından sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör gibi olur mu? Ancak ulu’l-elbâb öğüt alır.” (13/Ra’d, 19). “Bu, insanlara bir tebliğdir. Bununla uyarılsınlar; O'nun tek tanrı olduğunu bilsinler ve ulu’l-elbâb öğüt alsınlar diye.” (14/İbrâhim, 52). “Sana mübarek kitabı indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve ulu’l-elbâb öğüt alsınlar.” (38/Sâd, 29)

Ulu’l-elbâb, birinci âyette Kitaba karşı kör olanlara mukabil anılıyor. Sonraki âyetlerde ise onların öğüt alma ve düşünme özellikleri vurgulanıyor. Aşağıdaki âyetler bizi deyimin vurgusuna daha da yaklaştırmaktadır; Hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir. Bunu ancak ulu’l-elbâb düşünüp anlar.” (2/Bakara, 269). "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak ulu’l-elbâb öğüt alır.” (39/Zümer, 9)

Ulu’l-elbâb, ilk âyette hikmet verilenlerle birlikte anılıyor. Hikmet kelimesinin muhkemle aynı kökten olduğunu hatırlayalım. Deyim ikinci âyette ise bilenlerle birlikte anılıyor. Üzerinde durduğumuz yedinci âyette ise ilimde derinleşenlerle anılmıştı. İşte bütün bunlar bir anlamda ulu’l-elbâb’ın tanımıdır. Ayrıca, müteşâbih sözler karşısındaki fonksiyonlarının da özetidir. Demek ki, onlar hikmeti kavrarlar ve bilirler.

‘Ulu’l-elbâb’la tamamlanan şu âyet, durumu müteşâbihlere doğru daha da özelleştirmektedir; “Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar ulu’l-elbâbdır.” (39/Zümer, 18)

Bir önceki âyette tâğuttan bahsedilmektedir. Tâğutun sözünün kötü, Allah’ın sözünün güzel olduğundan söz edildiği sanılabilir. Fakat bu âyette anlatılan, kötü sözü bırakıp güzel sözü almak değildir. Çünkü söz konusu olan; kötü ve en güzel değil, sadece güzel ve daha güzeldir. Yani bu seçimin, tâğut’un sözleri ile Allah’ın sözleri arasında değil, Kur’ân’ın âyetleri arasında yapılması istenmektedir. Bu durum şu iki âyette daha da açık değil midir? “...kavmine de emret, bunların en güzelini tutsunlar.” (7/A’râf, 145) “Rabbınızdan size indirilenin en güzeline uyun." (39/Zümer, 55)

Bellidir ki, bununla da akıl yürütme ve muhâkeme önerilmektedir. Zira sözün güzeli ile daha güzelinin hangisi olduğuna ancak muhâkeme ile ulaşılır. Peki, sözün en güzeli nasıl bilinir? Maksadını iyi anlatan bir yazıyı beğeniriz. Yazı bütünüyle güzeldir. Fakat özellikle bir bölümünü alıntı yapacak değerde görürüz. Çünkü o bölümü, maksadı anlatması açısından daha güzeldir. Bir kitabı okurken, bir konuşmayı dinlerken de farkında olmadan bunu hep yaparız. Sözün maksada götürenini ararız.

Kur’ân’ın güzel ve en güzel sözüne gelince. O bir hidâyet kitabıdır. Maksadı da kulluk bilinci öğütlemektir. Bunu yaparken, elbette iyi olan şeyin yasalını da, gerekli olanını da belirtir. Kötünün, çirkinini de yasadışı olanını da belirtir. Eğer bir konuda; ruhsat ve azimete götüren iki farklı yol öğütlemişse, sağduyulu kimse için ilki güzel, ama ikincisi daha güzeldir. Akıl sâhipleri ikincisine uyarlar. Sözlerin birisi menduba diğeri vâcibe götürüyorsa, ilki güzel ama ikincisi en güzeldir. Akıl sahipleri vâcibe uyarlar. Sözlerin birisi suçlunun cezalandırılmasını, diğeri bağışlanmasını istiyorsa, ilki güzel ama ikincisi en güzeldir. Akıl sahipleri bağışlamayı öneren söze uyarlar.

Nitekim Kur’ân-ı Kerim, cinâyet probleminin çözümü için, öldürülenin yakınlarına üç teklifte bulunur. Bunlar; ya katile kısas uygulanması ya diyet ödettirilmesi ya da suçunun bağışlanmasıdır. Fakat Kur’ân, katili bağışlamanın daha iyi olacağını da gösterir. (Bkz. Fahruddin Râzî, Tefsîru Kebir, 7/A’râf, 145 âyetinin tefsiri). İşte bu sözlerin ilk ikisi güzeldir. İlâhî bir tekliftir. Üçüncüsü ise daha güzeldir. Çünkü diğerleri arasından seçilerek tavsiye edilmiştir.

Daha önce, üzerinde durduğumuz üçüncü sûrenin yedinci âyetinden şunu anlamıştık. Kalbinde eğrilik bulunanlar, hükmü belirleyen muhkem söz kendilerine geldikten sonra bile dönüp nihâî bir hüküm belirlemeyen müteşâbihlere uyarlar. Şu son âyetlerden ise şunu anlıyoruz. Ulu’l-elbâb olanlar, sözün en güzeline uyarlar. Bu durumda sözün güzeli müteşâbihler, en güzeli ise muhkemler olmaktadır.

Sözün İki Tevili: Tevil kelimesi, asla dönmek anlamındaki ‘e-v-l’ kökündendir. Kitabın maksadını anlamak için yapılan bir çeviriye bu kökten meal diyoruz. Te’vil ise, döndürmek, çevirmek, tâbir etmek, kaynağa vardırmak anlamındadır. Kur’ân’da ise bir işin veya sözün varacağı son nokta anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda kelime, ‘beyan’la eşitlenmiş olur. Bu da kendisiyle kast edilen amacın ve son durumun açığa çıkması anlamındadır. “Bu daha iyidir, tevilen de daha güzeldir.” (17/İsrâ, 35). “Onun tevilini mi gözetiyorlar, onun tevili geldiği gün...” (7/A’râf, 53). “Rabbın, sana rüyaların tevilini öğretecek.” (12/Yûsuf, 6)

Bu âyetlerin söz olarak beyanları açıktır. Bu açıdan tevile ihtiyaç yoktur. Fakat haberi verilen olaylar yönünden açık değildir. Tevil edilmesi gerekmektedir. Birinci âyette iyi denen şey, ölçüyü tam yapmanın ve doğru terazi ile tartmanın sonucudur. Bu sonuç öteki hayatta açığa çıkacaktır. İkinci âyetin konusu da kıyâmettir. Kıyâmetin varacağı son nokta ise kopmasıdır. Kıyametin kopmasını gözetmek, onun tevilini gözetmektir. Üçüncü âyette ise rüyadan söz ediliyor. Görülen bir rüyâ hatırlanabilir. Ama hatırlananlar ancak birtakım sembollerdir. Gerçek sonucu bilinemez. Allah’ın Hz. Yusuf’a öğrettiği de işte o sembollerin nasıl açığa çıkacağı ve gerçek olacağıdır.

Üçüncü sûrenin yedinci âyetinde durum bunlardan daha farklıdır. Orada, indirilen kitabın âyetlerine, yani sözlerin teviline dikkat çekilmektedir. Bu durumda şunu söyleyebiliriz. Bir sözün iki tevili olabilir. Birincisi, anlamı murat olunan son noktaya vardırmak, beyan etmektir. (Kelimenin bu anlamda kullanıldığını görüyoruz. Bkz. Râgıb, Müfredât, E-v-l kökü). Bu anlam da o sözü muhkem bir bilgiye benzeterek elde edilebilir. Yani müteşâbih bir âyet, te’vil eden indinde muhkem olur. İlimde derinleşenlerin bileceği tevil işte budur. İkinci tevil ise, anlamın vaki oluşudur. Bu da ancak haber verilen şeyin meydana gelmesiyle bilinecektir. Ancak Allah’ın bildiği tevil de budur. “Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler...”

Türkçe’ye ‘derinleşenler’ diye çevrilen kelimenin Kur’ân’daki karşılığı ‘râsihûn’dur. Bu kelime, bir şeyin belli bir yerde istikrara kavuşmasını anlamlandırır. İlimde râsih olanlar, bir şeyi kesin delillerle bilen, bilmede istikrara kavuşmuş, tutarlı kimseler demektir. Onlar, bildiği şeylerle bilemediklerine ulaşabilen gerçek âlimlerdir. Yani, çok mâlûmat sahibi olduğu halde, bildikleri çelişkili olan kimseler râsihûndan sayılmazlar.

Üçüncü sûrenin yedinci âyetinin bu kısmında yapılacak bir noktalama önemlidir. Eğer ‘Allah bilir’ dedikten sonra, bir nokta konursa, sözün sonrası yeni bir cümle olarak başlar. Bu durumda, ilimde derinleşenlerin müteşâbihlerin tevilini bilemeyecekleri anlaşılır. Fakat, oraya nokta konmaz da ‘ve’ bağlacıyla devam edilirse; o zaman müteşâbihin anlamını Allah ve ilimde derinleşenler bilir biçiminde anlaşılır.

ğün yarılacağını, yerin dümdüz edileceğini (84/İnşikak, 1-5), yıldızların dağılacağını, denizlerin kaynatılacağını (82/İnfitâr, 1-3), Güneş’in söneceğini, dağların yürütülerek (81/Tekvîr, 1-3) atılmış pamuk gibi olacaklarını ve insanların pervâne gibi döneceklerini bildiren âyetlerin anlamlarını ilimde derinleşenler bilirler. Fakat bütün bunların zamanını (101/Karia, 4-5) kim bilebilir? Alışageldiğimiz âdetlerin dışında seyredecek bu olayları kim deneyebilir? Kim laboratuara sokup inceleyebilir? Nitekim onları Peygamber (s.a.s.) de bilemiyordu: “Sana Saat’ten/Kıyâmetten soruyorlar: Demir atması ne zaman diye. Sen nerede, onu söylemek nerede?!” (79/Nâziât, 42-43)

Kıyâmetin kopma zamanı, kesin bir bilinmeyendir. Böyle bir gaybı âlimler de bilemezler. Onlar ancak haberin anlamını tevil etmeyi bilirler. Yoksa o haberin sonucunu tevil etmeyi değil. Nitekim yukarıdaki âyetin anlamı, kıyâmetin kopacağı saatin kesinlikle bilinemez olduğudur. Bunu da ilimde derinleşenler bilir ve ona inanırlar. Fakat kıyâmetin vâki oluş zamanını bilemezler. Mesele kısaca şudur: Müteşâbih sözün, bir anlamsal ve bir de varlıksal tevili yapılabilir. Anlamsal tevilini ulemâ yaparak muhkeme ulaşır. Varlıksal tevili ise o anlamın vukuuna ilişkin olduğundan, onu elbette sadece Allah bilir.

Eğer üzerinde durduğumuz yedinci âyette, benzeşen sözler karşısında dikkat çekilen şey sadece inanmak olsaydı, meselâ mü’minler ya da muhsinler denebilirdi. Oysa burada, bilme özelliği ön plana çıkarılıyor. İlimde derinleşenler anılıyor. Onların özelliği de şüphesiz düşünme ve bilmeleridir. Hz. Peygamberin ellerini İbn Abbas’ın omuzlarına koyarak onun için şöyle duâ ettiği söylenir: “Allah’ım ona tevil ilmini öğret.” (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsnedü Benî Hâşim, Hadis no: 2274 ve 2731, ayrıca bkz; aynı eser: 2296, 2875 ve 2937 numaralı hadisler. İbn Abbas’ın da şöyle söylediği nakledilir: ‘Müteşâbihleri Allah ve bir de ilimde derinleşenler anlar. Ben de onlardanım.’). Bu bilmede de sadece naklî değil, aynı zamanda aklî bir tarz söz konusu olmalıdır. Yani açıkça benzeşenler üzerinde şünülmesi istenmektedir. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in kınadığı da üzerinde düşünmeden ve o konudaki diğer benzeşenlerle irtibatını araştırmadan keyfince bir anlama uymaktır.

Benzeşenler, inceden inceye düşünülmedikçe, ilk planda muhkem âyetlerle uyumsuz görülebilirler. Zâten eğrilik arayanlar, bu gerekçeyle keyiflerine göre bir anlama uyarlar. Benzeşenlerin anlamını istikrara kavuşturmak için düşünmekle, fitne çıkarmak için onlara keyfince uymak ise elbette farklı şeylerdir. Âyetin olumsuz gördüğü kuşkusuz ikinci durumdur. Yoksa anlamak için araştırmak ve üzerinde tefekkür etmek kınanmıyor. Kaldı ki âyetin son kısmı, benzeşenler üzerinde inceden inceye bir düşünme yapılması gerektiğini tenbih etmektedir: “Ancak akıl sahipleri şünebilirler Ayrıca, Kur’ân’ın ilk muhâtapları arasında, müteşâbihleri diğerlerinden ayıran ve ‘Bu âyet müteşâbih olduğu için anlamayız, bunu geçelim’ biçiminde bir söz nakleden rivâyet de mevcut değildir. (Müteşâbihler hakkında sorular soran Sabiğ adında Iraklı birisini Hz. Ömer çağırtıp döver. Sonra da memleketine gönderir. Ancak ilgili rivâyetlerden anlaşılmaktadır ki, olay Hz. Ömer devrindedir ve bu zat sağda solda konuşan kötü niyetli birisidir. Bak; Dr. M. Said Şimşek, Kur’ân’da İki Mesele, Konya, 1987, S. 41-42).

İlimde derinleşenler ve kitabın anası deyimlerinin birbirine yakınlığı da bize şunları hatırlatmaktadır. Demek ki müteşâbihlerden, ana kaynak muhkemlere doğru bir seyir izlenecektir. Bunu da ancak bu işin ehli, yani ilimde derinleşenler yapabilirler. Ne var ki, âlimlerin bildikleri ve bilecekleri tevil sadece anlam üzerindedir. Bir ya da birkaç yöndendir. Bunlar Allah’ın bilmesi yanında dâima az kalacaktır. Çünkü Allah, sadece anlamın değil, hâdisenin de tevilini bilir. Bu nedenle âlimler son sınıra vardıklarında hemen imana sarılacaklardır. Âyetin devamında şöyle demeleri istenmektedir: "Ona inandık, hepsi Rabbımızın katındandır."

Sonuç: Adem ve Havva, ilk örnektir. Bütün insanlara göre muhkemdirler. Bütün insanlar da onlara nispetle müteşâbihtirler. Çünkü onlar birbirine ve ilk örneklerine benzeyen nesillerdir. ‘Allah’a şükür’ muhkem bir hükümdür. Anneye babaya şükür ise müteşâbihtir. Allah şöyle buyurur; “Bana ve ebeveynine şükret!” (31/Lokman, 14)

Muhkem, her konuda ilk ve tek örnektir, asıldır. Bu, kitap yani cem makamıdır. Bu nedenle onlara ümmül kitap dendi. Tekil bir kalıpla nitelendi. Oysa müteşâbihler, onlara benzerler. Bu fark makamıdır. Bu nedenle, onlar tafsilât veren çoğul kalıbıyla nitelendi. Zaten, benzeşme ancak tafsilâtta ve çoklukta olur.

Her şeyde bir amaç, bir de o amaca ulaştıracak araçlar olur. Amaç ve araç konular olduğu gibi, amaç ve araç sözler de vardır. Amaç sözler anadır, araç sözler ise onlara benzerler. Araç sözler, zihni bir maksat için uyarır. Amaç sözler ise, yönlendirilen o maksadı belirler. Araç sözler güzel, amaç sözler ise daha güzeldir. Araç sözler mufassal, fakat amaç sözler muhkemdir. Araç sözün maksadını ancak ustaları bilir. Fakat amaç sözlerin maksadını herkes bilebilir.

Kısaca, amaç sözler, yasal ve yasadışı olanı tâyin eder. Ama araç sözler, onlara hazırlar. Amaç sözlerin çevresinde dolanır. Amaç ve araç sözlerin hedefi aynıdır. Birbiriyle benzeşirler. Ama araç söz kesinlik taşımaz. Bu nedenle, kalbinde eğrilik olanlar, bu iki tür sözün arasını ayırabilirler. Bazı kişisel yorumlarla, amacı göz ardı ederek araç sözleri izleyebilirler.

 

Benzeşenler

Tarihî Arka Plan: Ebced sistemini tarihte ilk kullananların Yahûdiler olduğunu biliyoruz. Bu sistemle yapılan şey, bazı harflerin sayısal karşılıklarının toplanmasından ibârettir. Kur’ân’ın inişi henüz tamamlanmamıştır. Yahûdiler, bazı sûrelerin başındaki mukattaa harflerinin sayısal değerlerini ebced sistemi üzere toplarlar. Buldukları rakamdan da, İslâm ümmetinin çok kısa bir süre yaşayacağı sonucuna varırlar. Daha sonra da Hz. Peygamber’e gelerek bu konuyu tartışırlar. İşte bu olay üzerine, Âl-i İmran Sûresinin ilk bölümü indirildiği söylenir. Ancak bu rivâyet otoritelerce zayıf görülmektedir. Bu konuda sağlam görülen bir rivâyet vardır. O da Hıristiyanlarla alâkalıdır. Kuzey Yemen’in verimli topraklarında büyük bir medeniyet yükselmiştir. Burası Hıristiyan Necran’dır. Bütün Yemen bölgesine Hıristiyanlığı yayanlar işte bu Necranlı ticaret adamlarıdır.

Necran’da, nüfusun çoğunluğunu Hıristiyanlar oluşturmaktadır. Altmış kadar binitli bir heyet; eşraf, yönetici, piskopos ve âlimleri ile birlikte Medîne’ye gelirler. Bunlar inançlarına o kadar bağlıdırlar ki âlimlerinden birinin adı Abdu’l-Mesîh’tir. Yani, İsâ’nın Kulu. Bu heyette Hıristiyanlığın üç farklı görüşü temsil edilmektedir. Bu görüşlerin temsilcileri (Bunlar; Ebû Hârise, Abdu’l-Mesîh ve el-Ayhem’dir.) Hz. Peygamberle tartışmak isterler. Konuları, kendi Tanrı anlayışlarının, sonuçta Kur’ân-ı Kerîm tarafından da onaylandığı yolundaki iddialarıdır.

