Âl-i İmrân, 3; Kavram, 143

 

 

T E V R Â T

 

 

Tevrât; Anlam ve Mâhiyeti

Kur'ân-ı Kerim'de Tevrât Kavramı

Tevrat’ta Tanrı’nın Özellikleri

Yahûdilerin İslâm’a Aykırı İnançları

İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri

Muharref Ahd-i Atik’teki (Tevrat’taki) Çelişkiler

Muharref Tevrat'taki Müstehcenlik ve Yüz Kızartıcı İfadeler

Muharref Tevratta Kadın

Ahd-i Atik'de Savaş, Sömürü ve Irkçılık

Talmud 

Tahrif

Tevrât’ın Tahrifi

Bugünkü Tevrat ve İncil’e Uymanın Hükmü

Dini, Kutsal Kitabı Tahrif Sadece Eski Toplumlarla mı Sınırlıdır?

Tefsirlerden İktibaslar

 

 

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ

مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَأَنْزَلَ الْفُرْقَانَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ

 

“(Rasûlüm!) O, sana Kitab’ı hak ile ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedrîcen indirmiş; daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrât ile İncil’i ve hakkı bâtıldan ayırt eden hükümleri göndermiştir. Bilinmeli ki, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, cezâları vermede mutlak güç sahibidir.” (3/Âl-i İmrân, 3-4)

 

 

Tevrât; Anlam ve Mâhiyeti

Tevrat; Allah'tan gelen dört büyük kitaptan ilkidir. İbranîce Tora(h) kelimesinin Arapçalaşmış biçimi olan Tevrat kanun, ittifak, birlik, anlaşma, sözleşme, adlaşma gibi anlamları dile getirir. İslâm geleneğinde Hz. Mûâa'ya nâzil olan kitabı belirtir. Yahûdi geleneğinde ise, bugün Ahd-i Atik (Eski Ahit) denilen kitaplar toplamının adıdır.

Dinler tarihçileri 39 kitaptan meydana gelen Tevrat'ı genellikle üç bölüme ayırırlar: 1- Tevrat (Kanun Kitabı), 2- Nebiim (Nebiler Kitabı), 3-Ketubim (Yazılar Kitabı). 1. Bölüm, Hz. Mûsâ'nın ilk beş kitabını ihtivâ eder. İslâm âlimlerine göre de Cenâb-ı Hak tarafından Hz. Mûsâ'ya verilen asıl Tevrat budur. Bu ilk beş kitap (Fr. Pentateuque) Tekvin, Çıkış, Levlililer, Sayılar ve Tesniye'den meydana gelmektedir. 2. Bölüm, Nebiim 6. Kitap (Yeşu)'dan başlar, 22. Kitap (Neşidelerin Neşidesi)'ne kadar devam eder. 3. Bölüm, Ketubim 23. Kitap İşaya'dan başlar, 39. Kitap olan Malaki ile sona eder.

Yahûdiliğe göre Tevrat'ın ilk beş kitabı kelimesi kelimesine Yahve (Yehova) tarafından Hz. Mûsâ (Moşe)'ya bildirilmiş Tanrı kelâmıdır. Beşinci kitaptan sonra gelen Yeşu da aynı kitaptan sayılmış ve böylece altı kitaplık bir deste meydana getirilmiştir. 18. yy. Fransız bilginlerinden Jean Astruc'a göre ilk beş kitaptan meydana gelen Tevrat'ın 1. Bölümü, birbirine karıştırılmayan iki ayrı anlatım tarzı ihtiva etmektedir. Bu iki ayrı anlatımdan birinde Tanrı'nın adı Elohim (Ruhlar), diğerinde ise Yehova (Varolan) diye geçmektedir. Diğer bir ifade ile bu iki metne Elohist ve Yahvist metin denilmektedir. Bu iki ayrı metinde birçok çelişkiler tesbit edilmiştir.

Tevrat'ın bütünü Tevkin'le başlar ve Malaki ile son bulur. Tekvin, "Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı" cümlesi ile başlamakta, Malaki de, "O da babaların yüreğini oğullara ve oğulların yüreğini babalarına döndürecektir, ta ki, gelip dünyayı lânetle vurmayayım" cümlesiyle sona ermektedir (Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, İst., 1976). Halen de mevcut Kitab-ı Mukaddes külliyatının baş kısmında yer alan Tevrat'ın 39 kitabı şu sırayı takibetmektedir: 1- Tekvin, 2- Çıkış, 3- Levililer, 4- Sayılar, 5- Tesniye, 6- Yeşu, 7- Hâkimler, 8- Rut, 9- Samuel, 10- II. Samuel, 11- I. Krallar, 12- II. Krallar, 13- I. Tarihler, 14- II. Tarihler, 15- Ezra, 16- Nehemya, 17- Ester, 18- Eyub, 19- Mezmurlar, 20- Süleyman'ın Meselleri, 21- Vaiz, 22- Neşideler Neşidesi, 23- İşaya, 24- Yeremya, 25- Yeremyanın Mersiyeleri, 26- Hezekiel, 27- Daniel, 28- Hoşea, 29- Yoel, 30- Amos, 31- Obadya, 32- Yunus, 33- Mika, 34- Nahum, 35- Habakkuk, 36- Tsefenya, 37- Haggay, 38- Zekarya, 39- Malaki.

Klasik İslâm literatüründe genellikle İbranice, Yunanca ve Samirice olan üç meşhur nüshası bulunduğu kabul edilir. Yahudiler ve Protestanlar İbranice, Roma ve Doğu kiliseleri Yunanca, Samiriler de Samirice nüshayı diğerlerine tercih ederler.

Tevrat, Türkiye'de bu orijinal adıyla bilindiği gibi, Ahd-i Atik adıyla da tanınır. Bütün dünyada yaygın olan Kitab-ı Mukaddes Şirketi'nce, Kitab-ı Mukaddes başlığı ile yayınlanan külliyat, Yahudilik ve Hristiyanlığın bütün kitaplarını bir arada sunmaktadır. Hz. Mûsâ'ya Allah tarafından "Kitap" vahyedilmiş; ancak, zamanla tahrife uğramıştır. Hâlen elde mevcut olan Tevrat'ta birçok tenâkuzun tesbit edilmiş olması da bunun delilidir. Bu husus dinler tarihi açısından ayrıca önem arzetmektedir.

Her ne kadar Yahudilik tâlimlerinin bütününe Tevrat deniliyor ve bu terim Hz. Mûsâ'ya atfedilen ilk beş kitabı ifade ediyorsa da; Tora, Yahudiliğin diğer kitap ve öğretilerini de içine almaktadır. Yahudiliğe göre Tevrat, 1. Yazılı, 2. Sözlü olmak üzere iki kısımda incelenebilir. 1- Yazılı olan kısım Tûr-i Sina'da (Har Sinay) Tanrı Yahve tarafından Hz. Mûsâ (Moşe)'ya indirilen beş kitap ve eklerini ihtiva eder. 2- Sözlü olan kısım ise, yine Hz. Mûsâ'ya atfedilen ve O'ndan nakledilenlerle, Tevrat'ı tamamlayan açıklamaları ihtiva eder. Günümüz Yahudileri Tevrat karşılığında "Tanah" terimini kullanmayı tercih etmektedirler. Takriben M. Ö. 1200-1100 yılları arasında da tamamlanan ve İbranice yazılmış olan Tanah'ın içerisinde birkaç Aramca parça da bulunmaktadır.

Tevrat'ın eski İbranca yazması M.S. VIl, ve X. yy'da kaleme alınmış bir kaynaktır. Bu kaynağın M.Ö. I. yy'daki İbranca metinlere dayandığı dinler tarihçilerince ileri sürülmektedir. 1947'de Kumran Vadi'sinde, Lut Gölü'nün kuzey-batısında ve Yehu'nun 12 km. güneyinde bedevinin birinin mağarada bulduğu eski İbranca yazmalar, gerek umumi tarih, gerek dinler tarihi açısından oldukça önem taşımaktadır. Aynı çalışmaların devamı olan 1951-1958 yılları kazıları da yeni keşiflere ufuk açmıştır.

Yahudiler nazarında Tevrat Allah kelâmıdır ve ibâdetlerde önemli bir yer tutar. Yahudilerin havra ve sinagoglarında, mihrap denilen bir yerde, dolap içinde, sırmalı ve ipekli örtülere sarılmış yazma nüshalar muhâfaza edilir. Tahrife uğramadan önce Süleyman Mâbedi (Beyt Ha-Mikdaş)'ndeki Mukaddes Sandık (Arona Kodeş)'da, Hz. Mûsâ'nın getirdiği Tevrat levhalarının muhâfaza edildiğine inanılmakta idi. İbâdet için havra veya sinagoga giden her yahûdi, öncelikle Tevrat tomarının korunduğu sandık veya dolabı temâşâ eder, mümkünse ona elini sürer ve öper. Bu hareketler sembolik bir anlam taşır ve belli belirsiz bir şekilde yapılır. Havra veya sinagogta Tevrat yere düşerse haham (rav) hemen onu alır. Bundan dolayı haham ve oradaki cemaat 30 gün oruç tutmak zorundadır; buna cumhur (cemaat) orucu denir.

Yahudi inancına göre nerede olursa olsun Tevrat okunurken başın mutlaka örtülmesi şarttır. Açık başla mâbede girilmez, Tevrat da okunmaz. Ayrıca usûlüne göre abdest almak ve temiz bulunmak lâzımdır. Tevrat askerî geçitlerde (Ha Tsaada) askerlerin koruması altında geçirilir. Tevrat'ın tamamı okunduktan sonra, tomar halindeki Tevrat bir tahta konularak sokağa çıkarılır, törenle dolaştırılır. Buna Tevrat Bayramı denir. Bu merasim bütün dünyada aynı şekilde yapılır. Omuzlarda ve kucakta Tevrat taşımak sevap sayılır. Gerek sivil, gerek askerlikte yemin Tevrat üzerine yapılır. Din bilgisi, tarih ve okuma kitaplarına Tevrat'tan seçilmiş metinler konulur. Tevrat hakkında tartışma ve eleştiriye kesinlikle izin verilmez. Okul çağındaki her öğrencinin bir Tevrat'ı vardır ve sınıflarda da ancak baş örtülü olmak şartıyla Tevrat okunabilir. (1)

Tora (Tevrat) olarak kabul edilen Eski Ahid'in ilk beş kitabı hakkında kısa bilgi verelim:

1- Tekvin: 50 babdır (bölüm). Tekvin, temel olarak iki kısma ayrılır: 1-11 bablarında, Dünyanın yaratılışı, insan neslinin ilk tarihi, Hz. Âdem ve Havva'nın suç işlemeleri, Habil ve Kabil, Nuh ve tûfan, Babil kulesi konu edilir. 12-50 bablarında, İsrailoğullarının eski ataları, Hz. İbrahim'den başlayıp oğlu İshak, torunu Yakup (diğer adıyla İsrail) ve Hz. Yakub'un on iki oğlu konu edilir.

2- Çıkış: 40 babtır. İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışlarından bahseder. Çıkış kitabı dört temel konuyu işler: 1- Yahûdilerin kölelikten kurtulmaları, 2- Sina dağına seyahatleri, 3- Allah'ın İsrailoğullarıyla Tur-i Sina'da ahit (anlaşma) yapması ve onlara ahlâkî, medenî ve dinî kuralları bildirmesi, 4- İsrailoğulları için ibâdet yerlerinin inşâ edilmesi, hahamlar ve ibâdetler ile ilgili hükümler. Çıkış'ın en ünlü ve önemli bölümü 20. babında yer alan on emirdir (evâmir-i aşera).

3- Levililer: 27 babtır. İbâdetler ve dinî âyinler ile ilgili hükümleri ihtivâ eder. Kitabın anafikrini, Allah'ın kudsiyeti ve O'na ibâdet etmenin yolları teşkil eder.

4- Sayılar: 36 babtır. Sina dağını terkeden yahûdilerin Kenan diyarına -Filistin'e- girmelerine kadar geçen yaklaşık 40 yıl sürede meydan agelen olaylardan bahseder.

5- Tesniye: 34 babtır. Haham Hilkiya tarafından bulunduğu iddia edilen Tevrat tomarına verilen ad olup, Hz. Mûsâ'ya isnad edilmiştir. Ancak Hz. Mûsâ'nın ölümünden ve onun zamanında olmayan âdetlerden söz etmesi nedeniyle Hz. Mûsâ tarafından yazılmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Kitabın anafikri; İsrailoğullarının kendilerini kölelikten ve zilletten kurtaran Allah'ın nimetlerini hatırlamaları ve Allah'ı sevip ona itaat etmeleri gerektiğidir. Kitabın anahtar sözü şudur: "Allahımız Rab bir olan Rabdir, ve Allah'ın Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin." (Tesniye, 6/4-5, s. 183)

Tevrat'ın Nüshaları: Tevratın belli başlı üç eski nüshası mevcuttur: 1- İbrânîce nüsha: Yahûdiler ve Protestanlarca makbuldür. 2- Yunanca nüsha: Roma ve Doğu kiliselerince makbuldür. 3- Sâmirîce nüsha: Süryânîlerce makbuldür. Bu nüshalar arasında birçok çelişki ve yanlışlıklar mevcuttur.

Tevrat Kaynakları: 1- Yahvist kaynak: En eski kaynak olup Allah'ı "Yahova" diye adlandırır. Yahvist kaynağa göre Yehova, sadece İsrail halkının tanrısıdır ve onları üstün kılmıştır. M.Ö. 1000 yıllarında yazılmıştır. 2- Elohist kaynak: Allah'ı "Elohim" diye adlandırır. Bu kaynağa göre Elohim, bütün insanların Rabbidir. M.Ö. 800 yıllarında yazılmıştır. 3- Deoteronomist kaynak: Tesniye'yi oluşturan kaynaktır. M.Ö. 700 yıllarında yazılmıştır. 4- Hahamların metni: Talmud tefsiri üzerindeki çalışmalar olup M.Ö. 600 yıllarında yazılmıştır.