Necranlılar derler ki; Hz. İsâ, yeryüzündeki kimselerden herhangi birisi gibi değildi. Çünkü onun bilinen bir babası yoktu. Ayrıca daha beşikte bir bebek iken de konuşmuştu. Bütün bunları, Kur’ân’da da görüyoruz. (“Beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun.” 5/Mâide, 110. “Beşikte ve yetişkinlikte insanlara konuşacak ve iyilerden olacaktır.” 3/Âl-i İmrân, 46; ayrıca bkz. 19/Meryem, 29.) Bu nedenle, onun Allah’ın oğlu olduğunu kabul etmeniz gerekir. Oysa Kur’ân’a göre, babasız yaratılan sadece İsâ değildir. Onun durumu, ilk insanın yaratılışına benzetilir: “Allah katında İsa'nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş Adem'in durumu gibidir.” (3/Âl-i İmrân, 59).

Necranlı heyetin bir başka iddiaları da şudur. Kur’ân, Tanrının eylemlerini bazen; ‘Yaptık, yarattık, indirdik...” (“Nitekim Biz size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan bir Peygamber gönderdik. Artık Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin. Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.” 2/Bakara, 151-153) gibi çoğul fiillerle anlatmaktadır. (Bu anlatımlar, bir kralın elçisini huzuruna çağırıp ona talimat verirken kullandığı çoğul ifadelere benzer. Krallar sıradan insanlar gibi konuşmazlar. ‘Ben diyorum ki” biçiminde söz söylerken, aniden üslup değiştirerek; “Biz diyoruz ki”, yahut “Kral diyor ki” biçiminde devam ederler. Kralın yanındakiler bu durumu anlar. Diğerleri de zaten her şeyi bilmek ihtiyacında değillerdir. Bkz; M. Hamidullah, adı geçen eser, Introductıon, Beyrut, 1973.) Eğer Tanrı tek olsaydı, böyle çoğul değil, ‘Yaptım, yarattım, indirdim...” gibi tekil ifadeler kullanılırdı. Kur’ân’da; Melik/Kral olarak nitelenen Allah’ın zâtının kast edildiği zamirler; O, Ben ve Biz biçiminde üç ayrı kullanım gösterir. İlâhî nimet, itaat, ibâdet, hidâyet, duâ, küfür, kibir ve fısk gibi; ulûhiyet, ubûdiyet ve tevhidin vurgulandığı yerlerde tekil olan ‘O’ ve ‘Ben’ zamirleri kullanılır. “Allah, O'ndan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır.” (2/Bakara, 255; ayrıca bkz. 7/A’râf, 6, 29, 45). Ama, yaratma, inşâ etme, diriltme, yaşatma, indirme, okuma ve gönderme gibi olaylar ve bu olayların sebepleri kast ediliyorsa, çoğul olan ‘Biz’ zamiri kullanılır. “Sonra yeryüzünü iyice yarmakta ve orada taneli ekinler, üzümler, sebzeler, zeytin, hurma ağaçları ve bahçelerde koca koca ağaçlı meyveler ve çayırlar bitirmekteyiz.” (80/Abese, 26; ayrıca bkz. 15/Hicr, 9, 26, 66). Fakat eğer bu tür âyetlerde itaat, ibâdet, tevhit ve imana dikkat çekiliyorsa yine tekil olan ‘Ben’ zamiri kullanılır. “Elinizde bulunan Tevrat'ı tasdik ederek indirdiğim Kuran'a inanın” (2/Bakara, 41; ayrıca bkz. 5/Mâide, 11; 2/Bakara, 33). Bu hususta bir mukayese açısından şu bölüm ilginçtir. Art arda gelen üç âyette her üç zamir de yukarıda yapılan tespitle uyumlu kullanılmıştır: “Nitekim Biz size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan bir Peygamber gönderdik. Artık Beni anın, Ben de sizi anayım; Bana şükredin, nankörlük etmeyin. Ey inananlar! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir.” (2/Bakara, 151-153). Yine; bir âyet indirilmesini anlatan şu ifade çoğul zamirle, fakat devamında ıkâb kelimesiyle öteki hayattaki azabı hatırlatan bölüm tekil zamirle gelmiştir. “Onlar da âyetlerimizi yalanladılar. Allâh da onları günâhlarıyla yakaladı. Allah’ın ıkâbı çetindir” (3/Âl-i İmrân, 11). Oysa aynı anlamdaki ve hemen hemen aynı kelimelerden oluşan şu âyette, aynı zamanda bu hayattaki azap da mevzû bahis olduğundan, helâk durumunu bildiren zamir çoğul getirilmiştir. “Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı; Biz de onları günâhlarıyla mahvetmiştik ve Firavun âilesini boğmuştuk.” (8/Enfâl, 54). Demek ki Hz. İsâ’nın üçün üçüncüsü yani Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs gibi üç uknumdan birisi olduğunu Kur’ân da onaylamış bulunuyor. (Oysa Kur’ân, onların bu inancını bir küfür olarak niteler; “Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Yalnız bir tek tanrı vardır, başka tanrı yoktur.” (5/Mâide, 73). “Ey Kitap ehli, dîninizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin! Meryem oğlu Îsâ Mesîh, sadece Allah’ın elçisi, O’nun Meryem’e attığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. Allah’a ve elçilerine inanın, (Allah) ‘üçtür’ demeyin. Kendi yararınıza olarak buna son verin.” (4/Nisâ, 171)

Necranlılar, bundan daha da ileri giderek şunu söylerler; “Kur’ân’da, Hz. İsâ’nın Allah’ın kelimesi (3/Âl-i İmrân, 45) ve ondan bir rûh (4/Nisâ, 171) olarak nitelendiğini, körleri ve alaca hastalarını iyileştirdiğini, ölüleri dirilttiğini, çamurdan kuş yaparak ona can verdiğini ve gaybı bildiğini (3/Âl-i İmrân, 49; 5/Mâide, 110) görüyoruz. Böyle bir kimse de Allah’tan başka birisi olamaz.”

Hz. Peygamber Necran heyetini dinler ve onları cevaplandırır. Tartışmada karşılıklı konuşmalar olmuştur. Bu diyologun son bölümü şöyledir;

Sözcü: Sen İsâ’nın, Allah’ın kelimesi olduğunu bilmiyor musun?

Hz. Peygamber: Evet, öyle biliyorum.

Sözcü: Allah’tan bir ruh olduğunu zannetmiyor musun?

Hz. Peygamber: Evet, öyle biliyorum.

Sözcü: Eh bu da bize yeter.

İşte bu olay ve bu konuşmalar üzerine, üçüncü sûrenin yedinci âyeti Peygambere nâzil olur. (F. er-Râzî a.g.e. Âl-i İmrân Sûresi ikinci âyetin tefsiri. Rivâyet için bkz; es-Sîratü’n-Nebeviyye, İbn’u Hişâm (Mütercim; Yusuf Velişah Urulgiray) Riyad 1985, Cilt II. S. 287-296. et-Taberî Muhammed b. Cerîr, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân. Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr ilgili âyet. Burada bir hususu belirtmekte yarar vardır. Üçüncü Sûrenin nüzûlü, doksan dördüncü sıradadır. Bu da yaklaşık olarak Hz. Peygamberin Medîne’deki ilk yıllarına tekabül eder. Necranlı heyetin Medîne’ye gelişi ise heyetler yılı denilen dokuzuncu yılında olmalıdır. (Bu duruma dikkat çeken Seyyid Kutup, yukarıdaki rivâyete ihtiyatla yaklaşır. Bkz. Fî Zilâli’l-Kur’ân, 3/Âl-i İmrân, 7. âyetin tefsîri.) Bu durumda, Sûrenin ilk bölümündeki bu âyetin ilk muhâtapları, Yahûdîler de Necran heyeti de olmayabilir. Eğer bu rivâyetlerde anlatılanlar, Sûrenin bu ilk bölümü nâzil olduktan daha sonra meydana gelmiş olaylar ise, bu durumda yedinci âyetin kitabın bir kısmını alıp bir kısmını terk etmede Yahûdi ve Hıristiyanlara benzeyen başkaları için inmiş olduğunu düşünebiliriz. Rivâyetçiler de daha sonra bu olaylara tanık olunca onları nüzul sebebi kapsamına almış olabilirler. O zaman yukarıda nüzul sebebi diye anılan olaylara bir çeşit tefsir olarak bakabiliriz.)

Görülüyor ki Hıristiyanlar, İncil’deki Hz. İsâ ile ilgili pasajlarla benzeşen Kur’ân âyetlerini ele alarak sadece onlara inanıyorlar. Bu bize yeter diyerek çekip gidiyorlar. İncil’deki bazı sözlerle benzeşen Kur’ân âyetleri şunlardır; “Mesih, Allah'ın elçisi, Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur.” (4/Nisâ, 171). "Ey Meryem! Allah sana, Kendinden bir kelimeyi müjdeler..." (3/Âl-i İmrân, 45)

Fakat Hıristiyanlar, bu konudaki şu muhkem âyete bakmıyorlar; “Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu, topraktan yarattı, sonra ona ‘ol!’ dedi, artık olur...” (3/Âl-i İmrân, 59). Bizim muhkem gördüğümüz bu âyet, yedinci âyetle birlikte, aynı sûrede ve aynı bölümde nâzil olmuştur. Bunun anlamı şudur. İsâ peygamberin yaratılışı ile ilgili bu muhkem hükme bakmadan, fitne için sadece İncil’deki sözlerle benzeşenlere uyanlar kalplerinde eğrilik bulunanlardır. Bilinmelidir ki, bütün oluş Allah’ın ‘Ol’ kelimesine bağlıdır. Yani her oluş bir kelime iledir. Hz. İsâ da Allah’ın diğer kelimelerinden biridir.

Ayrıca şu da bilinmelidir ki bütün insanların yaratılışında Allah’ın ruhu bulunmaktadır. Yani sadece İsâ’da değil, her insanda Allah’ın rûhu vardır. Şu âyetler bu hususu açıklamaktadır; "Rabbımın kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenir.” (18/Kehf, 109. “Ona (insana) kendi ruhundan üfledi.” (32/Secde, 9)

Mukaddes Kitaplar Benzeşirler: Üçüncü sûrenin yedinci âyetinde, kınanan kimselerden, kalplerinde eğrilik bulunanlar biçiminde söz ediliyordu. Eğrilik kelimesinin Kur’ân dilindeki karşılığı zeyğdir. Bu kelime, bir kimsenin önce istikamet üzere iken, daha sonra ondan ayrılma ve sapma durumunu anlamlandırır. (Bkz, Râgıb el-Isfehânî, Müfredât, İstanbul, 1986, ‘Zyğ’ kökü. Kelimenin Kur’ân’daki kullanımı için bkz. 61/Saff, 5, 9/Tevbe, 117). Nitekim aynı kök, yedinci âyetten hemen sonra, bu anlamı belirleyen bir söz dizisinde yer almaktadır; “Rabbımız, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme (zeyğ).” (3/Âl-i İmrân, 8)

Demek ki, yedinci âyette kınanan kimseler, kendilerini Hak yola nispet ettiği halde, gerçekte sapmaya meyilli olan, Kitapla ilişkisini kesmemiş olan kimselerdir. Zâten, “Müteşâbihlere uyarlar” ifadesinden de bu durum anlaşılmaktadır. Bu niteleme, “Kitabın bir kısmına inanırlar” Kitap ehlinin durumunu açıklayan bir âyette şöyle denir; “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” (2/Bakara, 85) demek gibidir.

Bireysel değişimler, birbirinin açılımı olan hükümler silsilesi üzerine oturur. Eğitilecek olan eğer toplum ise, bu durum daha da bir önem arz eder. Kemikleşmiş inanç ve alışkanlıkların yerine, yeni bir şey öğretebilmenin temel şartı, adım adım ilerleme (tedrîc) yolunu izlemektir. Bu ise ancak derece derece öğretme (kerteleme) ile başarılabilir. Bunun için de nassı sâbit, ama anlamı son söylenecek söze doğru hareketli olan, daha doğrusu onunla benzeşen söz gereklidir.

İsâ peygamberin; Tanrının oğlu ve hatta Tanrı olduğuna inanan bireylerden oluşmuş toplumu düşünelim. Onlar bu inançlarını Kutsal Kitap İncil’e dayandırıyorlar. Bu durumda, Kur’ân-ı Kerim, Tevrat ve İncil’e asla yanlış isnat etmiyor. Önceki kitapların söylediklerini -Kitap ehlinin yanlış anlama ve tahriflerine işaret ederek- kesin bir dille teyit ve tasdik ediyor. İşte bu beyana, üçüncü sûrenin yedinci âyetinin hemen öncesinde rastlanmaktadır: “Sana kitabı gerçek ile ve kendisinden öncekini doğrulayıcı olarak indirdi.”

Kur’ân-ı Kerim’in, Kitab-ı Mukaddesi teyit ve tasdik etmesi, âyetlerinin onun âyetleriyle benzeşmesi anlamına gelir (Muhammed Hamidullah, Kur’ân’ın bu durumu onayladığına işaret eder; “Allah, sözün en güzelini, benzeşen ve sık sık tekrar edilen bir Kitap olarak indirdi” “Buradaki benzeşen” ifadesi, muhtemelen Kur’ân’ın, Kitab-ı Mukaddes gibi eski İlâhî kitaplara benzediğine işaret ediyor.” Bkz; Aziz Kur’an, Le Saint Coran, Zümer Sûresinin 23. âyetinin açıklaması). Bu nedenle Kur’ân, Kitap ehlini bilgilendirmeye onların, Tevrat ve İncil’den anladıklarına benzeşen âyetlerle başlıyor. Anne Meryem’in seçilmişliğini ve temizliğini onaylıyor. Oğul İsa’nın doğumundaki olağandışılığı tasdik ediyor. Onu “Allah’ın ruhu” olarak niteliyor. Peygamber İsâ’nın çamurdan kuş yapıp onu canlandırmasına değiniyor. Fakat bütün bunların arkasından da tanrının bir olduğunu, oğul ve kızları olmadığını belirtiyor. Hz. İsâ’nın ikinci hayatta yargıçlık yapacağı inancına karşı da, orada tek yargıcın Allah olduğunu, asla adam kayırma ve torpil yapılamayacağını, adâletin mutlaka tecellî edeceğini söylüyor.

İşte görülüyor ki bu eğitim ve öğretim seyridir. Kur’ân önceki kitapları onaylar. Onların öğrettiklerinin üzerine, yeni şeyler bina eder. Arkasından da yanlış anlamalara temas ederek doğruları açıklar. Ama kalbinde sapma meyli olan kimseler, kendilerine doğrular geldikten sonra bile, geriye dönmek isterler. Bunun için en uygun yöntem, aşama aşama öğreten âyetlerden bir kapı aralamaktır.

Şefaat Konusunda Benzeşenler: Hıristiyanlıktaki ruhbanlık kurumunu ayakta tutan şey şefaat (aracılık) inancıdır. Katolik Hıristiyanlığın âmentüsü sayılan inanç esaslarına göre; İsâ’nın göklere çıkıp Kadir olan Baba Tanrının sağına oturduğuna, oradan gelip ölüleri ve dirileri hesaba çekeceğine, azizlerin cemaatine, günahların affedileceğine inanılması gerekmektedir. Günah çıkarma merasiminde kullanılan resmî üslup da şudur: “... Hata ile çok günah işledim (üç kere). Bunun içindir ki, hâlâ bâkire olan mesut Meryem’e, Mîkâil’e, Saint Jean-Babtist’e, havârîlerden Saint Pierre ve Saint Paul’a, bütün azizlere ve siz pederime benim için Tanrıma duâ etmeniz için yalvarıyorum.’ (Bkz. Doç. Dr. İ. Süreyya Sırma, İslâmiyet ve Hıristiyanlık, Beyan Y., İstanbul, 1980, S. 34)

Hıristiyanlar, Hz. İsâ’nın çarmıha gerilmeyi kabul etmesiyle, bütün insanlara şefaatçi olmayı üstlendiğine inanırlar. Bir dînî bölgenin başına getirilen başpiskoposa, iki tarafın arasında geçiş sağlayan anlamında ‘Köprü’ demeleri de bundandır. O, günahkârlarla Tanrı arasında aracılık edecek bir köprüdür.