 

 

 

Kur'ân-ı Kerim'de Tevrât Kavramı

Kur'an-ı Kerîm'in yedi ayrı sûresinin 16 âyetinde (3/Âl-i İmrân, 48, 50, 65, 93; 5/Mâide, 43, 44, 46, 66, 68, 110; 7/A'râf, 157; 9/Tevbe, 111; 48/Fetih, 29; 61/Saff, 6; 62/Cum'a, 5) Tevrat kelimesi geçmektedir. Cenâb-ı Hak, Tevrat ve İncil'in Kur'an-ı Kerim'den önce indirildiğini (3/Âl-i İmrân, 3), Hz. İsa'ya yazı, hikmet, Tevrat ve İncil'in öğretileceğini (3/Âl-i İmrân, 48), O'nu, Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderdiğini (3/Âl-i İmrân, 50; 5/Mâide, 110; 61/Saff, 6), Tevrat ve İncil'in Hz. İbrahim'den sonra indirildiğini (3/Âl-i İmrân, 65), Tevrat'ta bir hidâyet ve nur bulunduğunu (5/Mâide, 44), Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak İncil'in indirildiğini (5/Mâide, 46), Tevrat, İncil ve Kur'an'ın dosdoğru tutulması gerektiğini (5/Mâide, 66, 68) beyan buyurmuştur.

Yukarıda anılan Tevrat'la ilgili âyetlerin açıklanmasında müfessirler, Ehl-i Kitabın, Tevrat sözü ile Hz. Mûsâ'nın yazdığı söylenen Tevrat'ın ilk beş kitabını kasdettiklerini, Hıristiyanların ise Tevrat kelimesini Ahd-i Atik adı verilen kitapların hepsi için kullandıklarını, Hz. Mûsâ kavminin Tevrat'ı muhâfaza edemediklerini özellikle vurgulamışlardır (İbn Kesir, Tefsir, Beyrut, 1966, II, 3 vd.).

“Yanınızda olan (Tevrat)ı doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve âyetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun.” (2/Bakara, 41)

"Allah katından yanlarında olan (Tevrat)ı doğrulayan bir Kitap geldiği zaman -ki bundan önce inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip-tanıdıkları gelince onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti kafirlerin üzerinedir.” (2/Bakara, 89)

“O sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti.” (3/Âl-i İmrân, 3)

“Ona kitabı hikmeti Tevratı ve İncili öğretecek.” (3/Âl-i İmrân, 48)

“Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak üzere size Rabbinizden bir âyetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin.” (3/Âl-i İmrân, 50)

"Ey Kitap ehli İbrâhim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (3/Âl-i İmrân, 65)

"Tevrat indirilmeden evvel İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka İsrailoğullarına bütün yiyecekler helâl idi. De ki: "Şu halde eğer doğruysanız Tevrat'ı getirin de onu okuyun.” (3/Âl-i İmrân, 93)

 "Ey kendilerine kitap verilenler birtakım yüzleri silip de arkalarına çevirmeden ya da cumartesi adamlarını (o gün yasağı çiğneyenleri) lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden evvel yanınızdakini (Tevrat ve İncil'i) doğrulayıcı olarak indirdiğimize (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri yapılagelmiştir.” (4/Nisâ, 47)

"Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında olduğu halde seni nasıl hakem kılıyorlar ve sonra bunun peşinden yüz çeviriyorlar? İşte onlar inanmış değildir.” (5/Mâide, 43)

“Gerçek şu ki Biz Tevratı içinde bir hidâyet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (rabbâniyun) ve yüksek bilginler de (ahbâr) Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şâhitler olduklarından (onunla hükmederlerdi). Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve âyetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” (5/Mâide, 44)

“Biz onda onların üzerine yazdık: Can'a can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir keffârettir. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.” (5/Mâide, 45)

“Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidâyet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakîler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik.” (5/Mâide, 46)

"Ve eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine Rablerinden indirileni (Kur'an'ı) ayakta tutsalardı (hakkıyla uygulasalardı) elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (sayısız nimeti) yiyeceklerdi. İçlerinde aşırı olmayan (mûtedil) bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yaptıkları ise ne kötüdür!” (5/Mâide, 66)

“De ki: 'Ey Kitap Ehli, Tevrat'ı, İncil'i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça (hakkıyla uygulamadıkça) hiçbir şey üzerinde değilsiniz.' Andolsun Rabbinden sana indirilen onlardan çoğunun tuğyanlarını ve inkârlarını arttıracaktır. Sen de kâfirler topluluğuna karşı üzüntüye kapılma.” (5/Mâide, 68)

“Allah şöyle diyecek: 'Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Rûhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun. (Yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkâra sapanlar 'Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir' demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm.” (5/Mâide, 110)

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber getirici (Nebî) olan elçiye (Rasûle) uyarlar; o onlara ma'rûfu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor; temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nûru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (7A’râf, 157)

“Hiç şüphesiz Allah mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu) Tevrat'ta İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.” (9/Tevbe, 111)

“De ki: "Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden (Mûsâ'ya indirilen Tevrat ve bana indirilen Kur'an'dan) daha doğru olan bir kitap getirin de ona uymuş olayım.” (28/Kasas, 49)

“Muhammed Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp isterler. Belirtileri secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirip kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup boy atmış (ki bu) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah içlerinden iman edip sâlih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vaad etmiştir.” (48/Fetih, 29)

“Hani Meryem oğlu İsa da: 'Ey İsrailoğulları, gerçekten ben sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi Ahmed olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim' demişti. Fakat o onlara apaçık belgelerle gelince; 'Bu, açıkça bir büyüdür' dediler.” (61/Saff, 6)

“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete erdirmez.” (62/Cum’a, 5)

 

 

Tevrat’ta Tanrı’nın Özellikleri

Tevrat, Tanrı'nın özel kutsal adı olarak Yahve'den bahseder. Torah'ın Yahvist metinleri olarak bilinen ve tarihsel açıdan diğer metinlerden daha önceki zamanlara ait olan kısımda Tanrının adı olarak Yahve kullanılır. Eski Ahid'in ilk beş kitabında Yahve, âlemlerin tek tanrısı olmaktan ziyâde, bir klan ya da kabile tanrısı görünümdedir; o İsrailoğullarının tanrısıdır. Yahova da denilen Yahve, yahûdilikte İsrailoğullarının koruyucusu, yöneticisi ve yönlendiricisi olan özel bir tanrı görünümündedir. "Ve onların Allah'ı olacağım." (Tekvin, 17/8, s. 14). Onun gerçek ve kutsal ismi olan Yahve, kutsalların en kutsalı olan bir zamanda sadece yılda bir kez başrâhip tarafından anılabilir. Bunun dışında Yahve ismi, kesinlikle kullanılmaz ve yazılmaz; Yüce Tanrıyı ifade etmek için Elohim ve Adunai gibi terimler kullanılır.

Yahûdilikte ısrarla üzerinde durulan inanç konusu Tanrının birliğidir. Tevrat'ta iki yerde nakledilen On Emir'in ilk maddesi, "Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Allah'ın Yahova benim. Karşımda başka ilahların olmayacaktır" emridir. (Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 20; Tesniye 5). Bu kesin emre rağmen, yahûdiler tarihleri boyunca sık sık başka ilahlara da tapmışlardır; ancak Tanrının birliği inancı hep yahûdiliğin esasını teşkil etmiştir.

Tevrat’a göre Tanrı yüce, aşkın bir varlıktır, Onu kimse göremez (Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 33/20). Ama aynı zamanda Yahova, kendisini çağıranlara (duâ edenlere) yakındır (Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 145/18). Yahova Bir’dir, Ondan başka tanrı yoktur (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye 4/35). Ezelî ve ebedîdir (Kitab-ı Mukaddes, İşaya 41/4; 48/12; Tekvin 21/23). Kadir bir Tanrıdır (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 17-1-2). Merhametlidir (Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 136). Yaratıcıdır: “Başlangıçta Tanrı, gökleri ve yeri yarattı” (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 1-1). Melik’tir, hükümdardır, yüce bir taht üzerindedir (Kitab-ı Mukaddes, İşaya 6/1). Kâinatı idare eder. “Rabb, gökten bakar, bütün adem oğullarını görür; oturduğu yerden bütün yer yüzünde oturanlara bakar, her birinin kalbini yaratan, bütün işlerini temyiz eden Odur.” (Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 33/13-15). Gökte ve yerde olup biteni, insanların hareketlerini, hatta düşüncelerini bilir (Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 139/1-12). Âdil Hâkimdir: “Sadakat Tanrısıdır ve haksızlık etmez.” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye 32/4). Kuddûs’tür, Münezzehtir: “Kimse Rabb gibi mukaddes değildir.” (Kitab-ı Mukaddes, I. Samuel 2/2). “Orduların Rabbı Kuddûstür, Kuddûstür; bütün dünya O’nun izzetiyle dolu.” (Kitab-ı Mukaddes, İşaya, 6/3). Tanrıdan korkmak lâzımdır: “Yahovadan korkmak, hayatın pınarıdır.” İntikam alabilir: “Rabb, kıskanç ve öç alan Tanrıdır; Rabb öç alır ve gazapla doludur.” (Kitab-ı Mukaddes, Nahum, 1/2). Tanrı gazabını boşaltır (Kitab-ı Mukaddes, Hezekiel, 20/33). Onun gazabı bazen sebepsiz olarak alevlenir. Merhametten ziyâde, gazap Tanrısıdır.

Tanrı her şeyin gerçek fâilidir (Amos, 3/6, 4/7, 9, 10; Çıkış 4/11). Firavunun kalbini katılaştırdığı gibi (Çıkış 4/21), “Kendi milletinin” de kalbini katılaştırır (İşaya, 6/10; 29/10). Her şeyi takdir eden Odur: “İnsanın kalbi kendi yolunu tasarlar; halbuki Yahova onun adımlarını yöneltir.” (Süleymanın Meselleri, 16/9). Hayat şartlarındaki eşitsizlikler, zenginlik, fakirlik Yahova’nın işidir. Dolayısıyla Tanrı’ya tam bir tevekkül gerekir: “Bütün kalbinle Rabb’e güven ve kendi anlayışına dayanma.” (Süleymanın Meselleri 3/5). Bundan ötürü Onun vasıflarından biri “Kaya” veya “İsrail’in Kayası”dır (Tekvin, 49/24); Mezmur, 18/3). Bu vasıf, bazen özel isim durumunda gelir (Tesniye, 32/4; Habakkuk,1/12). Her şeye O vâris olur (Mezmur, 82). Tanrı’nın “Seçkin millet”ine karşı münasebeti “babalık” kavramıyla belirtilir: “Ben İsrail için bir Babayım.” (Yeremya, 31/9). “Yahova, Sen Babamızsın, biz balçığız, ve Sen çömlekçimizsin; ve hepimiz Senin elinin işiyiz.” (İşaya, 64/8). Babalık, Yeni Ahid’de (İncilde) sevgi, Eski Ahid’de ise hâkimiyet ifâde eder. Bu münasebet, bazen bir zevciyet ilgisi şeklinde tasvir olunur (Hoşea, 8. bab, çeşitli cümleler). İsrail, Yahova’yı aldatan bir zevcedir, başka oynaşlara (yani tanrılara) koşar, zina eder. Fakat Yahova, yine de ondan vaz geçmez.

Tanrılığı tanıtmada, görünüş itibarıyla mahlûka benzetme belirten (antropomorfizm) ifâdeler, değişik şekilleriyle oldukça fazladır. Tanrı’nın iki gözü vardır ve her şeyi görür (I. Reg., 15/19). Kulakları vardır, işitir (Sayılar, 11/1). Koklama duyusu vardır (Tekvin, 8/21). Dokunma duyusu vardır (Eyub, 19/21). Ağzı bize söyler (İşaya, 1/20). Düşmanlarını, dudaklarının bir üfleyişiyle öldürür (İşaya, 11/4). Dudakları kızgınlık dolu ve Dili yiyip bitiren bir ateştir (İşaya, 30/27). Kendisini terkeden kötülere sırtını döner (Yeremya, 18/27). Kurtarmak istediklerine Yüzünü gösterir (Mezmur, 69/4, 8). Eli, Sağ eli, Bazusu vardır, her şeye gücü yeter (İşaya, 65/2). Şaşkın koyunları Omuzlarında ve Kollarında taşır (İşaya, 40/11). Gökte veya Mâbedinde oturur (Zekerya, 8/3), yahut yalnız Kenan diyarında bulunur (I. Samuel, 26/19 vd.). O, kalkar (Amos 7/9), savaşmak için ilerler (Zekerya, 14/3), İner (Tekvin, 11/7), dağları dolaşır (Amos, 4/13), hafif bir bulutta gelir (İşaya, 19/1), yayını uzatır ve okunu çeker (İşaya, 27/1).

Bundan başka Tanrı’ya mahlukların hislerini veren ifâdeler de (antropopatizm) bolca mevcuttur. Onun işleri bir akılla olur, Tanrı hatırlar (Mezmur, 19/4), tahmin eder (önceden bilir) (II. Reg., 19/27; Mezmur, 138) ve insanı yarattığına pişman olur (Tekvin, 6/8). Yer Onun ayaklarının basamağıdır (İşaya, 66/1). Kalbi vardır, acı duyar (Tesniye, 4). Düşünür, (Sagesse, 4/17). Tefekkür eder (Yunus, 1/6). Sevgi ve kini (İşaya, 1/14), arzu ve sevinci (İşaya, 42/1), acısı (Tekvin, 6/6), bekleyişi (Hoşea, 3/3), sabırsızlığı (Zekarya, 11/8), vaz geçmesi (Yeremya, 4/28) vardır. Fakat, “Ben Tanrıyım, ve insan değilim; senin ortanda olan Kuddûs’um” (Hoşea, 11/9) gibi tenzih ifâdelerinden dolayı Tanrı’nın yüce ve aşkın varlık olduğu kabul edilir.

Verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, teşbih ifadeleri çok fazladır. Bu durum şöyle sebeplendiriliyor: a) İlkel ırklara tasvirî bir anlatım kullanmak gereği, b) Bazı peygamberlerin (İşaya gibi) mükâşefelerini tasvir etmeleri, c) Mezmurlar gibi bazı kitapların şiir özelliklerini taşıması ki, bu mecâzî bir üslûbu gerektiriyordu. Tanrı’ya: Çoban, Tabib, Kılç, Sûr, Ateş, Kaynak gibi vasıflar da verilmektedir.

Ahd-i Cedit'teki tanrı üçlemesine ve insanoğlu İsa'nın tanrılaşması ile kesinlikle bağdaşmayacak bu tanrı anlayışı şu şekilde belirtilir: "Ben Tanrıyım ve insan değilim, senin ortanda olan kuddûsüm." (Hoşea, 11/9)

Ulûhiyet bakımından güçlükler çıkaracak ifadeler de vardır. Tanrı Hz. Yakub ile güreşir, Yakub Onu yener (Tekvin, 32/22-32), özellikle 32/28). Tanrı ile insanlarla uğraşıp yendiği için ona, “Tanrı ile uğraşan” (İsrail) lakabı verilir. Yahova ile görüşmek istediğinde Hz. Mûsâ bir çadır kurar, O bir bulut sütunu içinde iner, görüşürler (Çıkış, 33/7-11). Kâinatı altı günde yaratıp yedinci gün dinlenir (Tekvin, 2/2-3). Yahova kâinatı yaratırken, rakip tanrılarla bir savaş yapmıştır. “Ey Rabbin Bazusu, uyan uyan kudret giy; geçmiş günlerde, en eski nesillerde olduğu gibi uyan. Rahab’ı parçalayan, Canavarı yaralayan Sen değil misin? (Mezmur, 74/2 vd.; İşaya, 51/9). Kâinattaki karanlıkların ve denizlerin Yahova tarafından yaratılmadığına delâlet eden pasajlar da vardır. Buna karşılık, yine eski metinlerde, kâinatın idaresini sırf Yahova’ya veren kısımlar da bulunur (İşaya, 7/18; Amos, 1/3). Yoktan yaratma fikri, ilkin Maccabees, 7/28’de görülür. Bu kitap, 100 yıllarında yazılmıştır. 82. Mezmur, öteki tanrılara varlık tanır gibidir. Deniz canavarı Rahab efsanesi kabilinden unsurların Babil, Kenan gibi komşu kavimlerden geçtiği söyleniyor. “Yahova, Hz. Musa’ya tek Tanrı olarak değil, Kıskanç Tanrı olarak kendini izhar eder ki, bu durum başka tanrıların varlığına açık kapı bırakır (...) Çok uzun bir devir boyunca Yahova’nın İsrail’in hususi Tanrı’sı olduğuna şehâdet eden nasları inkâr etmek güçtür. İsrailliler Yahova’ya bağlıdır. Halbuki Moablılar kendi tanrıları Kemoş’un hâkimiyetindedirler (Hâkimler, 11/23-24). Hz. Davud’un zamanında bile Yahova’nın iktidarının, İsrail ülkesinin sınırlarında durduğuna inanılırdı (I. Samuel, 26/19). Ve Kral Ahaz, Şam tanrılarına kurban keser.” Ve kendisini vurmuş olan Şam ilahlarına kurbanlar kesti ve dedi: Madem ki Suriye krallarının ilahları onlara yardım ettiler, bana yardım etsinler diye ben de onlara kurban keseceğim.” (II. Tarihler, 28/23). Yahova’nın gazabı, bazen sebepsiz yere alevlenir. Tanrı âdil olmakla birlikte (İşaya, 45/21), nesiller sonra bile suçu arar (Sayılar, 14/18). Dolayısıyla, suçsuz olanları da cezalandırabilir. Yahova’nın “Herem”i vardır. Savaşta ele geçirilen şehirdeki bütün insanlar, hayvanlar, nefes alan her varlık, orayı İsraile teslim eden Yahova’nın hakkı olarak yok edilmelidir (Tesniye, 7/16; 2/33-34; Yeşu, 6/21 vb.)

Tevrat Doğrultusunda Yahûdilerin İnancı: Şimdi milattan sonra ilk asırlardaki şekliyle, yahudi dininin inançlarına bir göz atalım. Tek, Kadir, Yaratıcı, münezzeh, kâinatın hükümrânı, Âdil ve Merhametli Tanrı’ya inanmak, yahudi dininin temelini teşkil eder. Yahudilik Tanrı’yı bir tanıma konusunda titizdir. Bu dini tatbik edenler, günde üç defa yaptıkları ibâdette “Dinle ey İsrail, Tanrımız Rab tek Rabdir” şehâdetini tekrar ederler. Milattan üç asır öncesinden beri yahûdiler Tanrı’nın has adı olan Yahova’yı anmaz olmuşlardır. Bu isme duydukları saygıdan dolayı, onun yerine Rabb, Adonay (Rabbimiz), Gök, Yer, İsim, Azamet, Merhametli gibi mücerret vasıflar kullanırlardı. Yahudiler Tanrı tarafından kendilerinin bir “ahid” ile seçildiklerine inanırlar. Tevhid inancının kendilerine mahsus olduğunu ve ancak kendilerinin yer yüzüne hâkim olmalarıyla Yahova’nın hükümranlığının gerçekleşeceğini kabul ederler.

Meleklere, şeytanlara ve bunların faâliyetlerine inanırlar. Fakat bu varlıkların Tanrı’ya bağlı olarak çalıştıklarını düşündüklerinden, bağımsız varlıklar olarak onlara bir tâzim ve ibâdet yöneltmezler. Melekler Tanrı’nın semâvî kullarıdır, onlara mecâzen “Tanrı’nın oğulları (bene ha’ elohim)” adı verilir (Eyub, 38/7). Onlar Allah’ın icraatının vâsıtalarıdır. Elçi, koruyucu, yardımcı vb. sınıfları vardır. Şeytanlar ise, hataları yüzünden sükut etmiş meleklerdir. Melekler gibi sayısız derecede fazladırlar. İnsanları günaha düşürmek, maddî veya bedenî zarara sokmak sûretiyle kötülük etmek isterler. İblis, bunların başıdır. Onlardan sakınmak, zararlarına karşı melekleri yardıma çağırmak gerekir. Şeytanlardan korunmak için, hurâfeci tedbirlere başvurmak yaygın idi. Hayır-şer kuvvetleri hakkında düalist bir telakkiye sahip değildirler. Hayır ve şer, ahlâkî planda vardır, metafizik bir asla dayanmaz.

Milada yakın zamanlara kadar yahudi, ölümden sonra yer altında ölüler diyarında (sheol), gölgeler (rephaim) halinde, hayatiyet belirtilerinden yoksun bir şekilde kalacağına inanırdı. Din bilginleri bile ölümden sonra bir hesabın, mükâfat veya mücâzâtın olacağını düşünmüyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki, âhirete delâlet eden Tevrat nasları zâyi olmuştu. Fakat Milattan önceki ikinci asırdan itibaren Filistin’de Daniel kitabı ile (12/2 vd.) âhiret günü ve ölülerin dirileceğine dair inanç başlar ve hızla yayılır, fakat Sadûkiyye fırkası, âhireti kabul etmemekte devam eder (Resullerin İşleri, 4/1-2; Matta, 22/23-33).

Tevrat (Torah), Yahova ile İsrail arasında müşahhas bir bağdır. Bizzat Tanrı’nın sözüdür. Onun, ilâhî kaynaktan geldiğine inanma, yahûdiliğin esasıdır. Yahûdinin ona olan sevgisi, Tevrat’ın 613 farzının koyduğu yükü hafif gösterir. Yahûdiler, milattan önceki bir zamandan beri, İsrail milletini yeniden canlandıracak, “Seçkin millet”in düşmanlarına galebesini sağlayarak kendilerini yeryüzünün hâkimi kılacak Mesih’i beklemektedirler. Mesih: Tanrı’nın elçisi, temsilcisi, irâdesinin gerçekleştiricisidir. Yahûdilerdeki dünyevî zevk ve refah açlığı, Tanrı melekûtu’nun (hâkimiyetinin) rûhânî tarafına baskın çıkar.

İsrail tevhidi, sûreti olmayan Tanrılık inancıyla, antikitenin çok tanrıcı sistemlerine, belli bir üstünlüğe sahip oldu. Eski Ahid’de Tanrı fikri, peş peşe yaptığı gelişmelere rağmen, her zaman -az çok örtülü olarak- şu iki kısır fikir içinde kaldı: Hukuken evrensel Tek Tanrı’yı, İsrailin özel Tanrısı haline getiren milliyetçilik ile; muhteris, dünyanın refahını arayıp duran bir kavmin, sırf bu gaye ile Kendisine bağlanmaları sebebiyle Yahovanın, dünyevî nimet beklenen bir Tanrı sayılması.

Kur’an’ın yahûdilere hücumları da, bu ve benzeri sebeplerden ileri gelmiştir. Kur’an onların muvahhid olduklarını kabul eder, Tanrılık hakkındaki inançlarını, esasta tenkit etmez. “Kitap ehlinden zulmedenler bir yana, onlarla en güzel şekilde mücâdele edin, şöyle deyin: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim İlâhımız da sizin Tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur.” (29/Ankebût, 46; krş. 2/Bakara, 139). Allah’ı kendilerine mahsus sayıp, sırf bir ırka mensup olmakla, kuru bir iddia halinde “Biz Onun evlatları ve sevgilileriyiz” (5/Mâide, 18) demelerini kınar (krş. Tesniye, 32/6; 14/1; 7/6; Çıkış, 4/22). Tanrı’dan şikâyet etmelerini, sabırsızlıklarını vefâsızlıklarını yüzlerine vurur ki (2/Bakara, 61, 55, 58-59, 64; 5/Mâide, 24, 64) kendi kitapları bunun sayısız derecede ve şiddetli örnekleriyle doludur (Meselâ bkz. Çıkış, 16. bab, Sayılar 11, 16). “Yahûdiler, boş yere Yahova’dan şikâyet ediyorlar, Kendisine boşuna ibadet ve hizmet ettiklerini, şeriatını gözetmekten hiçbir fayda görmediklerini söylüyorlar.” (Abdias, 3/13-15). Tevrat’ın sadece Çıkış, 16. ve 17. bablarını okumakla, o zamanki yahûdilerin Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a, Mısır’da refah içinde yaşadıklarını, onların ise kendilerini Mısır’dan çıkararak çöle perişan etmek için getirdiklerini ileri sürdüklerini, Tanrı’dan şikâyet ettiklerini, Rabbı imtihan ettiklerini, Hz. Mûsâ’yı neredeyse taşlayacaklarını vs. görmek mümkün olur. Kur’an, yahûdilerin bazı peygamberlerini yalanladıklarını, bazılarını öldürdüklerini bildirir. Kur’an’ın yahûdilere olan hücumu, özellikle nübüvvet meselesinden dolayıdır. Onlar daha önce, geleceğini bildikleri Peygamberi beklerken, gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s.)’i reddetmekle, kin ve garazla, hatta “kâfirlerin mü’minlerden daha doğru bir yolda olduklarını” söyleyecek (4/Nisâ, 51) ve mü’minlerle ittifak imzaladıkları halde, hıyânet ederek içten içe, Ahzab savaşında ise açıkça kâfirlerle birlik olacak kadar çığırından çıkmalarını tenkit eder. Onların atalarının, daha Hz. Mûsâ aralarında iken, altın buzağıyı tanrı edinmelerini hatırlatır, buzağı sevgisinin içlerinde yer ettiğini bildirir (2/Bakara, 92-93) (Bu da, kendi Kitaplarında yer alan bir konudur. Meselâ Çıkış, 32/20; onların tarihte birçok kere buzağıya tapmaya döndüklerini bildirir). Kur’an’a göre yahûdiler, Hz. Mûsâ’ya gönderilen Kitabı tahrif etmişlerdir. On dört asır önce, hiçbir insan, hele ümmî Araplar, bunu akıllarından bile geçirmezlerdi. Son birkaç asırdan beri Eski Ahid’in metin tenkidi çalışmaları başlayınca, bir müddet sonra metnin değiştirildiğini, karıştırıldığını, kaybolan kısımlarının olduğunu aralarında yahûdi ırkından olan bilginlerin de bulunduğu garplıların kritikleri ortaya koymuştur. En az yüz seneden beridir, Tevrat’ın Hz. Mûsâ tarafından bırakıldığı gibi kaldığını ileri sürecek kimse kalmamıştır. Bizce bu, Kur’an’ın gaybî ihtarlarından birinin, müslüman olmayanların eliyle gerçekleştirilmesi anlamını taşır.

Kur’an, yahûdilerin din adamlarına karşı, onların her dediğini yapacak kadar tâzimde bulunmalarını ve bu anlamda onları “efendi, rabb” tanıdıklarını bildirir ve bu aşırılıklarını kınar. Bu durum, yahûdiler arasında Filistin’de bile görülüyordu. İncillerden şu cümleleri nakledelim: “Din adamları, Musa’nın kürsüsüne sahiptirler; onlar ne derlerse onu yapınız” (Matta, 23/2-3). Yahûdiler, din adamlarını, Tanrı’nın temsilcileri sayarlardı, onların Tanrı ile doğrudan doğruya bağları vardı. Din, kendilerine mahsus özel bir saha idi ve anahtarları yalnız kendilerinin ellerinde idi. İnciller Hz. İsa’ya atfen, yahûdi din adamlarına bu tekelciliklerinden dolayı yönetilen şiddetli tenkitler ile doludur.