Muhâtaplarının bir kısmı Hıristiyan olan Kur’ân-ı Kerim, doğal olarak bu inancı gündemine alır. Otuz kadar âyetinde şefaatten açıkça söz eder. Bu âyetlerin bir bölümü, kâfirler için şefaatçi olmadığını bildirir. Onlar öteki hayatta şöyle diyeceklerdir; “Şimdi artık bizim ne şefâatçilerimiz var, ne de samimi bir dostumuz.” (26/Şuarâ, 96-101)

Şimdi bunu dinleyen Hıristiyanlar, “biz inanan kimseleriz. Kâfir değiliz. Bu nedenle âyet bize konuşmuyor” diyebilirler. Oysa Kur’ân, bizzat iman edenlere de seslenerek Allah’tan başka şefaatçi olmadığını ilân eder: “Rablerine toplanacaklarından korkanları onunla uyar ki; kendilerinin, O’ndan başka dostları da, şefaatçileri de yoktur.” (6/En’âm, 51). “Ey iman edenler! Alışverişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımız şeyden hayra sarf edin.” (2/Bakara, 254)

Hıristiyanlar, bu sefer, “Hz. İsâ sıradan bir şefaatçi değil ki” diyebilirler. Oysa, Kur’ân, Allah izin vermedikçe kimsenin şefaat edemeyeceğini bildirir; “Rahmân’ın huzûrunda söz almış olanlardan başkaları şefâat edemezler.” (19/Meryem, 87). “İzni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbınız Allah budur.” (10/Yûnus, 3)

Bu dafa Hıristiyanlar, “o bir Tanrıdır” diyebilirler. Oysa, başka bir grup âyet, tanrı yerine konulanların da şefaat edemeyeceklerini gerekçesiyle belirtir: “Allah'ı bırakıp kendilerine zarar da, yarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!’ diyorlar. De ki: ‘Göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?” (10/Yûnus, 18). "O'nu bırakıp da tanrılar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek isterse, o tanrıların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramaz da.” (36/Yâsin, 23)

Belli ki Kur’ân’da şefaat konusundaki bazı âyetlerde nihâî hüküm yoktur. Bu elbette konuyu kavratmak için böyledir. O zaman bu konuda nihâî hüküm bulundurmayan âyetler, aşağıdaki şu âyetlere müteşâbih, yani benzer bilinmelidir; “Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezâsını çekmez; kimseden şefâat kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz.” (2/Bakara, 48). “Ve şu günden sakının ki, kimse kimsenin cezâsını çekmez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefâat fayda vermez.” (2/Bakara, 123). “De ki: "Şefaat tamamen Allâh'ındır.” (39/Zümer, 43-44)

Yoksa kalbinde hastalık bulunan kimse, bu âyetler arasında bir irtibat aramadan istediğine uymak isteyebilir. Şefaatçiler edinmeye devam edebilir. Ama inanan bir kimse için gerçek hüküm önemlidir. Peki, gerçek hüküm nedir? Gerçeği arayanlar, âyetlerin çelişkisiz olmadığını bilir. Nâsihi mensuhu olmadığını anlar. Hepsinde de, şefaat fikrinin ve bir şefaatçi edinmenin olumsuzluğunu görür. Âyetlerdeki farklı üslûbun, şefaatçi edinenlerle dolu bir toplumun terbiye seyrini hikâye etmekte olduğunu fark eder. Bu durumda, derin anlayışlı kimseler (er-râsihûn) için bu âyetlerin hepsi de muhkem olur.

Örtünme Konusunda Benzeşenler: Klâsik dönem müfessirlerinin bir kısmı, pratik konulardaki muhkem âyetlere nâsih, müteşâbihlere de mensuh deyimini kullanmışlardır. Bazı tefsir tartışmalarında, ‘Bu âyet mensuh değil, muhkemdir’ ibâresini görmek mümkündür. Yani; nihâî hükmü açıkça görülen bir âyetin, nâsih olduğu söylenir. Nâsih görülen âyetlere muhkem denir. Bu durumda; mensuh olarak nitelenen âyetler de, muhkemin mukabili olan müteşâbihle eşitlenmiş olmaktadır.

Kölelik ile ilgili hükümler böyledir. Kur’ân, bir boynu kölelik zincirinden çözmeyi, insanın aşması gereken bir engel olarak gösteriyor; “Fakat (insan) o, sarp yokuşa aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu çözmektir(98/Beled, 11-13)

Şimdi hiç kimse çıkıp da, tarihte çözüm öneren diğer bazı müteşâbih âyetlere bakarak, Kur’ân’ın köleliği teşvik, hatta tecviz ettiğini iddia edemez. Kur’ân’ın fakirlere zekât verilmesini emretmesi, nasıl her her toplumda fakir bulundurmayı istediği ile yorumlanamazsa, kölelerin hürriyete kavuşturulmasını teşvik etmesi de köle edinmeyi onayladığını göstermez. Bu konudaki âyetlerin hepsi yukarıdaki muhkem söze bağlanarak okunmalıdır.

Burada asıl üzerinde durmak istediğimiz örtünme konusudur. Örtünme ile ilgili âyetler, pratik konularda benzeşenler için güzel bir örnek oluşturur. Bu konudaki âyetler nihâî hükmü, dört kademede vuzûha kavuşturur. Kur’ân, birinci kademede kadın erkek ayırımı yapmadan, Allah’ın bütün insanlara elbise (yapma bilgisi) indirdiğini belirtir. Fakat, örtünmeye yönelik sorumluluk ve korunma bilincinin (takvâ elbisesinin) daha iyi olduğunu söyler: “Ey Âdem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ/korunma elbisesi, en iyisidir.” (7/A’râf, 26)

Bu âyet, takvâ/korunma bilincini, elbiseden iyi göstermekle, elbise ile örtünmeyi elbette önemsiz kılmamakta, aksine onun örtünme ile birlikte de gereğine vurgu yapmaktadır. Nitekim, Kur’ân rızk konusunda da sorumluluk ve korunma bilincinin daha iyi olduğunu söyler. (Hac’dan bahseden bir âyette şöyle denir; “Yanınıza azık alın, azığın en iyisi takvâdır.” -2/Bakara, 197-). Ama böyledir diye kimse, yeme içmeyi önemsiz görmez. Kaldı ki daha sonra nâzil olan bir âyette, kadınların bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman, tanınmadıkları durumlarda eziyete uğramasınlar diye bir elbise ile örtünmelerinden söz eder; “Örtülerini üstlerine salsınlar; onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (33/Ahzâb, 59)

Bundan sonra nâzil olan bir âyet de yakın akrabalarla, cinsellik konusunda problem oluşturmayacak erkeklerin ve erkek çocukların dışındaki kimselere karşı kadınların örtünmelerinden söz eder; “Mü’min kadınlara da söyle: ‘Bazı bakışlarını kıssınlar, ırzlarını korusunlar. Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hâriç. Baş örtülerini (göğüs) yırtmaçlarının/yakalarının üstüne koysunlar. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkek tâbilerine, yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilir. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey müminler, topluca Allah'a tövbe edin ki felâha eresiniz.” (24/Nûr, 31)

Bütün bunlardan sonra nâzil olan bir âyette ise, evlenemeyecek kadar yaşlı olan kadınların dışarı çıkarken, -kasten süs gösterme amacı olmaksızın- bir dış örtü ile örtünmeyebilecekleri, fakat örtünmelerinin daha iyi olacağı belirtilir; “Evlenme arzusu kalmamış, oturan kadınların, kasten süs göstermeğe çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günâh yoktur. Ama sakınmaları, kendileri için daha hayırlıdır.” (24/Nûr, 60)

Bütün bu âyetlerden, örtünmede nihâî maksadın kadın-erkek ilişkilerindeki muhtemel problemleri önlemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu iş için en uygun şey de tesettür/örtünme olarak gösterilmiştir. Demek ki bu âyetler, birbiri ile çelişkili değil, birbirinin nâsih mensûhu değil, örtünmenin gereği konusunda birbirine benzeşmektedir.

İkinci Hayat Konusunda Benzeşenler: İnsanın bilgi edinmesi için iki alan vardır. Birincisi ‘Şehâdet’ alanıdır. Biz burayı müşahede eder, işitir, görür dokunur ve kavrayabiliriz. Böylece muhkem bilgiler elde ederiz. Bu bilgilerden, evrensel yasalara dayanan fiziksel bilimler doğar. Bilgi edinilebilecek ikinci alan ise, metafizik olan ‘gayb’dır. Fakat duyu organlarımız bu alanı kavramakta yetersiz kalır. Her iki terim de şu âyette kullanılmıştır; “O, görülen (şehâdet)i de görülmeyen (gayb)ı da bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır.” (59/Haşr, 22)

Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekmektedir. Gayb; sadece “görülmeyen” demek değildir. Aynı zamanda ‘Şu anda hazırda bulunmayan’ demektir. Bu nedenle, o anda hazırda bulunmayan kimsenin onu üzecek biçimde anılmasına ‘gıybet’ denmektedir. Kelime bazen, bilinenin mukabili olarak da kullanılır. Kur’ân’da daha çok insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan hakikati nitelemek için kullanılmıştır.

Oysa sadece görülmeyen niteliğindeki bir şey, şehâdet alanında bulunan, fakat duyularımızdan uzak kalan, yahut zihnimizde gelecek biçiminde algılanan eşya, haber ve hâdiseler olabilir. Bunlar bilinebilirlik açısından gayba benzer. Fakat mutlak bilinmez değildir. Meselâ çocuk, annesine misafir geldiğini duymuştur. O bir misafirin geldiğini muhkem olarak bilmektedir. Ancak tanımadığı için misafirin kimliği ve ne zaman döneceği ona gayb gibidir. Fakat bunları her an bilme imkânı olduğundan tam bir gayb da değildir. İşte şehâdet alanında bulunup da, gayba benzeyen bu tür haber ve olayları gayb dışında bir isimle adlandırmamız gerekmektedir. Hiç bilinemeyecek olana Kur’ân’da ‘el-gayb’ denmektedir. Biz bundan hareketle; zamanla bilinebilir olana aynı kökten bir kelimeyle ‘gâib’ diyebiliriz. Böylece mutlak gayb ile, şu anda bize gayb gelen şeyi birbirinden ayırmış oluruz.

Meselâ Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmek bizim için mutlak anlamda bir gaybdır. Çünkü onun zamanını sadece Allah bilir; “Sâat’in/Kıyâmetin bilgisi ancak Allah'a mahsustur.” (31/Lokman, 34). “Ben size, Allâh’ın hazîneleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem.” (6/E’nâm, 50). "Size söylenen şey yakın mıdır, yoksa Rabbım onun için uzun bir süre mi koyacaktır, bilmem. Gaybı bilen O'dur.” (72/Cinn, 25-26)

Fakat yağmurun ne zaman, nereye ve ne kadar yağacağını takdir eden bilgi mutlak gayb olsa da, onun yağacağı yer, zaman ve miktarı bilmek gayb değil gâibdir. Çünkü, bulutların cinsi, yoğunluğu ve rüzgârın seyri gibi emâreler, onun zamanını ve yerini bize haber vermektedir. Nitekim yukarıdaki âyet, kıyâmetin zamanını bilmeyi Allah’a tahsis ettikten sonra şöyle devam eder; “Yağmuru indirir, rahimlerde bulunanı bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.”

Allah, sadece bunları değil, her şeyi bilir. Ama, hiç kimsenin bilemeyeceği, sâdece Allah’ın bileceği başka şeyler de vardır. Bu âyette vurgulanan şudur. Yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyen kimse, kıyâmetin saatini nasıl bilsin? Fakat, yağmurun ne zaman yağacağı, ana rahminde ne olduğu, ne zaman şiddetli bir depremin olacağı mutlak gayb ile sınırlanmamıştır. Bunlar sadece bilemeyene gâibdir. İlk ikisinin şu anda bilim adamları için gâib olmaktan çıktığını da biliyoruz.

İkinci hayata gelince. O mutlak anlamda bir gaybdır. Doğal olarak oradaki nimet ve azâbın mâhiyeti de insan için gayb kalacaktır. Fakat din koyucusu, kulların iman ve inkârına karşılık onlara vereceği nimet ve azâbın niteliklerini anlatacaktır. Bu anlatış da elbette muhâtaplarının diline yani onların nimet ve azap kültürlerine uygun düşmesi gerekir. Aksi taktirde, sözün ruhlara bir etkisi olamaz.

Kur’ân’ın ilk seslenişi, döneminin büyük bir kentinde, köleleri ve hizmetçileri bulunan zengin bir halka olmuştur. Bu halkın yoksulları genelde ona uymuşlar, zenginleri karşı koymuşlardır. Bu nedenle, Kur’ân vaat ettiği nimetleri doğal olarak o yoksulların hoşlanacağı, kendisiyle tehdit ettiği azâbı da o şımarık zenginlerin kaygılanıp korkacağı niteliklerle anlatmıştır.

Üzerinde durulan coğrafya Arabistan, uyarılan toplum Arap, aralarından seçilen elçi Arap, onlara cehennemi ve cenneti tanıtan da Arapça bir Kur’ân’dır. Buradan şu noktaya ulaşmamamız zor olmasa gerektir. Kur’ânın kendi dilini Arapça ile sınırlaması, aynı zamanda o günkü Arap kültürüyle de sınırlandırması anlamına gelir. Yani Arapça Kur’ân, aynı zamanda gününün Arap kültürüyle konuşan Kur'ân demektir.

Bu durumda, yukarıdaki ifâdelerden şunlar anlaşılırsa yanlış olmayacaktır. Mutlak gayb alanını anlamak için iki benzetmeye ihtiyaç olacaktır. Birincisi gaybdan haber vermedeki zorluktandır. Bu zorluk, haber verilen yerle o haberi alanın saha ayrılığından kaynaklanır. Bu nedenle Kur’ân ikinci hayattaki meyveleri bu hayattaki meyvelere benzetir. “İnananlar ve yararlı işler yapanlara, içlerinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara bir ürün rızk olarak verildiğinde, ‘bu daha önce de bahşedilenin aynısıymış’ derler. Bunlar, müteşâbih olarak sunulmuştur.” (2/Bakara, 25)

Benzetme gereğinin ikincisi, verilen haberin, zihinlerde algılanış biçimindendir. Bu haberi veren toplumla, alan toplumun kültür farkı bu gereği artırır. Âyetlerde cennet; huzur verici gölgeler, tarifsiz güzellikte eşler, üzüm, nar, hurma, kuş eti, girift ağaçlar, zencebîl, kâfûr, misk, ipekler, atlaslar, kanepeler, divanlar, yastıklar, dolaşıp hizmet eden sürekli aynı yaşta, güzel kız ve oğlanların bulunduğu, içinden ırmaklar akan bahçeler şeklinde tasvir edilir.

İnananlara; ağzı mühürlü bir testiden, gümüşten sırça kadehlerde, içine kâfur ve zencefil karıştırılmış tertemiz, güzel kokulu bir şarap sunulur. Zencefil, güzel kokusuyla içkiye lezzet katan bir baharattır. Kâfûr soğukluk, zencefîl ısı verir. İçildikten sonra ağızda misk kokusu bırakır. İçenleri sarhoş edip salyalarını akıtmaz. Öyle bir iki kadeh içmekle tükenecek gibi de değildir. Çünkü Tesnim ve Selsebîl denen bir pınardan beslenir. Tesnim, Allah’a yaklaştırılanların içki pınarıdır. Selsebîl ise içimi gâyet lezzetli, tatlı, boğazdan çok rahat geçen bir içkidir.

Altın ve gümüş kaplara konulmuş leziz yemekleri ve temiz içkileri dolaştıranlar, ihtiyarlamazlar, tazelikleri bozulmaz. Ölümsüz gençlerdir onlar. Etrafa saçılmış inci tâneleri gibidirler. İnci tâneleri düz yerde dağınık olursa ışığı birbirine vurduğu için güzel bir görünüm verir. O kadar güzeldirler. Onlar süreklidirler. (Kur’ân’ın sürekli anlamında kullandığı kelime ‘Huld’dur. Uzun zaman kalıcı olmaya da ‘Hulûd’ denilir. Kelime, hem uzun zaman için, hem de sonsuzluk için kullanılır. Yaşlandığı halde saçları ağarmayan, dişleri dökülmeyen kimseye de ‘Muhlid’ denir.)

Nankörlüğe karşılık olarak verilecek cehennem için de tasvirler yapar Kur’ân. Özellikle ateş bunların başında gelir. Düşünün ki şımarık bir zengin; kavurucu bir sıcakta çölde kalmış. Açlık gidermeyen dikenli otlardan başka bir yiyeceği yok. Şiddetli bir susuzluk içinde, fakat kaynamış ve kirlenmiş içeceklerden başka içeceği de yok. Yaşamanın ve ölmenin bulunmadığı bir çaresizlik ortamında. “Cehennem bir gözetleme yeri olmuştur. Azgınlar için bir barınak. Devirlerce kalacaklardır içinde. Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir içecek. Sadece; kaynar ve atık bir su” (78/Nebe’, 21-25)

Şimdi cennet ve cehennemle ilgili şu tasvirler bize bir şeyler hatırlatıyor. Çünkü bu kavramlara yabancı değiliz. İşte inananlara verilen cennet nimetleri, bu hayatta tanıdığımız nimetlere böyle benzer. Nankörlere verilecek karşılık da bu ilk hayattaki mahrumiyetlere benzer. Fakat aynen böyle midir? Buna rahatlıkla “hayır” diyebiliriz. Gerçekte bunlardan çok farklı olmalıdır; zira iki hayatın oluşu birbirinden farklıdır. Orada zaman algısı bildiğimizden farklıdır; “Göklerle yer genişliğindeki cennet” (3/Âl-i İmrân, 133). “Müttakîlere/sakınanlara vaat olunan cennetin meseli şöyledir: Orada bozulmayan sudan ırmaklar, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet sunan bir şaraptan nehirler, süzme bir baldan oluşan nehirler var.” (47/Muhammed, 15)

Bu hayatta; tadı bozulmayan su ve lezzeti bozulmayan süt bulunur mu? Süzme baldan bir nehir nasıl olur? Ayrıca, herkes sütü ve balı sevmeyebilir de. Şarap, hiç tatmamış kimseye de lezzetli gelir mi? Bu nedenle cennette bunların da ne işi var diyen çıkabilir.

Bu son âyetlerden anlıyoruz ki cennet ve cehennem tasvirleri muhkem değildir. Çünkü cennet ve cehennem sadece vaad ve vaidden ibaret değildir. Zaten âyette bunların bir ‘mesel’ olduğu söylenmektedir. Nitekim bu sayılanları ödül ve ceza olarak algılayışlar da farklıdır. Bunlar kalplerinde hastalık olanların hastalığını artırabilir.

Allah’ın Zâtı Konusunda Benzeşenler: Kur’ân’da, Allah’ın antlarda bulunduğu görülür. Oysa Kur’ân’ın tanımladığı Allah aşkındır. Yemin etmek de insanbiçimci bir iştir. Arapların sosyal hayatta yaygın biçimde ant etmeleri, Allah beyânında da bulunabilmesi için yeterli bir izah tarzı sayılabilir mi? Acaba Allah, kitabında daha fazla aklî ve mantıkî deliller sunmak yerine, neden ant etmek yolunu seçmiştir? Kur’ân’daki antların maksadı sadece hitâbet gücüyle insanları iknâ etmek midir? Söylevsel etkisi dışında, bir değeri yok mudur? Onlar âyetlerde birer süs müdür? Ayrıca ant, delil getirmede çaresiz kalan, belki de sinirlenip kızan kimselerin başvurduğu yollardan biridir. Her şeye gücü yeten Allah’ı kim sıkıştırıp delil getirmeye zorlayabilir ve kızdırabilir ki, ant etmeğe sığınmaktadır?