Ve nihâyet Kur’an, yahûdilerin Uzeyr hakkında Allah’ın oğlu dediklerini bildirir. Yahûdilere, Tanrılık inançları bakımından yöneltilen en şiddetli tenkit ve onların da en çok rahatsız oldukları taraf budur. “Yahûdiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) Önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” (9/Tevbe, 30). Yahûdiler, ilkelleştirdikleri bir tevhid inancına sahip olmakla birlikte, bütün bunlardan dolayı, Allah’ın varlığını ve birliğini yeryüzünde isbat etme misyonundan, tamamen uzak bir durumda bulunuyorlardı. Safiyeti, bozulmuş bir Kitabı, Tanrı’yı insanlığın yüzde birini bile bulmayan cüz’î bir ırkın tekeline almak isteyen inançları ve sırf dünya nimetlerine yönelmiş mensuplarıyla yahûdiliğin “Allah’ın şâhitleri” olmaya ehliyeti kalmamıştı. Zira Hz. İbrâhime’e verilen “İlâhî ahid, zâlimlere erişmez.” (Bkz. 2/Bakara, 124). (2)

Elimizdeki Tevrat'ta Tanrı konusunda, yer yer acziyet atfedilen ve tuhaf kabul edilecek ifâdelere rastlanır. Meselâ, bir avuç insana gücü yetmeyen bir tanrı anlayışı: "Ve Rab Yahuda ile beraberdi ve dağlık ahalisini kovdu; çünkü derede oturanları kovamadı, çünkü demir cenk arabaları vardı." (Hâkimler 1/19, s. 242). İnsanları yaratmasına pişman olmuştur: "Ve Rab yeryüzünde adamı yaptığına nâdim oldu ve yüreğinde acı duydu." (Tekvin, 6/6-7, s. 5); "Sen, kötülükten nâdim olan Allah'sın." (Yunus 4/1-2, s. 875). Âcizdir, inmeden şehri ve kuleyi göremiyor: "Ve Adem oğullarının yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için Rab indi." (Tekvin, 11/5, s. 9). Tanrı ağlıyor: İşaya, 22/4-5, s. 688. Aslan gibi, kaplan gibidir: Hoşea, 13/7, s. 862. Hz. İbrâhim'e 3 adam şeklinde Rab görünüyor. Allah ayaklarını yıkıyor, dinleniyor, ekmek ve yemek yiyor: Tekvin, 18/1, 2, 3, 4, 5, 6, 8.

"Ve Yakub yalnız başına kaldı ve seher sökünceye kadar, bir adam onunla güreşti. Ve onu yenmediğini görünce... Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam... Artık sana Yakub değil, ancak İsrail (Allah'la uğraşan, yahut Allah uğraşır) denilecek. Çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin." (Tekvin, 32/24, 25, 26, 28, s. 33). "Rabbin Yahuda ile de dâvâsı var ve Yakub'u kendi yollarına göre cezalandıracak, ona işlerine göre ödeyecek. Rahim de kardeşini topuğundan tuttu ve erkeklik çağında Allah ile güreşti; ve melekle güreşip yendi." (Hoşea, 12/2, 3, 4, s. 862)

Rab, insanların kocası, nişanlısı gibi gösterilir: "Ve o gün vâki olacak ki, Rab diyor, bana işi (kocam) diyeceksin." "Ve seni ebediyen kendime nişanlıyacağım; evet, seni doğrulukla ve hakla ve inayetle ve rahmetlerle kendime nişanlayacağım. Ve seni sadakatla kendime nişanlayacağım. Ve Rabbi tanıyacaksın." (Hoşea, 2/16, 19, 20, s. 857). "Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların Rabbidir." (İşaya, 54/5, s. 714). Bu ifadeler mecâzî bile olsa, Allah hakkında yakışık olmaz. Putperestler bile taptıkları basit putları bu kadar ayağa düşürmezler ve pervasız iddialarda bulunmazlar. Kocanın Rab, Rabbın koca olması, gerçekten Kur'an'ın öğrettiği Rabbin özellikleriyle hiç bağdaşmaz.

Tanrı hatırlamasaydı, tufan devam edecekti. 150 gün devam devam eden tufan, biraz da Tanrının unutmasından dolayı uzun sürmüş: "Ve Allah Nuh'u ve onunla beraber gemide olan bütün hayvanları ve bütün sığırları hatırladı." (Tekvin, 8/1, s. 7). "Ve vâki olacaktır ki, yerin üzerine bulut getirdiğim zaman, yay da bulutta görünecektir. (...) ahdimi hatırlayacağım. Bütün beden sahiplerini yok etmek için sular artık tufan olmayacaktır. Ve bulutta yay olacaktır. (...) ebedî ahdi hatırlamak için onu göreceğim." (Tekvin, 9/14, 15, 16, s. 8). Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Tanrı, (hâşâ) hatırlamak için gökkuşağına ihtiyaç duyuyor, yoksa unutup mahlûkatı helâk edecek.

Yasak meyveyi yiyen Adem, Rab'dan gizlendi, Rab onu aradı, yediğini sonradan anladı, Rab bahçede geziyordu: (Tekvin, 3/8, 9, 11, s. 3). Tanrı (hâşâ) yalan söylüyor, dediği çıkmıyor, yılan (şeytan) doğru söylüyor, onun dediği çıkıyor: (Tekvin, 3/3, 4, 5, 7 ve 22, 23, s. 3). Âdem, Tanrı gibi oldu, iyiyi kötüyü bilmekte, Tanrı onu kovdu ki kendi gibi ebedî olmasın: (Tekvin, 3/22, 23, 24, s. 3)

Tanrılık inancı bakımından yahûdilere yöneltilen en şiddetli tenkit, Uzeyr'i Allah'ın oğlu kabul etmeleridir. Bu inancın temelleri konusunda bazı muhtemel iddialar ileri sürülmüştür. Bu iddialardan birine göre, şifahî yolla gelen Tevrat'ı unutulmaya yüz tuttuğu bir sırada derlediği için yahûdiler Uzeyr'e insanüstü bir varlık gözüyle bakarak, onun Allah'ın oğlu olduğunu kabul etmişlerdi. Bir diğer iddiaya göre de, öteden beri hak yoldan sapanlar, kutsal tanıdıkları kimseleri, peygamberlerini veya liderlerini Allah'ın oğlu sanırlardı. Dünyanın birçok yerinde bu inancın izlerini görmek mümkündü. Meselâ müşrikler de melekleri Allah'ın kızları olarak kabul ediyorlardı. İşte muhtemelen bu inanç, putperestlikten yahûdiliğe ve oradan da hıristiyanlığa geçmişti. Bu hususta ileri sürülen bir başka iddia da, sözkonusu inancın Hz. Peygamber zamanında bazı Tevrat metinlerine dayandığı şeklindedir.

İnançları Tanrı'nın birliğine dayanan yahûdiliğe yönelik Kur'an'ın ikinci tenkit noktası da, yahûdilerin din adamlarını tanrılaştırmalarıdır. Bu husus Kur'an'da "Yahûdiler Allah'ı bırakıp din adamlarını rab edinmişlerdir." (9/Tevbe, 31) sözüyle ifade edilmiştir. Yahûdilerin ahbâr'ı (din bilginlerini) rab konumuna sokmalarının ne anlama geldiğini Hz. Peygamber'in şu sözünden anlamaktayız: "Onların haram saydığını haram, helâl saydıklarını da helâl saymak, onlara tapmaktan başka bir şey değildir." (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292). İnsanların din adamlarının, liderlerinin her dediklerini yapmaları, çoğunlukla onlarda ilâhî bir güç olduğuna inanmalarından kaynaklanmaktadır. Halbuki insanı tanrılaştırmak, Allah'ın dinine aykırıdır. Şu kâinatın sayısız yaratıkları içinde bir zerre dahi sayılmayacak kadar küçük ve âciz insanı tanrılaştırmak, elbette yaratılış yasalarına taban tabana zıttır. Bundan dolayıdır ki, Kur'an bu tür bir putlaştırmayı reddetmekte, yalnız Allah'a tapmanın gereği üzerinde durmaktadır.

 

 

 

Yahûdilerin İslâm’a Aykırı İnançları

Yahûdilerin İslâm’a ters inanç ve iddialarını Kur’an, değişik âyetlerde gündeme getirir. Bunları, maddeler halinde sayarsak, şöyle bir liste oluşur:

a- Buzağıyı, altını, putperestlerin taptıkları cinsten heykelleri put edindiler: 2/Bakara, 92; 7/A’râf, 138, 148, 150-153; 20/Tâhâ, 85-97.

b- ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler: 9/Tevbe, 30.

c- Cibt ve tâğuta da inandılar, ‘müşrikler daha doğru yoldadır’ dediler: 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 80-81.

d- ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgileriyiz’ demişlerdir: 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 111; 3/Âl-i İmrân, 24; 2/Bakara, 94-95.

e- ‘Hz İsa’yı öldürdük’ derler: 4/Nisâ, 157-158.

f- Peygamberleri yalanladılar: 5/Mâide, 70.

g- Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bile bile inkâr ederler: 2/Bakara, 146; 6/En’âm, 20.

h- Kur’an’ı ve Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ettiler: 2/Bakara, 89-91; 3/Âl-i İmrân, 70-73, 98-99; 4/Nisâ, 155; 6/En’âm, 91.

i- Cebrâil ve Mîkâil’e düşmanlık ederler: 2/Bakara, 97-98.

k- ‘İşittik, isyan ettik’ dediler: 2/Bakara, 93; 4/Nisâ, 46

l- ‘Allah’ın eli bağlı’ (O cimri) dediler: 5/Mâide, 64; 3/Âl-i İmrân, 181; 36/Yâsin, 47.

m- Yahûdiler ‘İbrâhim (a.s.) yahûdi’, hıristiyanlar da ‘hıristiyandır’ derler: 3/Âl-i İmrân, 65-68 ve yine bkz. 2/Bakara, 140.

 

Hıristiyan ve yahûdilerin ortak bâtıl inançları: Yahûdiler ‘İbrâhim (a.s.) yahûdi’, hıristiyanlar da ‘hıristiyandır’ derler (3/Âl-i İmrân, 65-68) Ve yine bkz. 2/Bakara, 140. Allah'a karşı yalan uydurup iftira ederler (3/Âl- İmrân, 93-94). Allah yolundan bile bile saptırmak isterler (2/Bakara, 109; 3/Âl-i İmrân, 69, 99-100; 2/Bakara, 109. Ehl-i kitap, ‘ancak yahûdi ve hıristiyan olanlar cennete girecek’ derler. (2/Bakara, 111, 135, 137). Ehl-i kitap, kendilerine beyyineler geldikten sonra ihtilâfa düşmüşlerdir. (3/Âl-i İmrân, 19-20; 98/Beyyine, 4-6). Aslında Ehl-i kitap da müşriktir. (9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 17, 73; 98/Beyyine, 6)

Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki: şrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı kabul etmeyen bütün gayri müslimlere denilir. Çünkü bütün gayr-i müslimler, bilinçli veya bilinçsiz mutlaka şirk içindedirler. Hıristıyanlar, Hz. İsa’ya; yahûdiler, Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler (9/Tevbe, 30). Onlar böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar, dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimsedikleri zannedilse bile müşriktirler. İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda müşrik kabul edilirler. Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen açıkça ‘kâfir’ (inkârcı) de demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.” (2/Bakara, 105) “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...” (5/Mâide, 17) “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.” (5/Mâide, 73) “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” (98/Beyyine, 6)

şrik, kâfir ve ehl-i kitap arasında esasta bir fark yoktur; hakikî müslümanların dışında bütün din mensupları kâfirdir, müşriktir; ebedî cehennemliktir. Kitap ehli ile diğer gayr-i müslimler ve müşrik denilen gruplar arasındaki fark, teferruatla ilgilidir ve daha çok müslümanların bu kâfir gruplarla ilişkileri açısından fıkhî konularla, muâmelâtla ilgilidir. Allah katında geçerli din, ancak İslâm’dır (3/Âl-i İmrân, 19). Allah’ın râzı olduğu tek din İslâm dinidir (5/Mâide, 3). Kim İslâm’dan başka bir din arar seçerse, böyle bir din, kendisinden asla kabul edilmeyecektir (3/Âl-i İmrân, 85). “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” (5/Mâide, 68)

Uzeyir Allah’ın oğludur diyen yahûdiler, buzağıya tapan İsrâiloğulları ve Hz. İsa’ya Allah’ın oğludur diyen ve teslisi kabul eden hıristiyanlar da şirke düşmektedirler. “Yahûdi ve hıristiyanlar, müslümanlara şöyle dediler: ‘Bizim dinimize girip yahûdi ve hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız.’ Sen de ki: ‘Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrâhim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (2/Bakara, 135) Bu âyet-i kerimenin son kısmındaki “O hiçbir zaman müşriklerden olmadı” cümlesi, ehl-i kitabın şirke bulaştıklarının ve müşriklere benzediklerinin târiz yollu bir ifadesidir. (Bkz. Celâleyn, 1/84; Zemahşerî, 1/194; Nesefî, 1/77; Âlûsî, 1/394; Elmalılı, 1/514).

“Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” (4/Nisâ, 51-52)

 

Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları:

Ehl-i kitap, dinlerinde aşırı giderler. Ehl-i kitap, dinlerinde Allah’ın koyduğu ölçüleri genellikle koruyamamışlar, aşırılığa kaçmışlardır. “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin...” (4/Nisâ, 171) Teslisi kabul etmeleri, Hz. İsa, Rûhu’l-Kudüs ve Hz. Meryem’e ülûhiyet vermeleri hep bu aşırılıklarındandır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.” (5/Mâide, 77) Ehl-i kitabın aşırılıkları, yahûdilikte neredeyse âhireti yok sayan bir dünyevîleşme ve altına tapma şeklinde ortaya çıkarken, hıristiyanlıkta, dünyadan el etek çekme, fıtrattan olan evlilik gibi helâlları kendilerine haram sayan ruhbanlık şeklinde beliriyordu; her ikisi de aşırılık ve taşkınlıktı. “...Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar; ama buna da gereği gibi uymadılar...” (57/Hadîd, 27)

Ehl-i kitabın ölçüsüz istekleri vardır. Ehl-i kitap, daha peygamberleri döneminden başlamak üzere, çok çirkin ve ölçüsüz isteklerde bulunan tiplerdir. Kendilerine put isteyecek (7/A’râf, 138), Allah’ı açıktan görmedikçe inanmayız (2/Bakara, 55; 4/Nisâ, 153) diyecek kadar aşırı isteklerde bulunurlar. Gerek yahûdiler ve gerekse hıristiyanlar insan fıtratına uygun mûtedil bir ilâhî ölçüyü benimseyip orta bir yol tutturamamışlardır. İşte onlarda bulunmayan ifrat ve tefritten uzak, dengeli, adâletli, mûtedil ve orta yol, hükmü kıyâmete kadar sürecek olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ve O’nun vasat ümmeti gerçekleştirmiştir (2/Bakara, 103; 22/Hacc, 78).