Bu konuda akla gelebilecek bir başka soru da şudur. Allah, ant etmese de bir mü’min zâten O’na inanırdı. Fakat defalarca ant etmiş olsa bile kâfir yine O’na inanmayacaktı. Öyleyse İlâhî kelâmda ant edilmiş olmasının pratikte ne gibi faydaları olabilir? Ayrıca Hadis-i şeriflerde Allah’tan başkasının ismiyle ant edilmesi yasaklanmaktadır. Oysa Allah ‘Güneş, Ay ve Yıldızlar’ gibi kendinden başka, hem de yarattığı varlıklarla ant etmektedir. Bir şeye ant edilmiş olması onu yüceltiyorsa, Araplar zaten gök cisimlerini yüceltip onlara ibâdet ederlerken, Kur’ân’ın tutup da yine de onlarla ant etmesinin anlamı ne olabilir?

Problem sadece ant değildir. Kur’ân-ı Kerîm, Yaratıcıyı, bu hayattakilere benzeyen isim ve fiillerle tanıtmaktadır. Bu isim ve fiillere göre Yaratıcı, intikam alan, lânet eden, tuzak kuran, öfkelenen, gökte sekiz köşeli tahtta oturan bir sultandır;

“O intikam alandır.” (3/Âl-i İmrân, 4)

“Allah, en iyi tuzak kurandır.” (3/Âl-i İmrân, 54)

“Allah, onlara gazap etmiş, onları lânetlemiştir.” (48/Fetih, 6)

“O gün Rabbının tahtını, üstlerinde sekiz taşır.” (68/Haakka, 17)

“Güneşe ve onun aydın sabahına ant olsun.” (91/Şems, 1)

“Din gününün Sultanı...” (1/Fâtiha, 4)

Bunların beşerî nitelikler olduğu tartışılmaz. İnsan da ‘İntikam alır, tuzak kurar, öfkelenir ve yemin eder. Yüce Allah’ın isim ve fiillerinin, böyle beşer terminolojisiyle ifade edilmesi, insan zihninde problemler oluşturabilir. Eğer; belli bir yerde oturan, ant eden, hoşlanan, sevmeyen, öfkelenen, tuzak kuran, hesaba çeken, cezalandıran ifâdeleri Allah için muhkem görülürse, tekrar bir İsâ-Tanrı modeline dönülmüş olur. Kalplerinde eğrilik olanlar da bunu izler ki, bu putperestlikten başka bir şey değildir.

Eğer biz, yukarıdaki âyetlere, bu varlık alanında algılanan biçimiyle uyarsak, farkına varmadan, Kur’ân’ın diğer bazı hükümleri ile çelişkiye düşmüş oluruz. (Nitekim, müşebbihe fırkası bu çelişkiye düşmüştür). Çünkü Kur’ân’a göre Allah, kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur. Var olduğu âşikâr, fakat varlığının mâhiyeti gizlidir. Evvel, fakat aynı zamanda âhir, zâhir fakat aynı zamanda bâtındır. Her yerde bizimledir; “O öncedir; sondur; âşikârdır; gizlidir. O her şeyi bilir.” (57/Hadîd, 3). ‘Nerede olursanız O sizinledir’ (57/Hadîd, 4)

Kur’an dilinde; öz, mâhiyet ve cevherde benzerlik için ‘ndd’ (2/Bakara, 22), nicelik, kemmiyet ve seviyede benzerlik için ‘svy’ (5/Mâide, 100), ölçü, miktar ve hacimde benzerlik için ‘şkl’ (38/Sâd, 58) kökleri kullanılır. ‘Şbh’ kökü ise; nitelik, keyfiyet, oluş ve sıfatta benzerlik için kullanılmaktadır (4/Nisâ, 157). Örnek, benzer ve ... gibi olma’yı anlamlandıran en kapsamlı kelime ise ‘msl’ kökündendir. Bir şeyin tam benzeri olması amacıyla yapılan timsal (heykel) bu kökten yapılır. “Ona dilediği gibi kaleler, heykeller (timsal’in çoğulu) havuzlar kadar leğenler, sâbit kazanlar yaparlardı.” (34/Sebe’, 13)

‘Msl’ kökünün kullanıldığı bir söz dizisinde, eğer anlam bir kayıtla sınırlanmışsa, tam benzerlik sadece o kayıtlanan yönde düşünülebilir. Meselâ şu âyette iki şeyin birbirine benzemesi, ancak benzetme noktasında tamdır; “Allah'tan başka velîler edinenler, bir ev edinen örümceğe benzerler (msl). Evlerin en gevşeği örümcek evidir.” (29/Ankebût, 41)

Allah’tan başka koruyucu edinen kimse, örümceğe benzetilir. Benzeme noktası ise, örümcek sığınağının basitliği ve gevşekliği ile koruyucu edinilen kimsenin basitliğidir. Allah’tan başkasını dost edinenin dostu, örümcek evi gibi dayanıksızdır.

Fakat eğer benzetmede, sözü sınırlayan bir kayıt yoksa. Ayrıca benzerlik de olumsuz gösteriliyorsa, o zaman, ‘msl’ kökü yukarıdaki dört benzeme yönünü de kapsar. Bir âyette şöyle denir; “O'na benzer (msl) şey yoktur. O işitendir, görendir.” (42/Şûrâ, 11). Yani, öz, nitelik, nicelik ve hacim yönüyle Allah’ın mislişünülemez. Bu durumda; Allah’ın meseli en üstün olmalıdır (16/Nahl, 60). Öyleyse O’na mesel getirilmemelidir (16/Nahl, 74). Ama O, mesel getirir (2/Bakara, 24). Çünkü her mesel, bir açıklama ve tavzih için getirilir. Bu nedenle onu ancak bilen verir. “Allah'a meseller vermeğe kalkmayın! Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz!” (16/Nahl, 74)

Allah’ın insanlar düşünsünler diye (59/Haşr, 21) verdiği bu meselleri de ancak âlimler düşünürler. “Biz bu misalleri insanlara anlatıyoruz ama onları, âlimlerden başkası düşünüp anlamaz.” (29/Ankebût, 43)

Zaten müteşâbihleri de ancak âlimlerin kavrayabileceğine yukarıda temas edilmişti. Bu sebeple deriz ki; O’nu, gökte arşı üzerine yerleşmiş, gören, işiten, bilen, öfkelenen, elleri bulunan ve yemin eden sultan olarak tanımlayan ifadeler, beşer tecrübe ve idrâkinin üstünde kalan bir kudreti, beşerin seviyesine indiren kavramlardır. Bu ifadelerle, Allah’ın yüceliği, her şeye gücü yettiği, bütün varlıkların mutlak hâkimi olduğu anlatılmıştır.

Sonuç: Çoğu kimse, Kur’an’ın ‘müteşâbih’ diye nitelediği ayetlerin sadece sembolik anlatım içerikli ayetler olduğunu düşünür. Oysa, müteşâbih sözcüğü lügatte ve Kur’an’daki kullanımlarında benzeşmeyi ifade eder. Bu benzeşme de elbette âyetler arasında aranmalıdır. Yani bir söz, sembolik anlam taşısa da taşımasa da, müteşâbih diye nitelenebilir. Bu, bir âyetin nihai bir hüküm bildirmediği, o sözün muhkem olmadığı anlamındadır. Bu sözün, bir anlamsal ve bir de varlıksal tevili yapılabilir. Anlamsal tevilini ulemâ yaparak muhkeme ulaşır. Varlıksal tevili ise anlamın vukuuna ilişkin olduğundan onu, elbette, sadece Allah bilir.

O hâlde, müteşâbihlik, anlatım problematiğinden ziyade, sözdeki maksadın sınırıyla ilgili bir adlandırmadır. Oysa, dolaylı anlatım, kıssa, mecaz ve sembollerle yapılır. Bu da sözün maksadı değil, mâhiyetiyle ilgilidir. Burada, benzeşme yoktur, çünkü söylenen lafız başka, anlaşılması gereken başkadır. Ayrıca, Kur’an’ın söz söyleme biçimi eğer anlamla ilgili bir sorun oluşturuyorsa, bu asla tevili gerekli kılmaz. Çünkü sözün muhâtabı ulemâ değil, nüzul atmosferini teneffüs eden herkestir. Yani bu sorun, olsa olsa lisânî ve kültüreldir. Bu da ulemânın değil, ona muhâtap olan herkesin sorunudur. Bu nedenle diyebiliriz ki, mecaz ifade eden her sembolik söz, bir anlamda müteşabihtir. Ama müteşabih her söz, sembolik anlam taşımayabilir.

 

Hem Muhkem, Hem Müteşâbih Kitap

Yorumlar Üzerine: Klâsik dönem müfessirlerinin ‘müteşâbih’ üzerine yaptıkları yorumlar; ilk bakışta, delilsiz, tutarsız ve çelişkili görülebilir. Oysa, verilen örneklere bakıldığında, biz bu yorumların hemen tamamının bir noktada birleştiğini düşünüyoruz. Bu durum, konuyu dikkatle inceleyen kimseye asla uzak kalmayacaktır.

Ancak, konunun daha iyi anlaşılması için, iki hususu hatırlamamız gerekecektir. İlk husus, Âl-i İmran sûresinin yedinci âyetinde geçen, kitap ve âyet kavramlarının en geniş delâletiyle düşünülmesidir. O zaman; hem indirilen, hem de korunan kitapların âyetlerinde muhkem ve müteşâbih kategorisinden söz edebiliriz. Hatırlatmak istediğimiz ikinci husus da şudur. Sadece gerçekliği bilinemez olan değil, aynı zamanda, nihâî maksadı bilinmez olan her âyet de müteşâbih sayılmalıdır. Bu yaklaşım, ifade tarzı tamamıyla teşbihî olan âyetler ile tedrîcî bir öğretim yapan âyetleri de müteşâbih kapsamına alacaktır. Bu bakış asla yanlış olmayacaktır. Çünkü, aşama aşama anlatma yolunda ve mecaz ifadelerinde, nihâî hüküm açısından elbette bir çeşit belirsizlik söz konusudur.

O zaman, müteşâbih konusu, mutlak gayb içerikli âyetlerle sınırlandırılmamış olacaktır. Zaten bir şeyi, başka bir şeye benzer kılma gereği, sadece beşer dilinin, ilâhiyat konuları için kullanılmasından doğmaz. Aynı zamanda sözün muhâtaplarının, farklı zaman, idrâk, kültür, sezgi, ilgi ve bilgi seviyelerinden de kaynaklanabilir.

Son iki paragraftan anlaşılması gereken şudur. Nihâî amacı, -bir anlamda tevili- ilk plânda, beş duyudan birisiyle veya akılla anlaşılan her âyet muhkemdir. Bunlar, ana âyetlerdir. Nihâî amacı belirsiz olan diğer âyetler bu analara benzer bilinmelidir. Nihâî amacı belirsiz olanlar, hem birbirleriyle, hem de o konudaki analarla benzeşirler. Bu âyetler ancak açıklayıcı bir söz, yol gösterici bir bilgi, tanıtıcı bir kültür veya kuvvetli bir sezgi ile kavranabilirler.

Âyetler arasındaki benzeşmeyi ifade eden, ‘Şbh’ kökü; nitelik, oluş ve sıfatta benzerlik için kullanılmaktadır (ğıb el-Isfehânî, Müfredat, ‘m-s-l’ maddesi, Örnek olarak bkz; 4/Nisâ, 157). Bundan hareketle şunu söyleyebiliriz. Yalnız başına nihâî bir hüküm belirlemeyen, yahut elde edilen anlamda bir istikrarsızlık bulunan âyetler, hâricî bir bilgi, derin bir düşünme veya kuvvetli bir sezgi yoluyla, o konudaki ana âyetlere benzetilerek; nitelik, oluş ve sıfattaki bilgi netlik kazanacaktır.

Yorum Noktaları: Bir âyet aklın muhkem verisine, başka bir âyet, tarihin muhkem bilgisine, bir başka âyet de doğal bir olaydan çıkarılan evrensel bilgiye benzer kılınabilir. Bu da ancak ‘sağ duyulu ve bilmede derinlik sahibi’ kimselerin yapabileceği bir iştir.

Şimdi bu farklı durumları, birkaç örnekle açıklayalım; “Bakmıyorlar mı deveye, nasıl yaratıldı!” (88/Ğâşiye, 17. Muhammed Esed şöyle diyor; "Âyette ‘develer" anlamına gelen kelime ‘ibil’dir. Ama bu ismin aynı zamanda "yağmur taşıyan bulutlar"ı anlattığı da unutulmamalıdır. Eğer bu terim âyette "develer" anlamında kullanılmış olsaydı, ona yapılan atıf, öncelikle devenin, dikkat çekici dayanıklılığı, binme, yük taşıma, süt, et ve yün elde etme gibi çok çeşitli işlerde kullanılabilmesi ve çöl ortasında yaşayan insanlar için taşıdığı vazgeçilmezlik gibi sebeplerden dolayı kendileri için daima hayranlık duyulan bir nesne olarak Peygamber’in çağdaşı Araplara hitap etmiş olurdu. Ama "develer"e yapılan atıf, anlamını, belirli bir çevrenin ve belirli bir zamanın insanları ile sınırlamış olacağından, burada hiç dikkate alınmamalıdır. Çünkü Kur’ânda, Allah’ın yarattığı evrenin olağanüstülüklerini gözlemlemek için yapılan çağrı, bütün zamanların ve bütün toplumların insanlarına yöneliktir. Bu nedenle, ibil teriminin burada "develer" için değil, ama "su ile yüklü bulutlar" için kullanıldığını varsaymak için birçok neden vardır: Ayrıca, burada suyun buharlaşması, buharın göğe yükselmesi, yoğunlaşması ve sonunda yere düşmesi şeklindeki olağanüstü devrevî sürece işaret edilmiş olması, ne kadar hayranlık verici ve faydalı olsalar da "develer"e yapılan atıftan çok, daha sonraki âyetlerde gökyüzü, dağlar ve yeryüzünün anılması ile daha fazla uyumludur. Bkz. Kur’ân Mesajı, Gâşiye Sûresi, ilgili âyetin dipnotu.)

Şimdi, gökdelenlerde çalışan, akaryakıtlı araçlardan başka bir ulaşım ve nakil aracı göremeyen çağımızdaki insanlar için bu ‘deve’ örneği ne ifade eder? Hatta, vahyin indiği coğrafyada bugün yaşayan bazı kimseler için bile ‘deve’ uygun bir örnek midir acaba? Oysa, deve vahyin ilk muhâtaplarının hayatını dolduran bir hayvandı. Onlar için çok itaatkâr bir arkadaştı. Kocaman cüssesine rağmen bir çocuğa bile diz çökebilirdi. Kanaatkâr, tasarruflu ve sabırlı bir yardımcıydı. Çölde bulduğu bakır bir teli bile yiyebilir, on beş gün su içmeden durabilir, rutubet kaybetmemek için dilini çıkarmadan dudaklarıyla yayılabilirdi.

Gözünü dünyaya açan her Mekkeli, nakil vasıtası olarak deveyi görmüş, sonra da hayatını ondan kazanmıştı. Çölde onu kılavuz edinmiş, yolculukta eşyasını onun üzerinde taşımış, sırtına binmiş, sütünü içmiş, etini yemiş, derisini giyinmiş, kemiklerini kullanmıştı. Cinâyetlerde, diyeti onun üzerinden hesaplamıştı. Onun için şiirler yazmış, şarkılar bestelemiş, darb-ı meseller söylemişti. Kur’ân, bu nedenle ilk muhâtabının dikkatini ona çekiyordu. Bu nedenle, yukarıdaki âyet, deveyle birlikte yaşayan kimse için, elbette muhkemdi.

Bir başka örnek de sivrisinekle ilgili âyettir. Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Allah, bir sivrisineği ve onun da üstündekini örnek göstermekten çekinmez.” (2/Bakara, 26). Âyetin kelime kelime anlamı; ‘Sivrisineği ve onun da üstündekini’ biçimindedir. Bazıları, bu anlamı kısmen yorumlayarak, ‘cüsse itibariyle onun üstündekini’ biçiminde Türkçeleştirirler. O zaman, fil ve manda gibi iri hayvanların kastedilmiş olacağını düşünürüz. Bazı yorumcular da, ‘Küçüklükte onun üstündeki’ biçiminde anlam verirler. O zaman vurgulanan küçüklük vasfının üst derecesi olur. Birisinin, “Filan şahıs, insanların en alçağıdır, hatta ondan da fazla” demesi gibi. Bu kez kastedilen hayvanlar farklılaşır. Sivrisinekten daha küçük böcekler gelir akla. Âyet şöyle devam eder: “İnananlar, bilirler ki o, Rablerinden bir gerçektir.”

Bu örneğin anlaşılamayacak bir tarafı yoktur. Ancak doğal âyetler üzerinde kafa yormayan, şartlanmış kimselere bu ifade basit gelebilir. Hatta Kur’ân’ın muhâtapları, bu sözde ilk planda bir derinlik de bulamamış olabilirlerdi. Bu nedenle âyette; kimilerinin “Allah, bir böcekle uğraşıyor” diye, akıllarınca temsili alaya alarak sapkınlıklarını artırdıklarından söz eder; “İnkâra sapmışlar ise ‘Allah bu örnekle ne muradetti?’ derler. Allah birçoğunu onunla saptırır.” (2/Bakara, 26)

Çünkü âyet üzerinde düşünmüyorlar. Sivrisinek örneğini basit buluyorlar. Anlamı bir muhkeme ircâ etmiyorlar. Hatırlanacağı üzere, müteşâbihler kalplerinde eğrilik bulunanların fitne kapılarıydı. Sivrisinekle ilgili âyet şöyle sona erer; “Birçoğunu da onunla doğruya kılavuzlar.”

Bilgi çağı günümüzde, ilgili âyeti, laboratuar tahlilleriyle okuyan kimsenin algısı daha hızlı olabilir. Bu nedenle, “sivrisinek” örneği müteşâbih bilinmesi gerekirken, bu bilgilere ulaşan kimse için muhkem olabilir.