Ehl-i kitap kâfirleri, bir hayır indirilmesini istemez (2/Bakara, 105; 5/Mâide, 64; 6/En’am, 91; 11/Hûd, 110). Ehl-i kitap, yeni gelecek Peygamber’i tasdik edeceklerine dair Allah'a verdikleri sözü tutmamışlar ve gizlemişlerdir (5/Mâide, 15; 3/Âl-i İmrân, 81-82; 5/Mâide, 14-15; 7/A’râf, 157; 3/Âl-i İmrân, 70-71; 5/Mâide, 14; 2/Bakara, 159, 174).

Ehl-i kitap, kendi kitaplarını tatbik etmemiş, tahrif etmişlerdir. Ehl-i kitap, işlerine geldiği zaman kitaplarına uymuşlar, basit çıkarlarına ters düşünce kitaplarını kendilerine uydurmuş, onu tahrif etmişler, ya da bir kenara atıp tatbik etmemişlerdir (5/Mâide, 47, 68). “Eğer onlar Tevrat’ı ve İncil’i ve kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, muhakkak ki hem üstlerinden hem ayaklarının altlarından (nimetler) yiyeceklerdi...” (5/Mâide, 66) Bu âyetten, ehl-i kitabın önceleri hem kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’i tatbikle görevli olduklarını, hem de Kur’an indirildikten itibaren kendilerine indirilen Kur’an’ı tatbik etmekle görevli olduklarını anlıyoruz. Bu âyette “kendilerine indirilen” ifadesiyle ehl-i kitaba da indirildiği ve Kur’an’la mükellef oldukları anlaşılmaktadır (5/Mâide, 8). Yani ehl-i kitabın müslüman olmaları istenmektedir. Kitap ehli, İslâm devrinde aralarında Allah’ın kitabıyla hüküm verilmesine râzı olmamışlardır (3/Âl- İmrân, 23). Yani iman edip müslüman olurlarsa aralarında Kur’an’la; iman etmezlerse İslâm idaresinde bir zimmî olarak kendi kitaplarıyla aralarında hüküm verilecektir. Kitap ehli, aynı zamanda Kitapta olmayan şeye “kitaptandır” demişlerdir (3/Âl-i İmrân, 78). Onlar âyet uydururlar, Allah'a yalan isnad ederler (2/Bakara, 75, 79). Kitabın kelimelerini yerlerinden değiştirir (5/Mâide, 13) ve kitaplarını tahrif ederler (4Nisâ, 46). Haramı helâl; helâlı haram yapmışlardır (9/Tevbe, 29; 6/En’âm, 140; 3/Âl-i İmrân, 93-94). Ehl-i kitap, İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar (2/Bakara, 142-145). Hahamlar ve râhiplerden çoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve halkı Allah’ın yolundan çevirirler (9/Tevbe, 34). Hahamlar ve râhipler, insanları münkerden men etmemişler, ehl-i kitap zulüm ve günahta yardımlaşmışlardır (5/Mâide, 62-63; 2/Bakara, 84-85). Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmazlardı (5/Mâide, 79). Fâizle uğraşırlar, haram ve haksız yere insanların mallarını yerler, yalan dinlerler (4/Nisâ, 160-161). Yeryüzünde devamlı savaş ve fesat çıkarmaya çalışırlar (5/Mâide, 64; 2/Bakara, 251).

Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları: ‘Ümmîlere karşı sorumluluğumuz yoktur’ derler. Ehl-i kitap, daha önce kendilerine kitap verilmemiş olan ilk devir Arap müslümanlarına “ümmîlere karşı sorumluluğumuz yoktur” diyerek emânetlerini yerine getirmez, müslümanlara borçlarını ödemek istemezlerdi. (3/Âl-i İmrân, 75) Yani onlar, bu zihniyetleriyle Arapların malını kendilerine mubah görüyorlardı. Ehl-i kitap, İslâm dini ile alay eder, müslümanlara ezâ verirler. (5/Mâide, 57-58; 3/Âl-i İmrân, 111, 186). Müslümanlara hâinlik ederler. (3/Âl-i İmrân, 120; 5/Mâide, 13).

 

 

 

İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri

Allah'a vermiş oldukları ahdi/sözü bozmak (2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60).

Maymunlaşmak (2/Bakara, 65; 7/A'râf, 166).

Kör ve sağır kesilmek (5/Mâide, 70-71).

Başka tanrılara da inanmak ve onları da güçlü görmek (2/Bakara, 93).

Yalnız Allah'a güvenip sadece O'ndan korkmamak (10/Yûnus, 84; 26/Şuarâ, 61-62).

Altın buzağıya (altına, elleriyle yaptıkları heykele ve buzağıya) tapmak (2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92).

Güzel nimetlere nankörlük (2/Bakara, 61).

Cihad ve savaş görevinden kaçmak, ölümden korkmak (5/Mâide, 21-26; 2/Bakara, 46, 95, 246, 249; 59/Haşr, 14).

Fesat/bozgunculuk (5/Mâide, 64, 81; 7/A'râf, 163; 17/İsrâ, 4-7).

Allah'ın hükümleriyle hükmetmemek (5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5).

Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek (2/Bakara, 87).

"Gözümüzle görmeden inanmayız" demek (2/Bakara, 55).

İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek (2/Bakara, 63-64; 4/Mâide, 12).

Kitab'ı değiştirmek (2/Bakara, 211, 41-42, 59, 75, 79).

Tahrif etmek; Kelimeleri konuldukları yerden değiştirip anlamlarını çarpıtmak (2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162).

Hakka bâtılı karıştırmak (2/Bakara, 42).

Ketmetmek; Açıklamaları gereken bilgileri gizlemek (2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 15; 6/En'am, 91).

Alçak dünyanın metâını, âhirete tercih etmek (7/A'râf, 169).

Hayırlıyı hayırsızla değiştirmek (2/Bakara, 61).

Ahireti dünyayla değiştirmek (2/Bakara, 86)

İsyankârlık ve aşırı gitmek (2/Bakara, 61, 65; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 160-161; 5/Mâide, 78; 6/En'am, 146).

"İşitittik ve isyan ettik" diyecek kadar küstahlaşmak (4/Nisâ, 46).

Gerekli gördükleri her yalanı söyleyebilmek (5/Mâide, 40-42).

Devamlı harp ve fitne çıkarmaya çalışmak (5/Mâide, 64)

Firavun'un işbirlikçisi kapitalist Karun'a özenmek: (28/Kasas, 79).

şvet alıp vermek (5/Mâide, 42, 62).

Fâiz yemek (3/Âl-i İmran, 161; 4/Nisâ, 161).

Başkalarının malını haksız yere yemek (3/Âl-i İmran, 161).

Bâtıl yollarla insanların mallarını yemek (3/Âl-i İmran, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34).

Cimrilik (Kendi malında) (4/Nisâ, 53).

Müsrif olmak/savurganlık (Doğa ve diğer insanlar konusunda) (5/Mâide, 32).

Nankörlük (2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 10/Yûnus, 93).

Dünyaya çok hırslı/düşkün olmak ve dünyayı aşırı sevmek (2/Bakara, 96; 4/Nisâ, 53; 7/A'râf, 169).

Zâlimlik (2/Bakara, 92).

Kasvet/Kalp katılığı, kalbin taşlaşması (2/Bakara, 74).

Kalbin perdelenmesi, kılıflanması (2/Bakara, 88).

Kalbin mühürlenmesi (3/Âl-i İmran, 155).

Kalbindeki sapma dolayısıyla kör ve sağır duruma gelmek (5/Mâide, 78).

Sûret-i haktan gözükerek başkalarına iyiliği emredip kendi nefsini dışta bırakmak (2/Bakara, 44).

İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapmamak (5/Mâide, 79).

Aşırılık, haddi aşmak ve küfre koşmak (5/Mâide, 41).

Şeytana tâbi olmak (2/Bakara, 102).

Putlara ve şeytana inanıp tâğuta tapınmak (4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 60).

Mü'minleri de saptırmaya çalışmak (4/Nisâ, 44).

Mü'minlere inanmamak (2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43).

Kendi yanlış dinlerine davet etmek (2/Bakara, 135, 136; 3/Âl-i İmran, 72, 73).

Mü'minleri imanlarından sonra küfre döndürmeyi istemek (2/Bakara, 109).

Allah'ın nurunu söndürmek istemek (9/Tevbe, 32-33).

Mü'minlerin aleyhine müşriklerle dostluk kurmak (5/Mâide, 80-81).

Hâinlik yapmak (5/Mâide, 13, 32).

Antlaşmalara uymamak (8/Enfâl, 56, 57).

Bir insanın (Hz. İsa'nın) tanrılığını iddia etmek (5/Mâide, 72, 75, 116, 117).

Kur'an'ı hasetliğinden ve mevki hırsından dolayı inkâr etmek (2/Bakara, 89-91, 101; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 54; 6/En'am, 91).

Münâfıklık ederek insanlara rastlayınca "inandık" demek (2/Bakara, 76).

Kendi yorumlarını (elleriyle yazdıklarını) Allah'tan gelen vahiy gibi sunarak gerçek vahye engeller çıkarmaya çalışmak (2/Bakara, 79).

Kendilerinden olmayanlara karşı sorumlulukları olmadığı iddiasıyla insanları aldatmaktan geri durmamak (3/Âl-i İmran, 75).

Âhireti de kimseye bırakmamak; Sayılı birkaç gün azaplarını/cezalarını çektikten sonra doğru cennete gönderileceklerine inanmak (2/Bakara, 80).

Rasül'e uymayan bir topluluğa ve yalana kulak vermek. "Peygamber, hoşunuza giden bir şey söylerse kabul edin; yoksa reddedin" demek (5/Mâide, 41).

Göre göre, bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr etmek (Âl-i İmran, 70).

Bilginlerini tanrı edinmek (9/Tevbe, 31, 34).

Tekrar tekrar dinden dönmek (4/Nisâ, 157).

Allah'ın rahmetinden kovulmak (2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156, 157).

Lânetlenmek ve Allah'ın gazabına uğramak (5/Mâide, 3, 60)

Dostlukları olmaz (2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80, 82; 60/Mümtehine, 13).

Bu özelliklerinin içinde günümüzde nice "müslümanım" diyenlerce aynen uygulanan şu yahudi karakterlerine dikkat çekmek gerekmektedir:

Irkçılık ve taassup, üstün ırk oldukları iddiası (5/Mâide, 18; 2/Bakara, 80)

Materyalizm ve dünyevîleşme, maddeyi putlaştırma, altına ve heykele tapma (2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92).

Eşlerini kıskanmama, domuz gibi yaşadıklarından domuza çevrilmeleri (5/Mâide, 60)

Maymunca taklitçilik ve şahsiyetsizlik özelliklerinden maymuna çevrilmeleri (2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A'râf, 166).

Dâvâları için her yolu meşrû görmeleri, yalan söylemeleri (5/Mâide, 13, 32, 41).

Sözlerinde durmamaları (2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60).

Sihirle uğraşma (2/Bakara, 102).

Ahlâkî dejenerasyon (3/Âl-i İmran, 188).

Toplumda fesâdı, fuhşu yaygınlaştırma (5/Mâide, 64).

Bilginlerini tanrı edinmek (9/Tevbe, 31, 34).

Dini tahrif (2/Bakara, 59, 75, 79; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162).

İmanda pazarlık, Allah'ı açıkça görmediçe inanmayacağız" demek (2/Bakara, 55).

Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika (6/En'am, 159).

Gerçeği bile bile inat (3/Âl-i İmran, 70).

Allah'ın hükümleriyle hükmetmemek (5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5).

 

Onlar ve Biz: Bugün İslâm toplumu dediğimiz toplum, İsrâiloğullarının olumsuzluklarla dolu tarihinin ve geleneklerinin mirasçısı görünümünü arzetmektedir. Meselâ, Kur'an-ı Kerim onlara yönettiği "Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" (2/Bakara, 85) sorusunun muhatabı olan sayılamayacak kadar insanımız vardır. Yine Tevrat, kendilerine yükletildiği halde onun emirlerini yerine getirmeyenlerin durumunu kitap yüklü merkeplere benzeten Kur'an'ı (62/Cum'a, 5) okurken, ister istemez Kur'an'a inandığını söyleyen ve onu kabul ettiğini, hatta öğrendiğini sandığı halde ümmîler gibi hareket eden nice insanımızın varlığını görerek Allah Teâlâ'nın çevremizdeki insanlardan binlercesine Kur'an'ı yüklenen merkepler olarak baktığını düşünmeden edemiyoruz. İsrâiloğulları ile bizim aramızdaki en büyük fark, bize vahiy olarak gelen Allah'ın kitabına olan samimi bağlılığımız ve ona uymamak için bahaneler aramayışımız olacaktır. Bunu yapmayınca Kur'an'ın onlar için anlattığı tüm olumsuzlukları kendimiz için düşünmemiz gerekecektir. Çünkü isrâiloğullarını Kur'an'ın kötülemesinin sebebi, onların Kitab'a ve Rasüllerine karşı olan lâkayt tavırlarıdır, keyfî hareketleri ve her şeyi dünyalık ucuz menfaatlerine göre hesaplayan bir mantığın temsilcisi olmalarıdır.

 

Muharref Ahd-i Atik’teki (Tevrat’taki) Çelişkiler

Musa’ya inen (veya Musa’nın yazdığı) Tevrat (Tesniye, 31/24, s. 210). Musa’nın ölüm sonrasından bahsediliyor (Tesniye, 34/5-12, s. 215)

“Allah’ı gördüler.” (Çıkış, 24/9, 10, 11, s. 78). “Allah’ı kimse görmemiştir.” (Yuhanna, 1/18, s. 92 -Ahd-i Cedid-).

“Allah’ı gören yaşamaz.” (Çıkış, 33/20, s. 89). Allah’ı gördü, sağ kaldı (Tekvin, 32/30, s. 33)

“Bilmedin mi? İşitmedin mi? Ebedî Allah, Rab, Dünyanın uçlarını yaratan, zayıflamaz ve yorulmaz; onun anlayışının derinliğine erilmez.” (İşaya, 40/28, s. 703). “Ve Allah yedinci günü mübarek kıldı ve onu takdis etti; çünkü Allah yaratıp yaptığı bütün işte o günde istirahat etti (yani yoruldu)” (Tekvin, 2/3, s. 2; Çıkış, 31/17, s. 87). “Çünkü Rab gökleri ve yeri altı günde yarattı ve yedinci günde rahat etti ve dinlendi.” (Çıkış, 31/17, s. 87). “Yedinci günde istirahat etti.” (Çıkış, 20/11, s. 74)

Allah bir şeyi yaptığına nâdim (pişman) olur mu, olmaz mı? “Allah insan değil ki, yalan söylesin. Ve insan oğlu değil ki, nâdim olsun." (Sayılar 23/19, s. 160). “Allah nâdim oldu.” (Tekvin, 6/7, s. 5; Çıkış, 32/14, s. 87; Yunus, 3/10, s. 875). "Ve Rab yeryüzünde adamı yaptığına nâdim oldu ve yüreğinde acı duydu." (Tekvin, 6/6-7, s. 5); "Sen, kötülükten nâdim olan Allah'sın." (Yunus 4/-2, s. 875)

“O göklerde değildir ki, diyesin: Kim bizim için göklere çıkacak ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu yapalım?” (Tesniye, 30/12, s. 208) “Fakat imandan olan salâh böyle diyor: Kendi yüreğinde: Göke kim çıkacak?” (Tesniye, 30/12, 13) (Yani Mesih’i indirmek için) deme” (Romalılara 10/6, s. 162 -Ahd-i Cedid-)

"Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların Rabbidir; ve seni fidye ile Kurtaran İsrail'in Kuddûsüdür; ona bütün dünyanın Allahı denecektir." (İşaya, 54/5, s. 714)

“Ve Süleyman’ın cenk arabaları için kırk bin ahır bölüğünde atları vardı. Ve on iki bin atlısı vardı.” (I. Krallar, 4/26, s. 341) “Ve atlarla cenk arabaları için Süleyman’ın dört bin ahırı vardı ve on iki bin atlısı vardı. Ve Süleyman’ın yük taşıyan yetmiş bin ve dağlarda taş kesen seksen bin adamı, bunlardan başka Süleyman’ın işte çalışan kavmin üzerine hükmeden işin başında bulunan üç bin üç yüz baş kâhyaları vardı.” (I. Krallar, 5/15-16, s. 341). “Ve Süleyman yük taşıyan yetmiş bin adam ve dağlarda taş kesen seksen bin adam ve onların üzerinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı.” (II. Tarihler, 2/2, s. 429)

(Mâbedin dökme denizi) “iki bin bat su alırdı (I. Krallar, 7/26, s. 344). “Ve içi üç bin bat su alırdı.” (II. Tarihler, 4/5, s. 431)

“Yahuda kıralı Asa’nın yirmi altıncı yılında Baaşanın oğlu Ela Tirtsada İsrail üzerine kıral oldu ve iki yıl kırallık etti.” (I. Krallar, 16/8, s. 357) “Asa’nın kırallığının otuz altıncı yılında İsrail kıralı Baaşa Yahuda’ya karşı çıktı ve Yahuda kıralı Aşa’nın yanına giren ve çıkan adam bırakmasın diye Rama şehrini yaptı.” (II. Tarihler, 15/1, s. 442). “Yahuda kıralı Asa’nın otuz birinci yılında Omri İsrail üzerine kıral oldu, on iki yıl kırallık etti; Tirtsada altı yıl kırallık etti.” (I. Krallar, 16/23; s. 358)

“Ahazya kıral olduğu zaman yirmi iki yaşında idi ve Yeruşalim’de bir yıl kırallık etti. Ve anasının adı İsrail kıralı Omrinin kızı Atalya idi.” (II. Krallar, 8/26, s. 377). “Ahazya kıral olduğu zaman kırk iki yaşında idi ve Yeruşalim’de bir yıl kırallık etti. Ve anasının adı Omrinin kızı Atalya idi.” (II. Tarihler, 22/2, s. 448)

“Yehoyakin kıral olduğu zaman on sekiz yaşında idi ve Yeruşalim’de üç ay kırallık etti.” (II. Krallar, 24/8, s. 396). “Yehoyakin kıral olduğu zaman sekiz yaşında idi ve Yeruşalim’de üç ay on gün kırallık etti.” (II. Tarihler, 36/9, s. 464)

“Ve Gibeonun babası, Yeiel Gibeonda otururdu, karısının adı Maaka idi ve ilk oğlu Abdon ve Tsur ve Kiş ve Baal, ve Nadab ve Gedor ve Ahyo ve Zeker ve Miklot.” (I. Tarihler, 8/29, s. 408). (Hemen bir sayfa sonra:) “Ve Gibeonda Gibeonun babası Yeiel otururdu, onun karısının adı Maaka idi; ve ilk oğlu Abdo, ve Tsur ve Kiş ve Baal ve Ner ve Nadab ve Gedor ve Ahyo ve Zekarya ve Miklot.” (I. Tarihler, 9/35-37, s. 409)

“Ve Ahaz Yehoaddanın babası oldu; ve Yehoadda Alemetin ve Azmevetin ve Zimrinin babası oldu.” (I. Tarihler, 8/36, s. 408). (Hemen bir sayfa sonra:) “Ve Ahaz Yaranın babası oldu ve Yara Alemetin ve Azmevetin ve Zimrinin babası oldu.” (I. Tarihler, 9/42, s. 409)

Harun put yaptı ve buzağı heykeline taptı: Çıkış, 32/1-6, s. 87. “Ve Rabbin mukaddesi Harun’u kıskandılar.” (Mezmurlar, 106/16, s. 604)

“Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandırmayacağım.” (Hoşea, 4/14, s. 858). “Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşusunun karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir.” (Levililer, 20/10, s. 120)

Kötülüklere ceza ve mükâfât: “Yahuda’nın ilk oğlu Er Rabbin gözünde kötü idi ve Rab onu öldürdü.” “Onan kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi. Ve yaptığı şey Rabbin gözünde kötü oldu ve onu da öldürdü.” (Tekvin, 38/7 ve 9, 10) ve devamında anlatılıyor ki, bu oğulların babaları Yahuda, gelini Tamar'la zina ediyor, her ikisi de ne öldürülüyor, ne de kendilerine başka ceza veriliyor. Tam tersine, bu zina ürünleri Davud’un ve İsa’nın ataları oluyor, yani şerefli kılınıyor (İsa’nın ve Davud’un ataları için bkz. Matta, 1/3, s. 1 -Ahd-i Cedid-)

“Saul’un kıralı Mikal’ın ölüm gününe kadar çocuğu olmadı” (II. Samuel, 6/23, s. 312). “Beş çocuğu oldu” (II. Samuel, 21/8, s. 329)

“Davud Hadadezer’den 1700 atlı aldı.” (II. Samuel, 18/8, s. 313). Davud Tıbhat’tan ve Kun’dan tunç aldı” (I. Tarihler, 18, s. 418)

“Toi, Yoram, Seraya” (II. Samuel, 8/9, 10, 17, s. 314). “Tou, Hadoram, Şavşa” (I. Tarihler, 18/9, 10, 16, s. 418)

Davud Suriyelilerden yedi yüz araba, cenkçiler ile kırk bin atlı telef etti. (II. Samuel, 10/18, s. 315). Davud Suriyelilerden yedi bin araba, cenkçiler ile kırk bin yaya asker öldürdü (I. Tarihler, 19/18, s. 419)

“Davud’un yiğitlerinin adları şunlardır: Üçlerin başı, Tahkemonlu Yoşebbaşşebet, bir kerede vurulmuş sekiz yüz kişiye karşı olan Etsnî Adino o idi” (II. Samuel, 23/8, s. 332). “Davud’un yiğitlerinin sayısı şudur: Hakmonî’nin oğlu, otuzların başı, Yaşobeam; üç yüze karşı mızrağını kaldırdı.” (I. Tarihler, 11/11, s. 410)

“Ve İsrail’e karşı Rabbin öfkesi yine alevlendi ve: Git, İsrail’i ve Yahuda’yı say diye Davud’u onlara karşı tahrik etti.” (II. Samuel, 24/1, s. 333). “Ve şeytan İsrail’e karşı kalktı ve İsrail’i saymak için Davud’u tahrik etti.” (I. Tarihler, 21/1, s. 419)

“Ve Yoab yazılanların sayısını krala verdi ve İsrail’de kılıç çeken sekiz yüz bin yiğit vardı ve Yahuda adamları beş yüz bin kişi idi.” (II. Sauel, 24/9, s. 333). “Ve Yoab yazılan kavmin sayısını Davud’a verdi. Ve bütün İsrail, kılıç çeken bin binler ve yüz bin kişi idi” (bin binler = bir milyon, ve yüz -bir milyon yüz bin-) “Ve Yahuda kılıç çeken dört yüz yetmiş bin kişi idi.” (I. Tarihler, 21/5)

“Ve Gad Davud’a gelip ona bildirdi ve kendisine dedi: Sana memleketinde yedi kıtlık yılı mı gelsin?” (II. Samuel, 24/13, s. 334). “Ve Gad Davud’a gelip ona dedi: Rab şöyle diyor: İstediğini al: Ya üç yıl kıtlık...” (I. Tarihler, 21/11, s. 419-420)

“İnsanın ömrü en çok 120 yıl olacaktır.” (Tekvin, 6/3, s. 5). “Nuh 950 yıl yaşadı.” (Tekvin, 9/29, s. 8)

“Gemiye her yaşayandan ikişer gelecek.” (Tekvin, 6/19-20,s. 6). “Gemiye her yaşayandan yedişer gelecek.” (Tekvin, 7/2-3, s. 6)

“Ve Abram dedi: Ya Rab Yahova” (Tekvin, 15/2, s. 12). “Ben Rabbım ve İbrahim’e... Yehova ismimle mâlum olmadım” (Çıkış, 6/2-3, s. 58)

Kurban İshak idi (Tekvin, 22. bap, s. 19). Biricik oğlu idi (İsmail) (Tekvin, 22/2, 12, 16, s. 19). "Ve Abramın karısı Saray ona çocuk doğurmadı; ve Sarayın bir cariyesi, bir Mısırlı vardı, ve onun adı Hacardı... Ve Hacarın yanına girdi, ve o gebe kaldı; ve gebe kaldığını görünce, kendi hanımı gözünde küçüldü... Ve Hacar Abrama bir oğul doğurdu, ve Abram Hacarın doğurduğu oğlun adını İsmail koydu. Ve Hacar Abrama İsmaili doğurduğunda Abram seksen altı yaşında idi." (Tekvin, 16/1, 4, 15) "Ve İbrahim, oğlu İshak kendisine doğduğu zaman, yüz yaşında idi." (Tekvin, 21/5, s. 18). Demek ki, İsmail'in doğduğundan tam on dört sene sonra İshak doğmuştu. İsmail ilk ve on dört sene tek çocuk idi. "Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu... kurban olarak takdim et... kendi biricik oğlunu benden esirgemedin... ve biricik oğlunu esirgemedin." (Tekvin, 22/2, 12, 16)". "Ama, bu biricik oğulun ismi İshak olarak açıklanır: "Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshakı al ve Moriya diyarına git... kurban olarak takdim et." (Tekvin, 22/2, s. 19). "Ve İbrahim Allaha dedi: Keşke İsmail senin önünde yaşıyabilse!" (Tekvin, 17/18, s. 14; Demek ki, o kurban olacaktı.)

“Bütün canlar otuz üçtü.” (Tekvin, 46/15, s. 48) (Saydığımızda otuz dört çıkıyor.)

“Yakub’un evinin Mısır’a gelen bütün canları yetmiş idi.” (Tekvin, 46/27, s. 48). “Yakub’u ve bütün akrabası yetmiş beş canı çağırdı.” (Rasullerin İşleri, 7/14, s. 126 -Ahd-i Cedid-)

“Mısırlıların bütün hayvanları öldüler.” (Çıkış, 9/6, s. 62). “Hayvanlarını evlere kaçırdı... Hayvanlarını tarlada bıraktı.” (Çıkış, 9/20-21, s. 62)

“Harun Hor dağının tepesinde öldü.” (Sayılar, 20/27-28, s. 156 ve Sayılar 33/39, s. 172). “Harun Mosera’da öldü ve orada gömüldü.” (Tesniye, 10/6, s. 187)

“Zina eden İsrailoğullarından vebada ölenler 24 bin kişi idi.” (Sayılar, 25/9, s. 162). “23 bin kişi idi.” (I. Korintoslulara, 10/8, s. 176 -Ahd-i Cedid-)

“Husyesi ezilmiş, yahut uzvu kesilmiş olan adam Rabbın cemaatına girmeyecektir.” (Tesniye, 23/1, s. 200). “Göklerin melekûtu uğrunda kendilerini hadım edenler de vardır. Bunu kabul edebilen etsin.” (Matta, 19/12, s. 21 -Ahd-i Cedid-)

Davud, Yesse’nin 8. oğlu (I. Samuel, 16/10-11, s. 288). Davud, Yesse’nin 7. oğlu (I. Tarihler, 2/14-15, s. 400)

Davud, Rabbın sandığını Filistî’ler Savaşından sonra taşıdı (giydi) (II. Samuil, 6/10-13, s. 312). Savaştan önce aldı (I. Tarihler, 13-14, s. 413)

Abşaloma 3 oğulla bir kız doğurdu ve kızın adı Tamar’dı (II. Samuel, 14/27, s. 320). Talmay’ın kızı Maaka’nın oğlu Abşalom (I. Tarihler, 3/2, s. 401). Abşalomun kızı Maaka’yı aldı, Abiya’yı doğurdu (II. Tarihler, 11/20, s. 439)