Kitabın Tamamı Muhkemdir: Kitabın tamamı, indirene göre muhkemdir. Âyetler, nihâî ve gerçek maksadını anlayana göre de muhkemdir. Kitaplar, elçinin kalbine indirilirken şeytanın tahrifine karşı da muhkemdir. Ona, temiz meleklerden başkası müdâhale edemez, bâtıl karışamaz. Bu sebeple Kur’ân kendisini ‘hakîm’ yani korunmuş olarak nitelemiştir; “Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi âyetlerini muhkemleştirir.” (22/Hacc, 52)

Kitaplar peygamberlerden sonra, bugüne kadar da korunmuşluğu ile muhkemdirler. Çünkü onlar birbirini zikir olarak korumuşlardır (15/Hıcr, 9). Kitap, çelişkisizliği ve anlam bütünlüğü ile de hakîm yani sağlam ve muhkemdir; “Hakîm Kur'ân'a ant olsun...” (36/Yâsin, 2)

 

Kitabın Tamamı Müteşâbihtir: Kendisini muhkem olarak niteleyen Kur’ân, aynı zamanda tamamını müteşâbih olarak da niteler; “Allah, sözün en güzelini, müteşâbih, ikişerli bir Kitap halinde indirdi.” (39/Zümer, 23). Çünkü çelişkisizdir. Yani, bütün âyetler o konudaki ana âyetlere benzeşirler. Anlam itibarıyla olduğu gibi, lafzen de birbiri ile benzeşir. Bunlar lafzî benzerlik taşıyan (ştebih) âyetlerdir. Söz ya aynen, ya aynı lafızların yer değiştirmesi ile, ya da kıssalarda olduğu gibi kısmî lafız değişimleriyle tekrar edilir. (Bkz. 55/Rahmân, 10-77; 2/Bakara, 58; 7/A’râf, 161). Benzetimli, ikiz bölümlerden oluşur.

Ayrıca, Fâthâ Sûresini ümmü’l-Kitâb olarak görürsek, geriye kalan yüz on üç sûreyi de ona benzer bilmek yanlış olmayacaktır. Kitabın tamamı, hiç anlamayan için de müteşâbih bilinmelidir. Nitekim bir çocuk okuduğu her şeyi anlayamaz. Bu nedenle rüşt çağına kadar, Kur’ân onu ahkâmından sorumlu tutmaz. Çünkü rüştünden önce, okuduklarının pek azını anlayacaktır. Kur’ân’ın hepsini müteşâbih bilmesi gerekli olacaktır. Fakat idrâki geliştikçe, onun için muhkemleşenler artacaktır. Âyetler muhkem hâle geldikçe de zaten ahkâmla ilgili sorumluluğu artacaktır.

Kitabın tamamı, kendi dilinden okumayan kimse için de müteşâbih bilinmelidir. Bu durumda benzeteceği muhkemler, fıtratındaki muhkem bilgilerdir. Okuduğu şeyin adâleti isteyeceğini, zulmü kınayacağını bilmelidir. Kitabın bazı bölümleri kimi dinleyenlere muhkem gelmeyebilir. Bu durumun akla gelen ilk sebebi, okuyucunun kendisinde, diğeri de sözde olmasıdır. Okuyanın anlama düzeyi ve kültür farklılığı, sözün de tedrîcî, mücmel, temsîlî, tarihî, gaybî vs. olması hüküm çıkarmayı zorlaştırır. Toplumlar da böyledir. Onların çocukluk ve adamlık dönemleri olur. Elçiler, özellikle son elçi, müteşâbihlerle sapan bir toplumu uyarmıştır. Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz. Makulat âlemindeki, başka bir ifadeyle levh-i mahfuzdaki, muhkem âyetler, mahsûsât âlemine inince, zaman ve mekân probleminden dolayı müteşâbih olarak ayrışır. Bunlar birbirine benzediği halde, pek anlamayanlara nâsih mensuh görünür. Makulat âlemindeki te’vilini bilenler, hepsini de muhkem görürler.

Kitap Hem Muhkem Hem Müteşâbihtir: Bütün bunlar bize gösterir ki, bugün bilinemediği için, müteşâbih görülmesi gereken bir söz, yarın bilinirse muhkem olabilir. Artık Kur’ân’da birbirine benzeştiğinden dolayı hükmü belirsiz gelen âyetleri saymak anlamsız olur. Çünkü onlar bugün çok, yarın az olabilir.

Kalplerinde Hak’tan sapma eğilimi bulunanlar, rölatif gördükleri âyetlerin muhkemlere benzerliğini kopararak onlara uyarlar. Müteşabihi muhkemden, kendi içlerindeki belgelerde koparanlar, psikolojik dengelerini bozarak huzurlarını yitirirler. Evrendeki eşyâ ve oluş üzerindeki müteşabihi muhkemden koparanlar, dünya hâkimiyetlerini kaybederler. Mukaddes kitaplardaki müteşabihi muhkemden koparanlar ise öteki hayatlarını kazanamazlar.

Bu bakış açısıyla, akaid, din ve şeriat konularında dahi fayda elde etmemiz mümkündür. Allah, hiçbir şeye benzemez diyerek Onu herşeyden tenzih ederiz. Ama ardından, O işitir diyerek, işiten canlılara teşbih ederiz. İşitir hükmü müteşabih, ama benzemez hükmü muhkemdir. Bütün İlâhî isimler müteşâbih, Ama Allah’ın zâtı muhkemdir. İsimleri tek tek zâtın kendisi sanmak, onları muhkem bilmek demektir ki bu şirk olur. Tevhid, işte bu teşbih ve tenzih arasında bulunmaktadır. O halde Allah’ın isimleri, muhkem zâtına müteşâbih bilinmelidir.

Bireysel değişimlerin, birbirinin açılımı olan hükümler silsilesi üzerine oturduğunu, yeni bir şey öğretebilmenin temel şartının, adım adım ilerleme, kerteleme (tedrîc, ta’lim) yolunu izlemek olduğunu söylemiştik. Şimdi, insan prototipi olan Ademe isimlerin (el-Esmâ) talim (alleme) ile öğretilmesini (2/Bakara, 30) daha net anlayabiliriz. Buradan hareketle de, müteşabihin gerekçesinin öğrenme, ama muhkemin gerekçesinin de iman ve bağlanma olduğunu söyleyebiliriz.

Bu nedenle, şeriatler müteşabihlere, ama din muhkeme dayanır. Önceki toplumlarda iyi ve kötü için farklı hükümler konmuş olsa da, netice itibarıyla bütün peygamberlerin tebliğ ettiği şeriatler aynı dine müteşabihtir. Sözlerin ve işlerin bütün yönleriyle tevilini bilen Allah’tır. (5)

 

Tefsirlerden iktibaslar

“Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan Kitabın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkemdir; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir eğrilik/kayma olanlar fitne çıkarmak ve olmadık te’vilini/yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun te’vilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.” (3/Âl-i İmrân, 7)

 

Ey Muhammed! Kur’an’ı sana Allah indirdi. Hiç kimsenin bu konuda şüphesi olmasın. Bu kitabın içerisinde birbirine zıt hiçbir hüküm yoktur. Âyetleri birbirleriyle çelişkili değildir. Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı muhkemdir ki, onlar kitabın temeli ve esasıdır. Bunlar mânâsı ve tefsiri bilinen, tek mânâ ifâde eden, başka anlam verilemeyen, mânâsı tahrif edilip saptırılamayan, başka delillere ve açıklamalara ihtiyaç duyulmadan anlaşılan, haramı, helâli, emirleri, nehiyleri, vaadi, tehdidi, cezâları, öğütleri ve ibretleri belirten, nesheden, kendisiyle amel edilen âyetlerdir. Kur’an’ın çok az bir kısmı da müteşâbihtir. Bunlar gerçek mânâsını Allah’tan başka kimsenin bilmediği, birkaç anlama gelen, mânâsı tahrif edilmeye, değişik mânâlar verilmeye müsâit olan, anlaşılması için başka delillere ve açıklamalara ihtiyaç duyulan, Kur’an’ın yeminlerini ve misallerini anlatan, neshedilen ve kendisiyle pratik hayatta amel edilmeyen âyetlerdir. Kalplerinde şüphe hastalığı bulunan, hakkı istemeyen kimseler, müslümanlar arasında fitne çıkarmak için müteşâbih âyetleri hevâ ve heveslerine göre te’vil ederler. Halbuki müteşâbih âyetlerin gerçek te’vilini Allah'tan başka kimse bilemez. İlimde derinleşmiş olan kimseler ancak Allah’ın dilediği oranda cüz’î bilgiye sahip olurlar. Onlar şöyle derler: "Biz, muhkemiyle müteşâbihiyle Kur’an âyetlerinin tamamına iman ettik; hepsi Rabbimizin katındandır. Aralarında hiçbir çelişki yoktur. Akıl sahiplerinden başkası böyle düşünmez."

 

Elmalılı diyor ki: Ey Muhammed! O eşi ve benzeri olmayan, azîz ve hakîm olan Allah ki, sana bu kitabı indirdi. Şu halde bunun hikmet yoluyla anlaşılması lâzım geleceğini unutmamalısın! Bunun âyetlerinin bir kısmı muhkemâttır. Mânâsı ve murada delâletleri kesin, kelime ve cümleleri başka anlamlara çekilmeye engel, sağlam ve şaşmaz ifadelidir, muhkemdir, "bunlar ümmü'l-kitaptırlar", kitabın anası, anlamda temel ve köktürler. Hak ile bâtılı ayıran, hakikatleri tasdik edip ortaya koyan asıl bunlardır. İlimde ve amelde peşine düşülmesi ve uyulması gereken temel ilkeler ve belgeler, hidâyet için deliller bunlardır. Diğerleri bunlara ircâ ve havâle edilir. Tevrat'ın İncil'e, İncil'in Kur'ân'a ircâ olunarak anlaşılması ve tasdik edilmesi lâzım geleceği gibi, bütün Kur'ân âyetlerinde de bu muhkemât esastır. Üstelik bunların her biri ayrı ayrı olarak "kitabın anaları" değil, tevhid inancının sistemini oluşturduklarından ancak hepsi birden kitabın anasıdırlar. Her bir muhkem âyet, diğer muhkem âyetlerde karşılaştırılmak şartıyla mânâları ve hükümleri yakından tâyin olunur. Her biri tek başına muhkem olmakla beraber birbirine göre mutlak veya mukayyed, umum ve husus, takrîr ve tefsir, istisnâ veya tahsîs veyahut nesih gibi belli ölçülerle ve orantılarla aralarında muhkemlik ilişkileri bulunmaktadır. Bunun içindir ki, genel olarak muhkem âyetlerin muhkemliklerinin kuvvetinde, mânâya ne yönde delâlet ettiklerinde ve maksadın neresini kuvvetlendirip vurguladıklarında farklı dereceler vardır ki; bunlar zâhir, nass, müfesser, özel anlamıyla muhkem olmak üzere dört mertebe üzeredirler. Muhkemâtın bu bütünlük içinde mukayeseleri de Kur'ân ilminin muhkem usullerindendir. Bunu hesaba katmayan, yani muhkemâtın tamamını bir bütün olarak düşünmeyen veya düşünemeyen, bir başka deyişle tam istikrâ yapmadan anlamaya, delil getirmeye ve kıyas yapmaya kalkışanlar muhkem ilme eremezler, sağlam ve sıhhatli bilgiyi elde edemezler, mutlaka hata ederler. İşte âyetlerin bir kısmı böyle kitabın anası olan muhkemât, bunların karşılığında da diğer bir kısmı da müteşâbihattır. Yani her biri murad olunabilecek gibi görünmekte birbirine benzer, çeşitli mânâlara ihtimali olan âyetlerdir ki, hepsi mi, birisi mi murad olduğu açıkça seçilemez. Aslında söyleyene ve gerçeğe göre, hiçbir şüphe ve tereddüt olmadığı halde dinleyene göre bizzat anlaşılması kapalı (hafî) veya müşkil veya mücmel veya mümteni' (imkânsız) bulunur. Bu âyetlerin bu kapalılıkları veya birçok anlama gelme olasılıkları muhkemât ile mukayeseleri sâyesinde giderilebilir. Zâhir karşılığında hafî, nass karşılığında müşkil, müfesser karşılığında mücmel, muhkem-i has karşılığında da özel anlamıyla müteşâbih vardır. Binâenaleyh kitap, bütünlüğü içinde ele alındığı zaman bu hikmetli üslûp ile müteşâbihâtın muhkemâta dönüşmesi bakımından, o asla ircâ edilmesi bakımından hepsi muhkem demektir: "Bunda (bu Kitapta) hiç şüphe yoktur." (2/Bakara, 2) ve "Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır." (11/Hûd, 1) âyetleri bunu açıklar. Bunun aksine bu hikmete aykırı olarak müteşâbihât kitabın anası farzedilir de muhkem olan âyetler müteşâbihat ile te'vil edilirse, yani müteşâbih âyetler esas kabul edilirse, o zaman da kitabın hepsi müteşâbih olmuş olur. "Allah kelâmın en güzelini (güzellikte) birbirine benzer, ikişerli bir kitap olarak indirdi ki, Rablerinden korkanların ondan tüyleri ürperir..." (39/Zümer, 23) hükmü açığa çıkar.

"Muhkem" kelimesi lügatte bozulmaktan uzak, gerçek ve sağlam demektir ki, hikmet kelimesi de bununla ilgilidir. İki şeyin birbirine karşılıklı olarak ve eşit olarak benzemelerine de teşâbüh, benzeyenlerden her birine de müteşâbih denilir ki, birbirinden seçilemez, insan zihni onları birbirinden ayırt etmekten âciz kalır. Teşbih ve müşâbehet, (yani benzetme ve benzeme) tâbirlerinde bir taraf eksik ve ikinci derecede, diğer taraf tam ve esas olur. Teşâbühte ise her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerlikte olur, benzer yönleri ayrıntıları ortadan kaldırır da birbirinden seçilemez olurlar. "Muhakkak ki, o inek bize teşâbühlü oldu." (2/Bakara, 70), "Kalpleri teşâbühlü oldu." (2/Bakara, 118), "Ve onun müteşâbihi kendilerine verilecek." (2/Bakara, 25) âyetlerinde geçtiği gibi. Demek ki teşâbüh, seçilememeye sebep olan benzerliktir. Seçilememek bunun gerektirdiği bir mânâdır. Bu bakımdan insanın doğrudan doğruya ayırt etmeye yol bulamadığı bir şeye dahi müteşâbih denebilir ki, kapalı ve müşkil demek gibidir. Bu şekilde söylemek var ile yok arasında eşit ihtimal bulunduğu durumlar için de geçerlidir. Bu şekilde Kur'ân'ın ve Kur'ân âyetlerinin muhkemliği ve müteşabihliği sırf kelimeleri, dokusu, güzelliği, mânâları ve ahkâmı gibi çeşitli yönleriyle ele alınabilir. Âyetlerinin fâsılaları, uyumları ve daha başka birbirine benzer tekrarları ve edebî sanatları açısından teşâbüh ve sıralama muhkemliğe karşı değildir, belki aynı şekilde muhkemliktir. Bu yönden bakıldığında "Onun âyetleri muhkem kılınmıştır." âyeti ile "müteşâbih kitap" birbirinin karşıtı değil, belki birbirinin açıklamasıdır. Fakat nazmın bu âyet içindeki delâleti itibarıyla muhkem ile müteşâbih zıt ve karşıt anlamdadırlar. Şüphe yok ki, mânâsını ve kesinlikle bildiren âyet muhkem âyet, kesinlikle bildirmeyen de muhkem değildir. Bu âyette ise muhkem ile müteşâbih karşıt olarak zikredilmiş olduğu gibi, devamındaki te'vil karînesi de mânâya aittir ki, tefsir usûlü ilminde de muhkem ile müteşâbih böyle ele alınmıştır. Bir sözün sırf kipine göre mânâsı belli olursa ona "zâhir" denilir ki, muhkem çeşitlerinin en aşağı derecesidir. Bunun tevile, tahsîse veya neshe ihtimali bulunabilir. Fakat bunlar karîneye muhtaç olduğundan, karine bulunmadığı müddetçe zâhirinde kesinlik ifade eder. Eğer bu mânâ kelâmda sözün kendi siyâkı olmuş olursa, sözü söyleyen de bu maksatla söylemiş ise o zaman nass olur. Bunda artık te'vil ihtimali kalmaz. Ancak tahsis ve nesih ihtimali bulunabilir. Nihâyet nesih ihtimali yoksa, ki gelen haber sonradan gelen başka bilgilerle te’yîd edilmiş ise, bu da özel anlamıyla muhkem olur. Bunların hepsinin hükmü, bilmeyi ve amel etmeyi gerekli kılar. Birbiriyle çatışma olduğu zaman hangisi daha kuvvetli ise o tercih edilir.

Bunlara karşılık, bir sözün esas anlamı lafzının sigasından değil de, başka bir ârızî sebeple gizli tutulmuş bulunursa hafî; böyle değil de mânânın haddizâtında çok ince, herkesin kavrayamayacağı ve nüfuz edemeyeceği, edenlerin de derinden derine düşünmedikçe kavrayamayacağı derecede kapalı olması veya bir bediî istiâre bulunması gibi bir sebepten doğan bir gizlilik ve derin düşünmeyi gerektiren bir yönü varsa müşkil; lafzın sigasının çeşitli mânâlara eşit olarak gelme ihtimali olur da bu mânâlardan hiç birinin tercihine karine bulunmazsa, fakat bir açıklayıcı ekle onun sonradan açıklanması umuluyorsa mücmel; gerçekten murad edilen mânâyı anlamak ümidi ve ihtimali kesilmiş olursa o da katıksız müteşâbih olur.