Babil esaretinden sonra Yeruşalim’e ve Yahuda’ya dönmüş bulunanların sayılarını veren Ezra bab 2 (s. 466-467) ile Nehemya bab 7 (s. 482-483) arasında en az yirmi çelişki mevcuttur. Ayrıca Ezra 30. cümlede, Mağbiş oğullarının 156 kişi olduklarını zikrederken Nahemya bunu unutmuştur. Burada çok ilginç bir hâdise çıkıyor. Şöyle ki: Nahemya’nın adetlerini verdiği 41 cemaatın nüfus miktarını tek tek toplarsanız 31089 kişi tuttuğunu göreceksiniz. Ezra’nın saydığı 42 cemaatın nüfus miktarı ise toplam 29818 tutmaktadır. Ne var ki bu farklı sonuçlarına rağmen her ikisi de toplam nüfusu 42360 kişi olarak vermektedir. Sonuçları birbirinden farklı olmasına rağmen nasıl oluyor da her ikisi kendi hesaplarıyla çelişen bir sayıda (42360) ittifak edebiliyorlar? Nahemya 31089’a 1127 sayısını, Ezra da 29818’e 12542 sayısını ekleyerek 42360’da karar kılmışlardır. İşte bu çelişkileri yakından görelim:

“Arah oğulları, yedi yüz yetmiş beş (775)” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Arah oğulları, altı yüz elli iki (652)” (Nehemya, Bab 7, s. 482)

“Yeşua ve Yoab oğullarından Pahat-moab oğulları, iki bin sekiz yüz on iki (2812).” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Yeşua ve Yoab oğullarından Pahat-moab oğulları, iki bin sekiz yüz on sekiz (2818)” (Nehemya, Bab 7, s. 482)

“Zattu oğulları, 945” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Zattu oğulları, 845” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Bani oğulları 642” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Binnuy oğulları, 648” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Bebay oğulları 623” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Bebay oğulları, 628” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Azgad oğulları, 1222” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Azgad oğulları, 2322” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Adonikam oğulları, 666” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Adonikam oğulları, 667” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Bigvay oğulları, 2056” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Bigvay oğulları, 2067” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Adin oğulları, 454” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Adin oğulları, 655” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Betsay oğulları, 323” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Betsay oğulları, 324” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Haşum oğulları, 223” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Haşum oğulları, 328” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Beyt-lehem oğulları, 123, Netofa adamları, 56 (toplam 179)” (Ezra, Bab 2, s. 466). “Beyt-lehem ve Netofa adamları, 188) (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Beyt-el ve Ay adamları, 223” (Ezra, Bab 2, s. 467). “Beyt-el ve Ay adamları, 123” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Lod, Hadid, ve Ono oğulları, 725” (Ezra, Bab 2, s. 467). “Lod, Hadid, ve Ono oğulları, 721” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Senaa oğulları, 3630” (Ezra, Bab 2, s. 467). “Senaa oğulları, 3930” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“İlâhiciler: Asaf oğulları, 128” (Ezra, Bab 2, s. 467). “İlâhiciler: Asaf oğulları, 148” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Kapıcılar oğulları ve diğerleri 139” (Ezra, Bab 2, s. 467). “Kapıcılar ve diğerleri 138” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Delaya oğulları, Tobiya oğulları, Nekoda oğulları 652” (Ezra, Bab 2, s. 467). “Delaya oğullları, Tobiya oğulları, Nekoda oğulları, 642” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

“Bütün cemaat, toptan, 42360 kişi idi; ve onların erkek ve kadın iki yüz ilâhicisi vardı.” (Ezra, Bab 2, s. 467). “Bütün cemaat, toptan, 42360 kişi idi; ve onların erkek ve kadın iki yüz kırk beş ilâhicisi vardı.” (Nehemya, Bab 7, s. 483)

Nuh (a.s.) sarhoş (Tekvin, 9/20-22, s. 8); Lût (a.s.) sarhoş (Tekvin, 19/30-36, s. 17). Şarap aklı alır (Hoşea, 4/11, s. 858). Ahd-i Cedid'de Hz. Yahya için şöyle denihr: "Çünkü Rabbın gözünde büyük olacak, şarap ve içki içmeyecek." (Luka, 1/15, s. 56)

Günah şahsîdir (Hezekiel, 18/20-22). Günah, 3. ve 4. nesle ceza (Çıkış, 20/5, s. 73) veya 10. nesle ceza (Tesniye, 23/2-3, s. 200) (Dolayısıyla suç işlemeyen tüm insanlık suçlu: İnciller)

“İyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü ondan yediğin günde mutlaka ölürsün.” (Tekvin, 2/17, s. 2). Yedi, ölmedi ve 932 sene yaşadı, sonra öldü (Tekvin, 5/5, s. 4)

“Karının sözünü dinlediğin için... toprak senin yüzünden lânetli oldu.” (Tekvin, 3/17). “Sara’nın sana söylediği her şeyde onun sözünü dinle (Allah İbrahim’e dedi).” (Tekvin, 21/12, s. 18)

Bilime terslik: “Yerin ucu” vardır: “Onların âhengi bütün dünyaya, ve sözlerin yerin ucuna varmıştır.” (Mezmur, 19/4, s. 549). “Onların âhengi bütün dünyaya, ve sözleri yerin uçlarına varmıştır.” (Romalılara 10/18, s. 163 -Ahd-i Cedid-). (Dünyanın yuvarlak olmadığına bu sözlerle delil getirildi, Galile’ye ve onun gibi bilim adamlarına zulmedildi.)

Yahûdiler seçilmiş millettir, mukaddestir, diğer kavimlerden üstündür (Tesniye, 14/2, s. 191; Çıkış, 19/5-6, s. 73; Levililer, 26/12, s. 127). “Yahudiler peygamber katilleridir ve bütün peygamberlerin dökülen kanı bu nesilden sorulacak.” (Luka, 11/47-51, s. 73 -Ahd-i Cedid-). Yahudiler helâka müstahakdırlar (Luka 20/16, s. 84 ve Matta, 21/41, s. 24 -Ahd-i Cedid-).

Bir taraftan zina büyük suç sayılır, hatta ona yol açan harama bakmak sert ifadelerle kınanırken, öbür taraftan, peygamberler bile zina eder, hatta kızıyla zina edenler sözkonusu edilir. "Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşusunun karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir." (Levililer, 21/10, s. 120). Homoseksüelliğin ve hayvanla yatmanın cezası da ölümdür (Levililer, 21/13-16, s. 120). "Fakat ben size derim ki, zinadan başka bir sebeple karısını boşıyan adam onu zaniye eder; ve kim boşanmış kadınla evlenirse, zina eder." (Matta, 5/32, s. 5) "Zina etmeyeceksin" (Çıkış, 20/14, s. 74 -On Emir'den biri-) "Zina etmeyeceksin' denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Ve eğer sağ gözün sürçmene sebep oluyorsa onu çıkar, ve kendinden at; çünkü senin için azandan birinin yok olması, bütün bedeninin cehenneme atılmasından iyidir." (Matta, 5/27, 28, 29). Bunlara rağmen, Yahuda, kim olduğunu bilmeden, kötü kadın zannederek geliniyle yatıyor. Gelini hâmile kalıp ikiz doğuruyor (Tekvin, 38/15, 16, 18, 24, s. 39). Bu olay Kitab-ı Mukaddeste kınanmıyor, zina ürünü bu çocuklar, şerefli kılınarak Hz. İsa'nın soyunu teşkil ediyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. Konuyu Kur'ân-ı Kerim'den iki âyetle bağlayalım: "Vay haline o kimselerin ki Kitab'ı (Tevrat'ı) elleriyle yazarlar, sonra o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında satmak için 'Bu Allah katındandır' derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Yine kazandıklarından ötürü vay haline onların!" (2/Bakara, 79) "Hâlâ Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok ihtilâf (tutarsızlık, çelişki) bulurlardı." (4/Nisâ, 82)

Ahd-i Atik'deki bu ve benzeri çelişkiler yanında, birbirinden tümüyle kopye, daha doğrusu % 100 plagiarizm, yani çalmalar da vardır. Meselâ, II. Krallar, 19. Bölüm (s. 390-391) ile, İşaya, 37. bölüm (s. 699-701) kelimesi kelimesine aynıdır. Halbuki bu iki bölüm, değişik çağlarda yaşayan iki ayrı yazara atfedilir. Biri, diğerinden çalmıştır. Bu hırsızlığı Allah'a, Allah'ın değiştirilmemiş vahyine yakıştırabilir miyiz?

Not: Sayfa numaraları, Kitabı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit (Tevrat ve İncil) adıyla Kitabı Mukaddes Şirketi tarafından 1976 yılında yayınlanan baskı esas alınarak verilmiştır.)

 

 

 

Muharref Tevrat'taki Müstehcenlik ve Yüz Kızartıcı İfadeler

Sadece Tekvin'in ufak hacminde 47 defa "tohum" kelimesi geçer (Bunun bitki tohumu olmadığını belirtelim). Tabii, bu kelime diğer yerlerde de sıkça zikredilir. Muharref Tevrat'a göre Hz. Lût iki kızıyla zina eder. Hz. Lût'un kızları, sarhoş babalarını ayartırlar. Çünkü babalarının tohumunu korumalarını istemektedirler. "Ve Lût Tsoar'dan çıkıp dağda oturdu, iki kızı onunla beraberdi; çünkü Tsoarda oturmaktan korktu; ve o, ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Babamız kocamıştır, bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur, gel babamıza şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için onunla yatalım. O gece babalarına şarap içirdiler, büyük kızı girip babası ile yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ve vaki oldu ki, ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi: İşte dün gece babamla yattım, bu gece de ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir, onunla yat. Ve o gece de babalarına şarap içirdiler, küçük kız kalkıp onunla yattı; ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Lût'un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar. Ve büyük kız bir oğul doğurdu ve onun adını Moab çağırdı; o bugüne kadar Moablıların atasıdır. Ve küçük kız, o da bir oğul doğurdu, ve onun adını Ben-ammi çağırdı; o bugüne kadar Ammon oğullarının atasıdır." (Tekvin, 19/30-38, s. 17). Hz. Lût'un, gayr-ı meşrû nesilleri mübarek kılınır, kutsallaştırılır (Tesniye, 2/9 ve 19, s. 178).

Geliniyle zina edip ondan çocuğu olan Yahuda (Tekvin, 38/15-18 ve 24, s. 39) ve tarihi, şerefli kılınıyor. (Bkz. Tekvin, 19/30 vd.). Bu olay kınanıp eleştirilmeden anlatılır. Yahuda'nın gelininden doğan çocukları İsa'nın atalarıdır. (Bkz. Matta, 1/3, s. 39). Kardeşinin karısıyla beraber olup kendi kardeşine yengesinden zürriyet vermek, kayınbiraderlik görevidir (Tekvin, 38/8, s. 38).

İbrâhim a.s.'a da nâmussuzluk atfedilir, karısı Sara'yı, korktuğu için Firavun'a veriyor. Firavun karı olarak alıyor. İbrahim develer, eşekler vb. karşılığında karısını satıyor (Tekvin, 12/11-20, s. 11).

Kızkardeşin yavuklu olması ve devamında çok müstehcen ifadeler: "Kaptın gönlümü kızkardeşim, yavuklum! Gözlerinin bir bakışı ile, Gerdanının tek zinciri ile gönlümü kaptın. Okşamaların ne güzel kızkardeşim, yavuklum! Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların. Itrının güzel kosusu da her çeşit baharattan! Ey yavuklum bal damlatır dudakların; Balla süt senin dilinin altındadır. Esvabının kokusu da sanki Libnan kokusu. Kızkardeşim, yavuklum, kapalı bir bahçedir. Kapalı bir kaynaktır, mühürlenmiş pınardır." (Neşideler Neşidesi, 4/9-12, s. 669)

"Keşke sen bana, Anamın memelerini emmiş kardeş gibi olaydın. Dışarıda seni bulunca, ben seni öperdim. Beni de kınamazlardı (...) Küçük bir kızkardeşimiz var. Ve onun daha memeleri yok. Onun için söz söyleneceği gün kızkardeşimiz için ne yapacağız (...) Ben duvarım, memelerin de kuleler gibi." (Neşideler Neşidesi, 8/1, 8, 9, 10, s. 672)

"Çarıklar içinde ayakların ne güzel, ey emir kızı! Toplu kalçaların sanki mücevherler, üstat ellerinin işi. Göbeğin yuvarlak bir tas. Onda karışık şarap eksik değil. Karnın buğday yığını, zambaklarla kuşanmış. İki memen sanki bir çift geyik yavrusu, ikiz ceylan yavrusu (...) Bu senin boyun hurma ağacına, memelerin de salkımlara benziyor. Hurma ağacına çıkayım, dallarını tutayım dedim. Memelerin üzüm sakımları gibi olsun. Soluğunun kokusu da elma gibi. Ve ağzın en iyi şarap gibi." (Neşideler Neşidesi, 7/1-9, s. 671)

Sanki zina serbest gibi ifadeler: "Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandırmayacağım. (...) Ey İsrail, sen zina etsen de, bari Yahuda suçlu olmasın." (Hoşea, 4/14-15, s. 858)

"Adamlar birbiriyle kavga ederken, birinin karısı yaklaşıp kocasını dövenin elinden onu kurtarmak için elini uzatır ve onu utanılacak yerlerinden tutarsa; o zaman kadının elini keseceksin, gözün ona acımayacaktır." (Tesniye, 25/11-12, s. 202)

Davud'un oğlu Amnon, kızkardeşi Tamar'a zorla sahip oluyor. Uzun uzun bu olay anlatılır: II. Samuel, 13/1-14, s. 318)

Kudüs (Yaruşelim) ve Samiriye iki fâhişedir. Bu yahûdi kentleri, fâhişeye benzetilirken, öyle ifâdeler kullanılır ki, hâşâ bu fâhişeler, Rabbin olur, Rable beraber olur. Allah'ın şânına kesinlikle yakışmayacak bu çirkin ifadeler, Allah'ın sözü olarak aktarılır: "Ve bana Rabbin şu sözü geldi: Âdem oğlu, bir ananın kızları, iki kadın vardı; ve Mısırda fahişelik ettiler; gençliklerinde fahişelik ettiler; onların memeleri orada sıkıştırıldı, ve onların kızlık sinesine orada el sürüldü. Ve adları, büyüğünün Ohola, ve kızkardeşinin Oholiba idi; ve onlar benim oldular, ve oğullarla kızlar doğurdular. Ve adlarına gelince, Ohola Samiriyedir, ve Oholiba Yeruşalimdir. Ve Ohola benimken fahişelik etti; ve oynaşlarına, komşu Aşurlulara gönül verdi." (Hezekiel, 23/1-5, s. 809-810)