Kur'ân'ın müteşâbih âyetlerinden birçoğu böyle çok mânâlı olduğundan dolayı parıltılı bir beyan içinde gözleri kamaştırır. Birçoğu da bir muhkem mânâ etrafında onunla birleşerek, çeşitli mertebelere ve değişik işaretlere delâlet içerdiğinden dolayı icmal veya işkâl ve kapalılık ile dikkat çekerler. Böylece muhkem zımnında müteşâbih, müteşâbihin yanında muhkem de bulunur. Bir âyette birçok mânâ katlarını derecelendirir ki, zamanı geldikçe bunlar ihtiyaca ışık tutar ve olayların akışı içinde hissedilerek anlaşılır. Sonra edep ve ahlâk veya diğer hikmetlerden dolayı açıkça emredilmesi veya ifade edilmesi mahzurlu olan kinâye ve ta'rîz şeklinde daha belâğatlı ve daha etkili olan zımnî (üstü kapalı) anlatım da vardır. Nihayet bütün açıklamalar tevhid nizamı üzere vahdetten kesrete (birden çoğa) veya kesretten vahdete (çoktan bire doğru) giderken, gerek nispetlerde ve gerek tasavvurların hudûdunda beşeriyet dillerinin henüz lügatı ortaya koyamadığı, hatta hiç sezmediği, düşünmediği ve benzerini görmediği nice mânâlar ve hakikatler vardır ki; bunlar, sizin bilmediğiniz daha neler var gibi bir muhkem ifade ile ortaya konmakla beraber, müteşâbih bir misal ve bir îmâ ile sezdirildikleri zaman daha faydalı olur. Bu gibi âyetlerin bazısını bugün anlayamayanlar yarın anlayabilirler. Bazısını da Allah'tan başka kimse bilmez ki, tam anlamıyla müteşâbih işte budur. Âhiretle ilgili izahlar kısmen böyledir. Bunların bazılarında dünya hayatının geleceğiyle benzerlikler ve birleşebilir noktalar da vardır. Hâsılı, müteşâbihin kısımlarından olan hafinin hükmü, araştırma; müşkilin hükmü, araştırmayla beraber düşünme; mücmelin hükmü bunlardan açıklayıcı bir tefsiri bekleme ve araştırma; asıl müteşâbihin hükmü de duraklama ve Allah'a teslim olup sığınmadır.

Bu muhkemât ile müteşâbihât tam karşıt birer şık olarak zikredilmiş olduklarından kendilerine mahsus özel bir anlam ifade ederler. Bunlardan her biri kendi özel mânâsına göre ele alındığı takdirde söz konusu sekiz kısımdan altısı, kendiliğinden bu taksimin dışında kalmış olur. Böylece muhkemât tâbiri ilk dörde, müteşâbihât tabiri de ikinci dörde şamil olmak üzere genel anlamlarına hamledilmiş olurlar. Bu âyet böylece Allah kelâmının anlaşılması, tefsir usulü ve istinbâta ilişkin en büyük bir kuralı öğretmiştir ki, herhangi bir kelâmı veya kitabı iyice anlayabilmek için akılda ve nakilde bundan başka bir yol yoktur. Usûl-i Tefsir ilminde bunlar bütün uygulamalarıyla ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Özellikle kanun ve hukuk meselelerini anlamak için bu usûl ilmi, en zarûrî bilgi şartlarındandır.

Müteşâbihât için bir de şu taksim vardır: Lafız cihetinden müteşâbih, mânâ cihetinden müteşâbih, her iki cihetten müteşâbih. Lafız cihetinden müteşâbih, ya tek başına kelimede veya cümlenin yapısındadır. Tek kelimedeki müteşâbih meselâ, "ebb, yeziffun" gibi kelimenin garipliği veya "yed ve ayn" gibi müşterek anlamlı olmaktan ileri gelir. Cümlenin yapısından doğan müteşâbih ya çok kısa söylemekten, yani özetlemekten veya sözü uzatıp mânâyı dağıtmaktan ve anlaşılmaz hale getirmekten veyahut şiirde vezin ve nazım zarûretlerinden dolayı olmak üzere üç kısımdır. Mânâ bakımından müteşâbih olanlar Allah'ın sıfatlarıyla âhiret hayatına ait olan âyetlerde olduğu gibi, duygularımız ve düşüncelerimizle onların benzerlerini algılamaya imkânımız olmadığından dolayı, tasavvurlarımızla dahi kavramaya yetişemeyeceğimiz mânâlardır. Her iki bakımdan müteşâbih olan başlıca beş kısımdır: Umum ve husus gibi nicelik bakımından, vücup ve nedb gibi nitelik bakımından, nâsih ve mensuh gibi zaman bakımından, mekân ve âyetin nâzil olduğu toplumdaki âdet ve gelenekler bakımından ki "Evlere arka duvarlarından atlayıp girmeniz Allah katında iyilik ve sevap değildir." (2/Bakara, 189) âyetinde olduğu gibi. Bir de fiilin sıhhat ve fesadındaki şartlar bakımından.

İşte Kitabın âyetleri böyle muhkemât ve müteşâbihât şeklinde iki kısma ayrılmıştır. Asıl uyulacak ümmü'l-kitap da müteşâbihât olanlar değil, muhkemâttır. Amma kalplerinde eğrilik ve kaypaklık olanlar, doğruluktan hoşlanmayıp eğrilikten, yamukluktan ve sapıklıktan zevk alanlar, muhkemâtı bırakırlar da Kitabın müteşâbih olan âyetlerinin peşine düşerler, onları esas alırlar, dumanlı havalar ararlar. Çünkü fitne çıkarmak, hakkı ve hakikati karıştırıp, halkı şüpheye düşürmek ve şaşırtmak sûretiyle doğru yoldan çıkartmak ve belâya uğratmak isterler ve onu kendi gönüllerine ve keyiflerine göre eğri büğrü te'vîl etmek arzusunu beslerler. Halbuki onun te'vilini, yani meâlinin ve sonunun nereye varacağını Allah'tan başka kimse bilmez. Genel anlamda müteşâbihât içinde, özel anlamda müteşâbih olan bir kısım vardır ki, bunun meâlini, gerçek maksadına uygun olarak ancak Allah bilir. Bundan dolayı, bütün müteşâbihâtın te'vilini Allah'tan başka kimse bilmez. Allah Teâlâ'ya yerde ve gökte, bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda gizli, meçhul bir şey bulunmadığı halde, O'ndan başkasına böyle olmadığı gibi, bütünüyle hakikat olan İlâhî Kitapta da hal böyledir. "O'nun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar." (2/Bakara, 255), "Allah bilir, siz ise bilmezsiniz." (2/Bakara, 232). Zira meçhul meçhul ile, şüphe şüphe ile hallolmaz. Meçhuller bilgi ile ve o bilgilerin kuvvet derecesine bağlı olarak hallolur. Öğretim ve irşad, bilgiler üzerine meçhulleri sezdirmek ve o bilinmeyenleri bilinenlere dönüştürmektir. Öğrenende bilgi arttıkça, öğretmen kendi bilgi derecesine göre, onun önüne bilinmesi gereken konuları sürer, sonra da onları çözdürür. Bundan dolayı bilinmeyeni sezebilmek de onu bilmenin ön şartı olur. Cenâb-ı Hak kullarına hakikat bilgisini böyle ihsan eder. Önce kendini ve başkasını ayıran bir muhkem ilim bahşeder. Sonra belli belirsiz olarak meçhul şeyleri sezdirir. Bunları basamak basamak muhkem bilgiler şekline dönüştürerek yakîn bilgiler haline getirir. Hikmet düzeninde ilim dahi varlıktaki düzen gibi sistemli bir şekilde akar gider. Allah'ın bilgisi ise sonsuzdur. Sonradan olma (hâdis) olan insan bilgisi hiçbir zaman ve hiçbir şekilde buna eşit olamaz, onu ihâta edip boyutlarına ulaşamaz. Böyle olduğunu bilmek, sonsuza dek ilim ve öğrenme yolunda yürümek de en büyük ilim, en büyük mârifettir. Bundan dolayı insan ilimde hangi mertebeye ulaşmış olursa olsun, yine de önünde yığınla bilinmesi gereken meçhuller bulunduğunu sezmek ihtiyacındadır. Bu bilinmeyen meçhulü sezmek ise müteşâbihât karşısında bulunduğunu bilmektir.

Daha doğrusu, geçmişe ve geleceğe, ezele ve ebede ilişkin olan her beşerî ilim, müteşâbih olmak konumundan kurtulamaz. Hiçbirisinde şimdiki halde şuurun yakından şâhit olduğu ve müşâhede ettiği kuvvette kesinlik yoktur. Her tecrübe ve gözlemin bir öncesine ve bir sonrasına doğru attığı adım bir müteşâbihlik ile ilgilidir. İlmin en kuvvetli gerekçesi olan tecrübe zarûrî bir gerekçe değildir. Bu konuda en sağlam ve en genel belge, sebebin ve şartların devamlılığından çıkan, olağan tekdüzeliktir ki, bu da İlâhî irâdeye dayanmaktadır. Binâen aleyh beşer ilminin müteşâbihâttan kurtulması mümkün değildir. İşte insanlara Hakk'ın irâdesini gösterecek hidâyet için bir İlâhî öğretim olmak üzere indirilmiş bulunan İlâhî kitaplar, tamamen bu gidişata, yani, İlâhî düzenin gerçeklerine uygun ve paralel olarak muhkemât ve onun karşılığında müteşâbihât ile indirilmiş bulunmaktadır. Tevrat ve İncil'in de muhkemâtı ve müteşâbihâtı vardı, onlarda da ümmü'l-kitap muhkemât idi. Fakat Tevrat'ta pek çok olan müteşâbihâtın bir kısmı, İncil'de muhkemlere ircâ edildikten başka, daha diğer müteşâbihât gösterildiği gibi, Kur'ân'da da bütün geçmiş kitapların müteşâbihleri muhkemâta ircâ edildi. Ayrıca derin birtakım müteşâbihât daha gösterilmiş ve bunların doğrudan doğruya arkasına düşülmekten sakındırılarak, muhkemâta ircâ metodu da açıkça öğretilmiştir. Bu arada insanlar için, bilimin hangi aşamasında olurlarsa olsun, yine de çözülemeyen ve Allah'ın bilgisine havâle edilmesi gereken gerçeklerin hiçbir zaman tükenmeyeceğini, muhkemâttan sonra bile gerçek anlamda müteşâbihlerin var olacağını bilmek ve itiraf etmek de beşerin ilmi için büyük bir olgunluk ve insanlığın gayesi açısından büyük bir hayır demek olduğu da anlatılmıştır. Beşer ilminin değerine ve gerçeklik derecesine kesin gözüyle bakmak, mantık ve matematik ölçüsünde ona zarûrî bir şaşmazlık kazandırmak ve böyle bir özellik aramak çelişkidir.

Bunun için, İlâhî kitaplarda müteşâbihât bulunmamalı idi şeklinde bir vehme kapılıp kalmamalıdır. Zira böyle bir düşünce varlığın dondurulmasını ve bir noktada durdurulmasını veya tekdüze olarak robot halinde sürüp gitmesini ve Allah'ın bilgisinin sona erdiğini farzetmek, ya da bütün sonsuzluğuyla ve bütün canlılığıyla ilâhî bilgilerin, muhkem bir şekilde beşere öğretilmesi ve Allah Teâlâ'ya bir anlamda ortak ve eşdeğer bir varlık ortaya koymanın mümkün olduğu vehmine kapılmak veyahut Allah Teâlâ'nın beşer ilmini, belli ve değişmez bir noktada durdurup bilinenlerden bilinmeyenlere, noksandan olgunluğa ve kemâle doğru, ebedî bir hayata yönlendirerek ilerlemesine engel olması geleceğini iddia etmek, hâsılı İlâhî feyizde cimrilik istemek demek olurdu. Her terakki tavrının, her gelişme çabasının ilerisinde daha alınması gereken mesâfe, keşfedilecek hakikatler ve hiçbir zaman iyice anlaşılıp bitirilemeyecek başlangıçlar ve sonuçlar mevcut olduğu halde, Allah Teâlâ'nın bunları insanlara verdiği çeşitli kabiliyetlere göre sezdirmeyip birçok yönden gizlemesi ve bu meçhulleri, mümkün olduğu kadar çözmeye ve keşfetmeye ipucu ve ölçü olmak üzere bahşettiği usûl ve muhkem delilleri belli ve sınırlı bir noktada tutması, dünkü ilimden yarın için, dünyadan âhiret için istifade ettirmemesi nasıl olur da İlâhî hikmetin gereği olabilirdi? Bunun hikmete uygun olduğu nasıl düşünülebilir? Allah'ın ilmine karşı her şeyi halletmiş, bitirmiş iddiasında bulunan ve müteşâbihâtın bütün bütün ortadan kaldırılmasını arzu eden ve tecrübeyi, teşâbühten büsbütün arınmış mutlak bir kesinlik sanan bir ilmîlik ve ispatçılık iddiası cehâletten başka bir şey değildir. Buna karşılık, muhkemâtı esas alan güçlü ve aydınlık bir ispat yolu ve metodu üzerinde yürümeyip, doğrudan müteşâbihâta sarılmak ve onun muhkem bir gerçeklik içerdiğini inkâr edip şüpheyi esas tutmak ve katıksız meçhulleri yalnızca bunlarla halletmeye kalkışıp işin sonucunun nereye varacağını Allah'tan başka kimsenin bilmediği şüpheli, karışık, sağa mı sola mı, ileri mi geri mi, hayra mı şerre mi, aydınlığa mı karanlığa mı, varlığa mı yokluğa mı, cennete mi cehenneme mi götüreceği belli olmayan sisli ve dumanlı havada çıkmaz yollarda dolaşmak da haddini bilmemek ve İlâhî hidayeti dinlememek, tehlikelere ve karanlıklara doğru koşmaktır ki, bunu kalplerinde eğrilik ve kötü niyet, kaypaklık ve çarpıklık bulunanlar yaparlar.

Esbâb-ı Nüzul'de zikredildiği üzere hıristiyanların İncil'deki (baba) mecazını, gerçek anlamıyla peder; Kur'ân'daki "O'nun Meryem'e ilka eylediği bir kelimesi ve O'ndan bir ruhtur" (4/Nisa, 171) müteşâbih âyetine, Allah'tan doğmuş bir ruh mânâsı vererek ve Hak Teâlâ'nın doğma ve doğurma gibi üreme şekillerinden münezzeh, hayy ve kayyûm, azîz ve hakîm hâlik ve bâri-i musavvir bulunduğu hakkındaki muhkemâta bakmayarak, Allah'a çocuk isnat etmeleri; yine bunun gibi, yahûdilerin “Elif, lâm, mîm” gibi hurûf-ı mukattaa denilen başlıkları "ebced hesabı" ile te'vil ederek bunlardan Muhammed ümmetinin ömrünü, kıyâmetin kopacağı zamanı çıkarmaya kalkışmaları da bu türden bir olaydır. Bunlar ya hevâ ve heveslerinden başka bir şeyde hak ve hakikat tanımazlar, ya da din deyince herhangi bir hakikatle ilgisi olmayan bir oyuncak anlarlar. Din meselesinin kayıtsız şartsız hakka uymak demek olduğunu bilmek istemezler. Bu konuda muhkem olan ispat yoluna yanaşmazlar ve onlarla amel etmekten hoşlanmazlar da durmadan zihinleri şüphelere ve vehimlere sürüklemek için yalnızca hayal ürünü olan şeylerde, rumuz ve sembollerde, muammâ ve müteşâbihâtta boş ve havaî şeyler ararlar; müteşâbihâtı, şüpheye basamak yapmak için muhkemâta üstün tutarlar. Yine bunun gibi, birtakım mülhidler (dinsizler) de vardır ki, dinin hiç anlaşılmaz ve anlaşılınca hükmü kalmaz gizli ve sır dolu bir özü olduğu iddiasıyla bütün muhkemâtı müteşâbihâta ircâ etmeye çalışırlar. Her şeyi kuşkulu hale getirmek, hep garip ve acâyip şeylerden bahsetmek, en belli gerçekleri bile birer efsâne gibi göstermek isterler ki, bunlar bilinen yolda yürümekten hoşlanmazlar. Diğer bir kısmı da kendi bilgileri her şeyi çözmeye yetermiş gibi, kâinat düzeninde, geçmişte ve şimdiki halde veya sonsuza dek sürecek olan gelecekte sanki hiç bilinmedik bir şey yokmuş gibi, müteşâbihâtın hakikatini kökünden ret ve inkâr eder; anlamadığı, anlayamayacağı bir hakikat işitirse, ona hurâfe, efsâne, esâtir deyip geçerler ki, bunların hepsi kalbin kaypaklığından, çarpıklığından ve haddini bilmezlikten ileri gelir. Bunlara karşılık ilimde rüsuh sahibi (uzman) olanlar, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilim yolunda sağlam, bildiğini ve bilmediğini seçebilen, bildikleri sâyesinde bilmediklerinin önemini mümkün mertebe çözebilen ilim erbâbı da şöyle der: ‘Biz bu Kitaba inandık, muhkemi ve müteşâbihi ile hepsi Rabbimiz katındandır. Hepsi haktır ve gerçektir.’ Hakikaten böyle temiz akıl, güzel dikkat ve kavrayış sahiplerinden başkası da hakkıyla düşünemez, kendi zihnindekini bile iyice seçip net olarak düşünemez, muhkemâtı esas olarak hafî, müşkil, mücmel gibi te'vili mümkün olan müteşâbihâtı bile doğru dürüst te'vil edemez. Bu konuda te'vil ve ictihat başkalarının değil, muhkemâtın mertebeleri ile müteşâbihâtın mertebelerini seçebilen, te'vili câiz olup olmayanları ayırabilen, fitneden, kendisini ve herkesi baştan çıkarmaktan sakınan, haddini bilen, İlâhî bilgiye havâle edilmesi gerekenleri O'na havâle eden, kâmil iman sahibi, ilim yolunda kuvvetli, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilen ve seven, hâsılı hikmete mazhar olmuş râsih âlimlerin hakkı vardır, bu işe ancak öyleleri yetkilidir. Bunlar muhkem ve müteşâbih hepsinin hakikatine iman ederler ve önünü sonunu hesaba katarak iyi düşünürler. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

 

Mevdûdi diyor ki: “Sana Kitabı indiren O'dur. Ondan, kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri de benzeşen (müteşabih)lerdir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne (ve karışıklık) çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun yorumunu Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, onun tümü Rabbimizin katındandır.’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.”

“Sana Kitabı indiren O'dur. Ondan, kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir...” Muhkem açık, kesin, yalın ve kat'î demektir. Muhkemât ise, hiçbir belirsizlik gölgesine düşürmeksizin anlamlarını çok açık olarak ifade eden Kur'an âyetleridir. Bu ayetler yanlış anlamaya çok az meydan bırakacak şekilde anlamlarının çok açık ve kesin olması için böyle ifade edilmişlerdir. Bu ayetler Kitab'ın ana prensiplerini oluştururlar; yani, Kur'an'ın gerçekleştirmek için indirdiği amacı ancak ve ancak bu ayetler belirler. Bunlar dünyayı İslâm'a çağırır, öğütler verir ve uyarılarda bulunur. Yanlış inanç ve uygulamaları reddedip doğru hayat nizamını bu ayetler ortaya koyar.

Dinin esaslarını açıklayıp, inançla ibadetleri, görevle sorumlulukları, emir ve yasakları bunlar bildirir. Bu nedenle Hakk'ı arayan bir kimse, kendi ihtiyaçlarına ancak bunlar cevap verebileceği için bu ayetlere başvurmalıdır. Doğal olarak böyle bir kimse bu âyetler üzerinde duracak ve bunlardan en fazla faydayı elde etmeye gayret edecektir.

“... diğerleri de benzeşen (müteşâbih)lerdir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne (ve karışıklık) çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşâbih olanına uyarlar.” Müteşâbihât, birden fazla anlama gelebilen ayetlerdir. Bu ayetlerin amacı evren hakkında, onun başlangıcı ve sonu, insanın evrendeki konumu gibi konularda bir miktar bilgi vermektir. Çünkü bu tip bilgiler, herhangi bir hayat sistemini formüle etmede esas teşkil ederler. Hiçbir dilin, henüz insan duyuları tarafından algılanmamış, hiçbir insan tarafından duyulmamış, koklanmamış dokunulmamış ve tadılmamış bu doğa-üstü şeyleri ifade edecek kelime, ifade, deyim vs. sahip olmadığı bilinen bir şeydir. Bu doğa-üstü şeylerin, insan hayatı söz konusu edilerek anlatılmasının nedeni işte budur. Kur'an'ın insan dilinde birden çok anlama gelebilecek müphem ifadeler kullanmasının nedeni de budur.

O halde bu ayetlerin en önemli faydasının, kişinin gerçekliğe yaklaşmasının ve onun bu gerçekliği bu şekilde kavramasını sağlamak olduğu söylenebilir. Bu nedenle bu ayetlerin asıl manalarını belirlemek için ne denli çaba sarf edilirse, o denli şüphe ve belirsizlik içine düşülür. Bunun bir sonucu olarak kişi, gerçekliği (realite) bulmayı hiçbir zaman başaramaz, hatta ondan uzaklaşır ve sapıklığa düşer. Bu yüzden Hakk'ı arayanlar ve gereksiz şeylerin peşinde koşmayanlar, bu müphem ayetlerden aldıkları yalın gerçeklik anlayışıyla yetinirler ve bu da onların Kur'an'ı anlamalarını sağlar. Bu tür kişiler tüm dikkatlerini anlamları açık ve kesin ayetleri anlamakta kullanırlar. Diğer taraftan gereksiz şeylerden hoşlanan ve fitne peşinde koşanlar, zamanlarını ve enerjilerini bu anlamı belirsiz olan ayetleri yorumlamada harcarlar.

“...Oysa onun yorumunu Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, onun tümü Rabbimizin katındandır." derler.” Bu şöyle bir soruya neden olabilir: Kişi müteşâbih âyetlerin gerçek anlamını bilmediği halde nasıl onların hak olduğuna inanabilir? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Müteşâbih (müphem) âyetler yorumlandığında değil, muhkem (anlamı açık ve kesin) ayetler iyice incelendiğinde, bu inceleme, anlayışlı bir kişiyi Kur'an'ın gerçekten Allah'ın kelâmı olduğu inancına götürür. Muhkem âyetleri inceleme, kişiyi bir kez Kitab'ın gerçekten Allah'tan olduğu inancına götürdükten sonra, müteşâbih âyetler onun zihninde şüphelere yol açmaz ve kişi bu ayetlerden anladığı en basit anlamı kabul edip, ayet anlamlarında karmaşıklıklara rastlandığında ise, bunları bir tarafa bırakır. Kılı kırk yarıp onları araştıracağına Allah'ın Kelâmı'na bütün olarak inanır ve dikkatini daha faydalı işlere yöneltir. (Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an)

 

Seyyid Kutub diyor ki: Rivâyet edildiğine göre, Necran hıristiyanları Peygamber Efendimiz’e; "Sen Hz. İsa hakkında; ‘O, Allah'ın kelimesi ve ruhudur’ demiyor musun?” demişlerdi. Bu ifade ile, onun insan olmayıp Allah'ın ruhu olduğu şeklindeki kendi inançlarına destek bulmaya çalışıyorlardı. Bu hristiyanlar, Allah'ın mutlak birliğini ifâde eden, O'na şekil, ortaklar ve oğullar yakıştıran her türlü düşünceyi reddeden kesin ve muhkem âyetleri bırakıp mecâzî ve te'vile müsâit âyetleri kendi yanlış inançlarına dayanak yapmak üzere kullandıkları için uyarılıyorlardı.

Yalnız, âyetin kapsamı bu belirli olayla sınırlı değildir. Aynı zamanda Allah'ın Hz. Peygamber'e gönderdiği inançla ilgili düşüncenin gerçeklerini ve İslâm'ın hayat tarzını içeren, bu Kitap karşısında insanların benimsedikleri farklı tutumların yanında insan aklının kendi özel vasıtalarıyla kavrama imkânı olmayan ve nassların açıkladığının dışında hiçbir şekilde doğru olarak anlaşılma imkânı bulunmayan gayb ile ilgili meseleler de bu âyetin kapsamı içinde yer alıyor.

Akide ve Şeriatın hassas ilkeleri ise içerik ve kapsam açısından anlaşılır ve kesindir. Bunlarla ilgili amaçlar kavranabilir türdendir ve kitabın temelini bunlar oluşturur. Hz. İsa'nın doğumu ve yaratılışı gibi sem'iyâta ve gaybe ait konulara gelince ayeti kerime bu tür konularda bize Allah'tan gelen bilgiyle yetinmemizi ve ileriye gitmememizi, sadece tasdik etmemizi hatırlatmaktadır. Çünkü bu tür ayetler de "Hakk" olan aynı kaynaktan gelmiştir. Onların mâhiyetini ve keyfiyetini kavramak insan tabiatının sınırlı olan düşünce alanı ve kavrayış vâsıtaları ile, mümkün değildir.

İşte bu aşamada insanlar, fıtratlarının sağlamlık veya bozulmuşluk durumuna göre bu "muhkem" ve "müteşâbih" âyetleri farklı şekilde karşılıyorlar. Kalplerinde eğrilik, saf fıtratında sapma ve bozukluk meydana gelenler; inanç, şeriat ve pratik hayat tarzının üzerine binâ edildiği apaçık muhkem âyetlerdeki ilkeleri göz ardı ederek, farklı anlamlar yüklenebilecek müteşâbih âyetlerin ardına düşerler. Halbuki bu âyetleri tasdik etmede temel dayanak onların geldiği kaynağın doğruluğuna inanmak ve onların tümünün "Hakk"tan geldiğini bilmeyi teslim etmektir. Bununla beraber insanın algılama gücü gerçekten çok sınırlı ve alam da hayli dardır. Bu âyetleri anlamada başlıca dayanaklardan biri de bu Kitabın tamamının doğru olduğunu, ne önce ve ne de geldikten sonra ona bâtılın karışamayacağı, Hakk ile indiğini doğrudan ilham ile kavrayabilme yeteneğine sahip olan fıtratın dürüstlüğüdür... O art niyetliler, müteşâbih âyetlerin peşine düşüyorlar. Çünkü müteşâbih âyetlerde, inancı sarsıcı te'viller ve normal akılla yorumlanması mümkün olmayan sahaya girmiş olmanın tabii bir sonucu olarak birbirine aykırı düşüncelerden kaynaklanan fitneyi körükleme zemini bulabiliyorlar... "Halbuki bu tür müteşâbih âyetlerin gerçek anlamını Allah'tan başka hiç kimse bilemez."

İlimde derinleşmiş olanlara gelince, bunlar; elde ettikleri bilgileri kullanarak aklın sahasını ve beşerî düşüncenin yapısını kavradıkları gibi, kendisine bahşedilen vâsıtalarla üzerinde çalışma yapabileceği zeminin şartlarını idrâk etmiş kimselerdir. İşte bunlar gönül huzuru ve güven içinde derler ki: "Biz ona inandık; hepsi Rabbimizin katındandır."

Kitabın, Rableri katından indiğine inanmaları, onları bu gönül huzuruna iletmektedir. Öyleyse o Haktır ve doğrudur. Allah'ın bildirdiği şey mutlak anlamda doğrudur. Onun nedenlerini ve illetlerini araştırma insan aklının görevi olmadığı gibi, onun güç yetireceği bir şey de değildir. Yine insan onun mâhiyetini ve arka-plandaki gizli illetlerin yapısını kavrayabilecek güce de sahip değildir.

Bilgide derinleşmiş bulunanlar Allah katından kendilerine gelen her şeyin doğru olduğunu daha baştan gönül huzuru ile kabul etmişlerdir. Onlar bu huzura dürüst ve üretken fıtratları sayesinde varabilmişlerdir... Sonra, akılları da bu konuda, hiçbir kuşkuya kapılmaz. Çünkü onlar ilmin sahasına girmeyen, insanın araç-gereç ve vâsıtalarla bilgisini elde edemeyeceği konulara aklın girişmemesi gerektiğini bilirler.

İşte bu, bilgide derinleşmiş olanların gerçek bir tasviridir... Büyüklük kompleksine kapılıp inkâra kalkışmak, ancak bilginin dış yüzeyine aldanan ve meseleye yüzeysel olarak yaklaşanların işidir. Onlar bu halleriyle var olan her şeyi kavradıklarını, kavramadıkları şeylerin de yok olduğunu zannederler. Ya da kendi kavrayışlarını gerçeğin ölçüsü olarak kabul ederler ve kendilerinin kavradıkları sahanın dışında kalan gerçeklerin varlığına izin vermek istemezler. Bu nedenledir ki Allah'ın mutlak kelâmını da kendi aklî ölçüleriyle(!) değerlendirmeye kalkarlar! Gerçek bilgi sahiplerine gelince, onlar çok mütevâzîdirler. Beşer aklının gücünü aşan ve çerçevesi dışına taşan pek çok gerçeği kavramada âciz kaldığını kabul etmeye daha yatkın oldukları gibi, fıtratları da daha dürüsttür. Ve çok geçmeden dürüst fıtratları Hak ile temasa geçer ve gönül huzuru ile onu kabul ederler.

"Bunu ancak akıl sahipleri bilebilir." Akıl sahipleriyle Hakkı kabullenme arasında yalnızca bir hatırlama vardır sanki... O anda Allah'a bağlı olanların bozulmamış fıtratlarına yerleştirilmiş bulunan Hak, birden harekete geçip ortaya çıkar ve düşünceye yerleşir.

İşte o anda dilleriyle ve kalpleriyle sükûnet dolu bir duâya, samimiyet dolu bir niyâza yönelerek, Allah'ın kendilerini Hak'tan ayırmaması, hidâyete erdikten sonra tekrar kalplerini eğriliğe bulaşmaktan koruması, rahmet ve iyiliğini kendilerinden esirgememesi için yalvarırlar.. Herkesi bir araya getirecek olan, kuşku götürmeyen günü ve asla değişmesi düşünülemeyecek olan verilmiş vaadi (sözü) hatırlarlar: "Böyleleri şöyle der: ‘Ey Rabbimiz, bizleri doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma, bize katından rahmet bağışla, kuşkusuz Sen bağışı bol olansın." "Ey Rabbimiz, sen geleceği kuşkusuz olan bir günde insanları kesinlikle bir araya getireceksin. Hiç şüphesiz Allah sözünden caymaz." (3/Âl-i İmrân, 8-9)

İşte bilgide derinleşmiş olanların Rablerine karşı tavırları budur; ve zâten imanla uyum içinde olan da bu tavırdır. Bu tavır, kişinin Allah'ın sözüne ve vaadine gönül huzuru ile bağlılığından, O'nun sözüne ve vaadine güveninden, O'nun rahmetini ve iyiliğini tanımasından, aynı zamanda O'nun değişmez kazasından ve gözle görülmez kaderinden korkmasından, imanın bir sonucu olan kalpteki takvâdan, duyarlılıktan ve uyanıklıktan kaynaklanır. Artık böyle bir gönülde ne gece ne de gündüz dalgınlığa, duyarsızlığa ve unutkanlığa yer yoktur.

İmanlı bir gönül, sapıklıktan sonra ulaştığı hidâyetin, karanlıktan sonra net olarak görmenin, yolunu şaşırdıktan sonra doğru yolu bulmanın, geçirdiği depresyondan sonra gönül huzuru ile Hakk'a varmanın, kullara kulluktan kurtulup yalnız Allah'a kulluğun ve basit uğraşlarla bir süre vaktini öldürdükten sonra yüce ve üstün uğraşlara kavuşmanın değerini idrâk eder...

Bu olgunluğa eren kişi, tüm bu nimetlerin iman sâyesinde Allah'tan geldiğini kavrar. Aydınlık, dosdoğru bir yolda yürümekte olan bir yolcu, nasıl karanlık, dolambaçlı yollara düşmekten korkar; gölgenin serinliğini tadan biri nasıl tekrar kavurucu, kızgın çöllerde öğle sıcağında yola çıkmaktan kaçınırsa, bu kişi de tekrar sapıklığa dönüş yapmaktan böyle korkar. İmanın güzelliğinde öyle bir tatlılık vardır ki, sapıklığın çilesini ve acı bedbahtlığını tadanlardan başkası onu kavrayamaz. İmanın verdiği gönül huzurunda öyle bir haz var ki, azgınlık ve sapıklık batağında sürünmüş olandan başkası onu algılayamaz!

İşte mü’minler şu sükûnet dolu duâ ile Rablerine yönelirler: "Ey Rabbimiz bizleri doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma." Sapıklıktan sonra birden hidâyet ile kendilerine yönelen ve böyle iman gibi paha biçilmez bağışta bulunan Allah'ın rahmetine tâlip olurlar: "Bize katından rahmet bağışla, kuşkusuz Sen bağışı bol olansın."

Onlar, imanlarının ilhamı ile Allah'ın rahmeti ve iyiliği olmadan kendilerinin hiçbir şeye güçlerinin yetmeyeceğini bilirler. Hatta onlar kendi kalplerine bile hâkim olamazlar; o kalpler de Allah'ın elindedir. Bundan dolayı duâ ile O'na yönelerek kurtuluş ve yardımını esirgememesini talep ederler. Hz. Âişe, bir rivâyette diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) çoğu zaman şöyle duâ ederdi; ‘Ey kalpleri (istediği yöne) çeviren (Allah'ım), kalbimi kendi dinin üzere sağlamlaştır.’ ‘Ey Allah'ın elçisi bu duâyı ne de çok yapıyorsun?’ dedim. ‘Her kalp, Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır. O kalbi doğrultmayı dilerse doğrultur, saptırmak isterse saptırır’ buyurdu.”

Allah'ın dilemesini bu ölçüde kavrayabilmiş bir kalp, ısrarla Allah'ın himâyesine girmek ve ona tutunmak için çabalar, kendisine bağışlanan iman nimetinin elinden çıkmaması için O'na yönelip duâ etmekten başka çaresi olmadığının bilincine varır! (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an)

 

Muhkem âyetler Kur’an’da inanılıp amele dönüştürülmeleri istenen âyetlerdir. Müteşâbihler de inanılan ama o konuda amel istenmeyen âyetlerdir. İmanla ilgili ama amelle ilgili olmayan, imanın konusu ama amelin konusu olmayan ayetlerdir. Meselâ, namazı anlatan âyet bizden iki şey ister. İman ve amel. Namaza iman edeceğiz ve namazı ikame edeceğiz. Ama meselâ Cennet, Cehennem, Melek, Cin, Ruh, Âhiret, Sırat, Arş, Kürsi, Yedullah, İstivâ, Allah’ın sıfatları gibi sınırlarını çizme imkânımız olmayan, hafsalamızın almayacağı konuları anlatan âyetler bizden sadece iman isterler, amel istemezler. Bizden sadece iman etmemiz istenen kitabımızın bu müteşâbihlerini muhkemlere havâle ederek anlamak durumundayız. Muhkemler müteşâbihlerin müfessiridirler. Muhkemler müteşâbihler için bize bir çerçeve çizerler, biz onları bu çerçeve içinde anlamaya çalışırız ve de anlayabildiğimiz kadarıyla iman ederiz.

Veya bir başka mânâyla, muhkem bir kitabın âyetleridir bu âyetler. Semâvât gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, Allah tarafından sağlamlaştırılmış, asla birileri tarafından yıkılamayacak muhkem varlıklar gibi bu kitabın âyetleri de tahkim edilmiş sağlamlaştırılmıştır. Hiç kimse ona müdâhale edemez, hiç kimse onu iptal edemez, hiç kimse onun âyetlerini kaldıramaz, hiç kimse onun yasalarını iptal edecek, ondan daha muhkem, ondan daha güzel bir yasa koyamaz. Böyl,e Allah tarafından tahkim edilmiş sağlamlaştırılmış kalpte olan, kabulde olan, Levh-i Mahfuz’dan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar.

Veya, bir başka mânâsıyla; hayata hâkim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir bunlar. Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa bu değişmeyen bir yasadır. İyi-kötü konusunda, hayır-şer konusunda, hak-bâtıl konusunda, adâlet-zulüm konusunda, iman-küfür konusunda, Cennet-Cehennem konusunda, hayat-ölüm konusunda tek hâkim, tek kıstas bu kitaptır. Kâinatta neler olacağı, insanların başlarına nelerin geleceği gibi konularda bu kitap ne demişse, nelerden haber vermişse, onlar mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü bu kitap hayatın sahibi ve hayatı programlayan bir makamdan gelmektedir. Bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan bir Allah’tan gelme bir kitaptır bu. İşte böyle sözü söz olan, dediği dedik olan ve hayata hâkim olan bir kitaptır bu kitap.

Aynı zamanda, zaman içinde değeri, hükümleri, yasaları pörsüyüp eskiyip aşınıp değerini kaybetmeyecek bir kitaptır bu kitap. Çünkü bu kitabın yasaları zaman ve mekânla sınırlı değildir. Zamanın kendisini eskitemeyeceği, üzerinden yağmurlar, karlar, boralar geçse de tek yasasına, tek harfine bile halel getiremeyeceği, asla hiçbir gücün ezip bozamayacağı, kalpte olan, kabulde olan, Levh-i Mahfuz’dan dünya âlemine yansıyan bir yazgının âyetleridir bunlar. Kıyâmete kadar eskimeden tüm insanlığın problemlerini çözebilecek bir kitabın muhkem ve müteşâbih âyetleridir bunlar. Ama; kalplerinde eğrilik bulunanlar, kalpleri yamuk olanlar aslında kul olarak Allah’ın kitabının muhkemlerine, müteşâbihlerine, “inanın” dediklerine, “amel edin” dediklerine, “iman edin” denilene, “amele dönüştürün” denilene, “kabul edin” denilene, “uygulayın” denilene, tümüyle kitabın âyetlerine, Allah’ın buyruklarına hemen boyun büküp teslim olmaları gerekirken, “tamam yâ Rabbi! Anladım yâ Rabbi! İnandım yâ Rabbi! Teslim oldum yâ Rabbi! Uygulamaya başlıyorum yâ Rabbi! Başüstüne yâ Rabbi! Dediğin gibi ya Rabbi!” diyecek yerde; alçaklar, fitne çıkarmak, Allah’ın âyetlerini kendilerine göre yorumlamak, dini kendi hevâ ve heveslerine uydurmak, Allah’ın dinini din olmaktan çıkarmak için onların çeşitli anlamlı olanlarına, birden çok yorumlanma imkânı olanlarına uyarlar, müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Allah’ın âyetleri çok açıktır. Böyle yamukluğa yönelmeden samimiyetle, kulluk ve teslimiyet mantığı içinde ona başvuran herkese Allah’ın kitabı “hüden”dir, açıktır. Ama Kur’an’ın başka yerlerinde görüyoruz ki, Rabbimizin bir hikmeti ve biz kulların da imtihanı sebebiyle, Rabbimiz kitabında öyle âyetler indirmiş ki, o âyetleri bizim hafsalamızın alması, duyularımızla algılamamız mümkün değildir. Tabii ilmi tam olan, ilmi eksiksiz olan ve ilmiyle herşeyi kuşatmış olan Allah’tan gelme bir kitabın âyetlerinin tamamının künhüne vâkıf olmamız mümkün olmayacaktır. Onun içindir ki, bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz zâten bu âyetlerin künhüne ulaşmamızı da istemiyor bizden. Sadece “böylece iman edin” diyor. İşte Cennet, İşte Cehennem, işte Zülkarneyn (a.s.), işte Nuh (a.s.), işte Ye’cüc ve Me’cüc... Bunları bilmeniz mümkün değildir; bildiniz mi zâten imtihanın mânâsı kalmaz. Ama, işte size bir namaz, işte abdest, işte oruç, işte zinâ yasağı, işte fâiz yasağı. Bunları bilin, anlayın, iman edin ve amele dönüştürün diyor. İşte, Rabbimiz böylece âyetlerinin kimilerini sadece imanın konusu olarak, kimilerini amelin konusu olarak, kimilerini kabulün konusu olarak, kimilerini uygulamanın, pratiğin konusu olarak kabul edin, diyor. Bizler kul olarak, bilgisi sınırlı varlıklar olarak hiçbir fitne yoluna yönelmeyerek, hiçbir eğriliğe, sapıklığa, yamukluğa meyletmeyerek Rabbimizin kitabındaki bu âyetlerinin tamamını kabullenmek tamamına inanıp teslim olmak zorundayız. Hal böyleyken kimileri Allah’ın dinini bozmak için, Allah’ın âyetlerini tahrif etmek için, kitabın âyetlerini kendi hevâ ve heveslerine göre yorumlayarak kendisini, kendi anlayışını, kendi hayatını din haline getirmek istiyorlar. Farklı anlamlara gelebilecek, yani şu anda somut olarak insanların gözleri önüne konulabilmeleri mümkün olmayan, gayba ait olan, bilinmesi mümkün olmayan, sadece imanın konusu olan âyetleri, o âyetlere bir çerçeve çizen, o âyetlerin anlaşılmasında temel kriter olan öteki muhkemleri aşarak, Allah’ın murâdını taşarak Allah’ın istemediği bir hayata ruhsat çıkarmak üzerine farklı yorumlama kavgası veriyorlar. Bunların bu tür âyetleri tefsirde söz sahibi olan muhkemlerden nasipleri yoktur. Ya da kimileri bile bile yapıyorlar bu işi.

Yani Kur’an’ın amele yönelik âyetlerini, muhkemlerini insanlar düz anlamak zorundadırlar. Başkası olmaz çünkü. Abdest abdesttir, namaz namazdır zâten. Ama, bunun dışındaki konuları öyle karıştırıyorlar ki, hep fitne arıyorlar. Veya başka durumlar bulmaya çalışıyorlar. Meselâ, kimileri önce kendilerini Allah bana önce şunu anlatmalıdır diye şartlandırırlar ve onun cevabını aramak üzere Kur’an’a başvururlar. Yani şartlı, sınırlı, tahditli özel bir yaklaşım modelidir bu. Peki, niye yaparlar insanlar bunu? Yani neyi hedeflerler bununla? Ya kendi anlayışlarını, kendi dünya görüşlerini desteklemek için yaparlar bunu, Veya aradıkları sorunun cevabını o tahditte bulmaya çalıştıkları için böyle yaparlar. Meselâ, adam demokratiktir, laiktir ama müslümanlığı da elden bırakmamak çabasındadır. Veya feministtir, ırkçıdır, pragmatisttir, faydacıdır veya hümanisttir, insancıldır. Aman insan hakları! İnsan sevgisi! filan diyordur. Bunu temel kabul etmiştir adam. Ama bunu Kur'an’ın da desteklemesi gerekmektedir. Öyle ya Tanrı bundan başkasını emredecek değildir elbette, diyordur ve Kur’an’a işte bu duyguyla mürâcaat etmektedir ve Allah’ın âyetlerine kendi fikrini söyletmek istemektedir. Yani âyetleri kendi hevâ ve hevesine göre yorumlamaktadır. Halbuki; “Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir.” Evet, evet, bu kitabın haber verdiği geçmişle ilgili, gelecekle ilgili, yarınlarla ilgili, gaybla ilgili her şeyi bilen Allah’tır. Her şeyin arka planını, perde arkasını bilen sadece Allah’tır. Herşeyin künhünü bilen sadece Allah’tır. Evveli, evvelin evvelini, ezeli, ezelin ezelini, Cenneti, Cennet hayatını, Cennetteki hûrileri, gılmanları, ırmakları, köşkleri, Cehennemi, Cehenemdeki azâbı, Cehennemin zebânîlerini, Cehennemin Ğassâkını, Hamîmini, Arşı, Arşı taşıyan, Arşı yüklenen Melekleri, Kürsiyi, yedi kat semâyı... biz nereden bilebileceğiz? Bunları bilen sadece Allah’tır. Bütün bu konularda kim ne söz edebilecek? Evet, bütün bunları bilen sadece Allah’tır.

İlimde derinleşmiş olanlar, vahiy bilgisine, kitap ve sünnet bilgisine sahip olanlar, Allah’ın kendilerine açtığı vahiy bilgisini kullukta kullananlar, Allah bilgisiyle kulluk bilincine erenler, kitap bilgisiyle Rablerini tanıyanlar, Rableri karşısında acziyetlerinin şuûruna erenler de derler ki: Biz O'na inandık. Biz Allah’a ve Ondan gelen kulluk programımız kitaba inandık. Bu kitabın, bu âyetlerin hepsi Rabbimizin katındandır. Bu kitabın muhkem-müteşâbih tüm âyetlerinin, olduğu gibi Rabbimiz katından geldiğini kabul ettik. Kabul ettik ve ona sahiplendik. Bu kitap bizim kitabımız dedik, bağrımıza, başımıza bastık ve gücümüz nisbetinde onu okumaya, anlamaya, anlatmaya ve uygulamaya çalışıyoruz. Rabbimizin bu kitap içinde inanın dediklerine iman ediyor, anlayın dediklerini anlamaya çalışıyor, uygulayın dediklerini uygulamaya gayret ediyor, kaçının dediklerinden kaçınıyor, haramlarını haram, helâllerini helâl biliyor, ama bunları sadece söz planında bırakmayarak helâllerini yapmak ve haramlarından da kaçınmak üzere biz bu kitaba iman ediyoruz, derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler. Ve işte mü’minlerin özellikleri de bunlardır. Böyle bir özelliğe de ancak akıl sahipleri ulaşabilir. Bakın Rabbimizin “râsihûn” diye târif buyurduğu, vahiy bilgisine sahip olan, Allah’la yol bulan, Allah bilgisiyle hidâyete ulaşan bu akıllılar Rablerine şöyle duâ edip yalvarırlar: “Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın.”

Rabbimiz, ey bizim Rabbimiz, bize hidâyet ettikten sonra, bizi hidâyete ulaştırdıktan, bize hidâyet yolunu gösterdikten, bizim hidâyetmizi onayladıktan sonra kalplerimizi eğriltme. Yâ Rabbi, kitabınla, kitabının pratiği olan peygamberinin örnekliliğiyle bizi sırât-ı müstakîme ilettikten sonra, biz müslüman olduktan sonra, bizim ayaklarımızı kaydırıp kalplerimizi eğriltip yamultma.

Evet, burada, mü’minlerin tıpkı günde en az kırk defa Fâtiha’daki yaptıkları duânın aynısını tekrarladıkları anlatılıyor. Fâtiha’da da öyle diyorduk, değil mi? Yâ Rabbi bize dosdoğru yolunu göster. Bizi İslâm yoluna, sırât-ı müstakîme hidâyet et. O yolu bulamamışsak bize göster, bulmuşsak o yolda sâbit kadem kıl. Sakın bizi bizden önceki Hıristiyan ve Yahûdilerin, şu veya bu şekilde Senin dosdoğru yolundan sapıp gidenlerin küfürlerine, şirklerine meylettirme yâ Rabbi. Bizi onların durumuna düşürme yâ Rabbi. Yani kitabını, hidâyetini dinlemek, anlamak ve tâbî olmak için kendilerine verdiğin kalplerini, kulaklarını, gözlerini kullanmadan yana olmadıkları için kalplerine mühür vurduklarından eyleme bizi yâ Rabbi. Kendi bâtıl tercihlerini onayladıklarından eyleme bizi. Ayaklarımızı kaydırma, kalplerimizi yamultma.

Ve katından bize rahmet ver ey Rabbimiz. Bize katından rahmet gönder ve bizi Senin katından gelen rahmetten mahrum bırakma. Bizi dininden, bizi kitabından, bizi peygamberinden mahrum etme yâ Rabbi. Çünkü Senden gelen rahmet bunlardır. Evet kitap rahmettir, din rahmettir, peygamber rahmettir. Kur’an Rabbimizin rahmetidir. Rahman olan Allah bize rahmeti gereği Kur’an’ı göndermiştir. Kitabın indirilmesi mahzâ Rabbimizin rahmetinin eseridir. Peygamberlerin gönderilmesi mahzâ Rabbimizin rahmetidir. Rabbimiz kullarını karanlıklar içinde bocalar bir vaziyette bırakmak istemediği için kitabını göndermiştir. Hakkı-bâtılı, hidâyeti-dalâleti, doğruyu-yanlışı anlayabilmeleri için kullarına bu kitabı göndermiş ve kendi bilgisiyle kullarını bilgilendirmiştir. Allah bu elçilerini seçip bize göndermeseydi, onları kendi bilgisiyle bilgilendirip bize örnek yapmasaydı biz ne yapardık?

Öyleyse Kur’anla beraber olan, Kur’anla hareket eden kişi rahmete hak kazanmış demektir. Rasûlullah rahmeten li’l-âlemîndir. Tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Öyleyse böyle rahmet kaynağı bir elçiyle beraber olan, o elçiyi kendisine örnek alan, o rahmetten istifâde etmesini bilen kişilere Allah merhamet edecektir. Yani, anlıyoruz ki, sadece Allah’ın merhamet buyurdukları kurtuluşa ereceklerdir. Peki acaba Allah kimlere merhamet eder? Şunu Kur’an’dan kesin olarak biliyoruz ki, Allah kâfirlere ve müşriklere merhamet etmeyecektir. Yeryüzünde Allah’ın rahmetinden istifâde etmeyi istemeyenlere Allah rahmet etmeyecektir. Allah’ın mü’min kulları bu kapılardan istifâde etmişler, ama kâfirler, müşrikler Rablerinin kendileri için açtığı bu rahmet kapılarından istifâde etmeyi istememişlerdir. İşte Allah’ın kendileri için açtığı bu rahmet kapılarından istifâde edip Allah’ın istediği şekilde bir hayat yaşayarak bu rahmete hak kazanan mü’minlere merhamet ederken, Rabbımız bu rahmete karşı nötr davranan kâfirlere de merhamet etmeyecektir. (Ali Küçük)

 

Metafizik konularla ilgili olmadıkları halde, kasdı ve ifâde tarzı tamamıyla teşbihi (allegorical) olan birçok Kur’an pasajını da dikkate almak gerekir. Bu şekildeki müteşâbihatın (allegory) mâhiyeti ve fonksiyonuna gerekli dikkat gösterilmeden müteşâbih konusunun doğru şekilde anlaşılması mümkün olamaz. Gerçek bir müteşâbihat, -doğrudan terimlerle aynı kolaylıkla anlatılabilecek olan bir şeyin bambaşka renkli ifadelerle tasvirinden farklı olarak- karmaşıklığından dolayı, doğrudan terimler, yahut önermelerle yeterli biçimde ifâde edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı bir "ifâdeler" serisi olarak değil de, genel bir zihinsel imaj olarak ancak sezgi yoluyla kavranabilen şeyleri mecâzî bir şekilde ifâde etmeyi kapsar. "Allah'tan başka kimse müteşâbihin nihâî anlamını bilemez" ibâresinin anlamı da budur. (Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı)

Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 261-262

M. Said Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 402

Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Müteşabihat Konusundaki Yaklaşımların Değerlendirilmesi ve Yeni Bir Yaklaşım Önerisi, 1. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. Ank. 1994

Ömer Mahir Alper, Kur’ân-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, Haksöz, Sayı 52, Temmuz 95, s. 32-36

Ahmet Baydar, Modernleşme Sürecinde Kur’an ve Müteşâbihler, Beyan Y.

 

 

Muhkem, Müteşâbih ve Te'vil Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler

A- Kur’ân-ı Kerim’de “Muhkemetun” Kelimesi 1 Âyette Geçer: Muhammed Sûresi, Âyet: 20. Bunun çoğulu “Muhkemât” da 1 Âyette kullanılır: Âl-i İmrân Sûresi Âyet: 7.

“Müteşâbih” ve Çoğulu "Müteşâbihât" Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 25; 3/Âl-i İmrân, 7; 6/En’âm, 99, 141; 39/Zümer, 23.

Müteşâbih Kelimesinin Türediği "Ş-b-h" ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 12 yerde): 2/Bakara, 25, 70, 118; 3/Âl-i İmrân, 7, 7; 4/Nisâ, 157; 6/En'âm, 99, 99, 141, 141; 13/Ra'd, 16; 39/Zümer, 23.

A- Te’vil Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (17 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 7, 7; 4/Nisâ, 59; 7/A’râf, 53, 53, 10/Yûnus, 39; 12/Yusuf, 6, 21, 36, 37, 44, 45, 100, 101; 17/İsrâ, 35; 18/Kehf, 78, 82.

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

Kur'ân-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşâbih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.

Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.

Kur’ân-ı Kerim’de Lafzî Müteşâbihler, Muhammed Aydın, Nûn Y.

Modernleşme Sürecinde Kur’an ve Müteşâbihler, Ahmet Baydar, Beyan Y.

Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.

Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1985, s. 128-134

Ulûmu'l Kur'an, Kur'an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y. s. 298-306

Kur'an'ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.

Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 15, s. 13-39

Şamil İslâm Ansiklopedisi, Muhkem: Hamdi Döndüren, c. 4, s. 261-262, Müteşâbih: M. Said Şimşek, c. 4, s. 402

İslâm'da Kur'an, Allame M. H. Tabatabaî, Bir Y. s. 34-41

Kur'an'ı Anlamada Temel İlkeler, Yusuf Işıcık, Esra Y. s. 109-121

Kur'an'a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat, s. 44-51

Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Nil Y. s. 39-43, Kırk Ambar Y. s. 55-59

Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 371-373, 389-394

Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 256-261

Kur'an'da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y. s. 47-50, 67-72, 103-130

Kur'an'a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. s. 78-97

Kur'an Tefsirinde Yöntem, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 86-146

Kur'an-ı Kerim'i Tanımanın Temel İlkeleri, Özden Y. s. 60-62

Elmalılı Tefsirinde Kur'ânî Terimler ve Deyimler, M. Yaşar Soyalan, Ağaç Y. s. 231, 243-245

Kur'ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Bîr, İnkılâb Y. s. 122

Tefsir ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, Tayyib Okiç, Nûn Y. s. 135-137

Kur’ân-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, Ömer Mahir Alper, Haksöz, Sayı 52, Temmuz 95, s. 32-36

Müteşabihat Konusundaki Yaklaşımların Değerlendirilmesi ve Yeni Bir Yaklaşım Önerisi, Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, 1. Kur’an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y. Ank. 1994

Kur’an’da Müteşâbih ve Te’vili, Yusuf Işıcık, I. Kur’an Haftası, Kur’an Sempozyumu, Tebliğ, Ank. 95