"Bir adam karısını boşar, ve yanından gidip başka birisinin karısı olursa, adam o kadına bir daha döner mi? O diyar çok murdar olmaz mı? derler; fakat sen çok oynaşlarla fahişelik ettin, yine de bana dön, Rab diyor. Çıplak tepelere gözlerini kaldır da bak; seninle nerede yatmadılar? Sen onlar için çöldeki bedevi gibi yolların kenarında oturdun; ve zinalarınla, ve kötülüğünle diyarı murdar ettin." (Yeremya, 3/1-2, s. 726)

"Sen güzelliğine güvendin, ve şöhretin yüzünden fahişelik ettin, ve yoldan geçen her adamın üzerine fahişeliklerini döktün; onun oldu. Ve kendi esvabından aldın, ve kendine renk renk yüksek yerler yaptın, ve onların üzerinde fahişelik ettin... ve böyle oldu, Rab Yehovanın sözü. Ve bana doğurduğun oğullarını ve kızlarını aldın, ve yiyecek olsun diye onlara kurban ettin. Fahişeliklerin az mı ki, evlâtlarımı da boğazladın, ve onları ateşten geçirerek onlara verdin? Ve bütün mekruh şeylerinde, ve fahişeliklerinde gençliğin günlerini anmadın, o zaman ki, sen çıplak ve açıktın, ve kanında yuvarlanmakta idin... Yoldan geçen her adama ayaklarını açtın, ve fahişeliğini artırdın. Ve bol etli komşuların Mısır oğulları ile fahişelik ettin; ve beni öfkelendirmek için fahişeliğini artırdın... Aşur oğulları ile de fahişelik ettin, çünkü doymuyordun; onlarla da fahişelik ettin, çünkü doymuyordun; onlarla da fahişelik ettin, ve yine doymadın. Ve ticaret diyarına, Kildanîler diyarına kadar fahişeliğini artırdın; yine bununla da doymadın... Bütün bu şeyleri, utanmaz fahişe işlerini yapıyorsun, ve ücreti hor görmekle bir fahişe gibi de değilsin. Zina eden, kocasının yerine yabancılar alan bir karısın! Bütün fahişelere hediye verirler; fakat bütün oynaşlarına sen hediyeler veriyorsun, ve fahişeliklerin için her yandan sana gelsinler diye onlara rüşvet veriyorsun. Ve fahişeliklerinde başka kadınlara benzemezsin, çünkü fahişelik etmek için kimse senin ardına düşmiyor." (Hezekiel, 16/15-34, s. 800-801)

Ve bu tür ifadelerden dolayı meşhur bir batılı George Bernard Shaw şöyle diyor: "Yeryüzündeki en tehlikeli kitabı (İncil ve Tevrat'ı) kilit ve anahtar altında muhâfaza et." Kitab-ı Mukaddes'i çocuğunun ulaşamayacağı yerlerde sakla. Batıda yayınlanan bir dergi şunu yazar: "Çocuklara Kitab-ı Mukaddes hikâyeleri okumak, onlarla seks ahlâkını tartışmak için her çeşit fırsatı da doğurabilir. Temizlenmemiş bir Kitab-ı Mukaddes bazı sansürlerden olumsuz bir rapor alabilir." 'The Plain Truth, Ekim 1977). Başka bir yazar da şöyle der: "Kitab-ı Mukaddes, eğeer bir Hindu din kitabı, yahut bir müslüman din kitabı olmuş olsaydı elbette ona da yasak damgasını vuracaklardı. Fakat onlar kendilerine ait 'Kutsal Kitab'a karşı son derece âcizdirler. Çünkü onların kurtuluşu ona bağlıdır."

 

 

 

Muharref Tevratta Kadın

Kadın hor, erkek çok üstündür: "Çünkü kocan, seni yaratandır." (İşaya, 54/5, s. 714). "(Rab Allah) Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın. Ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır. Ve Âdem'e dedi: Karının sözünü dinlediğin ve: Ondan yemiyeceksin, diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lânetli oldu." (Tekvin, 3/16-17, s. 3). Ahd-i Cedid'deki kadını aşağılayan ifadeler için bkz. Pavlos'un Efesoslulara Mektubu, 5/22-24, s. 201 ve Pavlos'un Korintoslulara I. Mektubu, 11/3-9, s. 177. "Kadının öğretmesine ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem, ancak sükûtta olsun. Âdem aldanmadı. Fakat kadın aldanarak suça düştü." (Pavlos'un I. Timoteos'a Mektubu, 2/11-15, s. 218). Kadın (Havvâ) Âdem'in kaburga kemiğinden yaratıldı: Tekvin, 2/21-23, s. 2).

"Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların Rabbidir; ve seni fidye ile Kurtaran İsrail'in Kuddûsüdür; ona bütün dünyanın Allahı denecektir." (İşaya, 54/5, s. 714)

Âdet gören kadın murdardır: "Ve eğer bir kadının akıntısı olur ve bedeninde akıntısı kan olursa yedi gün murdarlığında kalacak ve ona her dokunan akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdarlığında üzerinde yattığı her şey murdar olacak, üzerinde oturduğu her şey de murdar olacaktır. Onun yatağına dokunan her adam, kadının üzerinde oturmakta olduğu herhangi bir şeye dokunan her adam murdar. Kadının oturmuş olduğu yatak üzerinde bir şey varsa adam ona dokunursa akşama kadar murdar ve eğer âdet zamanında değilken çok günler kan akıntısı olursa murdardır. Yatağı, üzerine oturduğu herşey murdar. Bu şeylere dokunanların hepsi murdar olacak ve esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşama kadar murdar olacaktır. Fakat akıntısından tâhir olursa, o zaman kendisine yedi gün sayacak ve ondan sonra tâhir olacaktır. Ve sekizinci günde iki kumru veya iki güvercin yavrusu alıp, kâhine getirecek. Kâhin takdime edecek onun için murdarlığının akıntısından dolayı Rabbin önünde keffâret edecektir." (Levililer, 15/19-32, s. 114-115)

 

 

 

Ahd-i Atik'de Savaş, Sömürü ve Irkçılık

"Ele geçen her adamın gövdesi, delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da karıları da kirletilecek. (...) Ve yayları gençleri yere çalacak ve rahmin semeresine acımayacaklar; gözleri çocukları esirgemiyecek." (İşaya, 13/15, 16, 18, s. 682-683)

"Atalarının fesadından ötürü, onun oğullarını boğazlıyacak yer hazırlayın da ayağa kalkmasınlar ve diyarı kendilerine mülk edinmesinler ve dünya yüzünü şehirlerle doldurmasınlar. Ve orduların Rabbi diyor: Onlara karşı kalkacağım ve adı bâki kalanı ve oğulu ve torunu Babil'den kesip atacağım, Rab diyor." (İşaya, 14/21, 22, s. 683)

"Milletlerin zenginliği sana gelecek. (...) Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar ve kıralları sana hizmet edecekler; çünkü seni öfkemde vurdum, fakat lütfumla sana merhamet ettim. Ve kapıların daima açık duracak; milletlerin servetini ve sürgün getirilen kırallarını sana getirsinler diye gece gündüz kapanmıyacaklar. Çünkü sana kulluk etmiyen millet ve ülke yok olacak ve o milletler tamamen harap olacak. (...) Ve seni sıkıştıranların oğulları sana iğilerek gelecekler; ve seni hor görenlerin hepsi senin ayaklarının tabanında yere kapanacaklar ve sana: Rabbin şehri, İsrail Kuddûsünün Sion'u diyecekler. (...) Ve milletlerin sütünü emeceksin ve kıralların memelerini emeceksin. (...) Tunç yerine altın getireceğim ve demir yerine gümüş ve ağaç yerine tunç ve taş yerine demir getireceğim." (İşaya, 60/5, 10, 11, 12, 14, 16, 17, s. 718-719)

"Ve yabancılar durup sürülerinizi güdecekler ve ecnebiler çiftçileriniz ve bağcılarınız olacak. (...) milletlerin servetini yiyeceksiniz ve onların izzeti size geçecek." (İşaya, 61/5, 6, s. 719)

"Allah'ın Rab, mülk olarak almak için gitmekte olduğun diyara seni götüreceği ve senin önünden çok milletleri, Hittîleri ve Girgaşîleri ve Amorileri ve Kenanlıları ve Perizzîleri ve Hivîleri ve Yabusîleri, senden daha büyük ve daha kuvvetli yedi milleti kovacağı ve Allah'ın Rab onları senin önünde ele vereceği, ve sen onları vuracağın zaman, onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmiyeceksin ve onlara acımıyacaksın; ve onlarla hısımlık etmiyeceksin; kızını onun oğluna vermiyeceksin ve onun kızını oğluna almıyacaksın." (Tesniye, 7/1, 2, 3, s. 184)

"Ve Allah'ın Rabbin sana teslim edeceği bütün kavmları bitireceksin; gözün onlara acımayacak. (...) Ve Allah'ın Rab, onları senin önünde ele verecek ve onları helâk edinceye kadar büyük kırgınla kıracak. Ve onların kırallarını senin eline verecek, adlarını göklerin altından yok edeceksin; sen onları yok edinceye kadar kimse senin önünde duramıyacak." (Tesniye, 7/16, 23, 24, s. 185)

"(Rab dedi:) Sen benim topuzum ve cenk silâhlarımsın. Ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeler helâk edeceğim (...) ve seninle erkeği ve kadını kıracağım ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım ve seninle genç adamı ve ere varmamış kızı kıracağım ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım ve seninle valileri ve kaymakamları kıracağım." (Yeremya, 51/20-23; s. 777)

"Mülklerini alacağınız milletlerin yüksek dağlar üzerinde ve tepeler üzerinde ve her yeşil ağaç altında ilâhlarına ibadet ettikleri bütün yerleri mutlaka harap edeceksiniz." (Tesniye, 12/2, s. 189) (Başka mâbedlere karşı bu acımasız tavrı, müslümanların Mescid-i Aksâ'sı için de düşünüyorlar)

Irkçılık:

"Sen Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavmsin ve Rab, yer üzerinde olan bütün kavmlardan üstün olarak, kendisine has bir kavm olmak üzere seni seçti." (Tesniye, 14/2, s. 191)

"Ve aranızda yürüyeceğim ve sizin Allah'ınız olacağım ve siz benim kavmım olacaksınız." (Levililer, 26/12, s. 127)

"İbranîlerin Allah'ı Rab" (Çıkış, 10/3, s. 63)

"İşte şimdi bildim ki bütün dünyada Allah yoktur, ancak İsrail'de vardır." (II. Krallar, 5/15, s. 373)

"Mukaddes millet, kâhinler melekûtu, bütün kavmlardan has" (Çıkış, 19/5, 6, s. 73)

"Bütün İsrail zürriyeti RABDE suçsuz olup övünecekler." (İşaya, 45/25, s. 708)

"Yabancıya faizle ödünç verebilirsin; fakat kardeşine faizle ödünç vermiyeceksin; ta ki, mülk olarak almak üzre gitmekte olduğun diyarda elini atacağın her şeyde Allah'ın Rab seni mübarek kılsın." (Tesniye, 23/20, s. 200)

"Eğer İsrail oğullarından, kendi kardeşlerinden bir canı çalan adam bulunursa ve ona köle gibi davranır, yahut onu satarsa, o zaman o hırsız ölecektir ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın." (Tesniye, 24/7, s. 201)

"O Allah ki, bana öçler verir, kavmleri bana tâbi kılar." (II. Samuel, 22/48, s. 332)

"İsrail onun mirasının sıptıdır; ismi orduların RABBİDİR. Sen benim topuzum ve cenk silâhlarımsın. Ve seninle milletleri kıracağım; ve seninle ülkeler helâk edeceğim; ve seninle atı ve binicisini kıracağım ve seninle cenk arabasını ve binicisini kıracağım ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım ve seninle valileri ve kaymakları kıracağım." (Yeremya, 51/19-23, s. 777)

"Ey Habeşler, siz de benim kılıcımla öldürüleceksiniz." (Tsefanya, 2/12, s. 887)

"Ve yahudiler bütün düşmanlarını kılıçtan geçirdiler ve öldürdüler ve yok ettiler ve kendilerinden nefret edenlere istedikleri gibi yaptılar. (...) ve kendilerinden nefret edenlerden yetmiş beş bin kişiyi öldürdüler." (Ester, 9/5-6, s. 498-499)

"Ve Mısırlıların gözlerinde bu kavma lütuf vereceğim; ve vâki olacak ki, gittiğiniz zaman eli boş gitmeyeceksiniz. Fakat her kadın komşusundan, ve evinde olan misafirden gümüş şeyler, ve altın şeyler ve esvaplar isteyecek; ve oğullarınızı ve kızlarınızı onlarla süsleyeceksiniz; ve Mısırlıları soyacaksınız." (Çıkış, 3/21-22, s. 56) (Görüldüğü gibi, bu cümlelerde başka kavimlerden hırsızlık emredilmektedir.)

"Para faizi olsun, zahire faizi olsun, yahut ödünç verilen her şeyin faizi olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya faizle ödünç verebilirsin." (Tesniye, 23/19-20, s. 200)

"Komşunun bağına girdiğin zaman canının istediği gibi doyuncaya kadar üzüm yiyebilirsin, fakat kabına koymayacaksın, komşunun ekinine girdiğin zaman elinle başakları koparabilirsin, fakat komşunun ekinine orak salmıyacaksın." (Tesniye, 23/24-25, s. 200)

"Hiçbir leş yemiyeceksiniz; onu yesin diye şehirlerinde olan garibe verebilirsin; yahut yabancıya satabilirsin; çünkü sen Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavmsın." (Tesniye, 14/21, s. 192)

İsrail-Filistin: "Ve o gün vâki olacak ki, Aşur'dan ve Mısır'dan ve Patros'tan ve Kuş'tan ve Elam'dan ve Şinar'dan ve Hamat'tan ve denizin adalarından arta kalacak olan kavmının bakiyesini kurtarmak için Rab yine ikinci kere elini uzatacak. Ve milletler için bir bayrak kaldıracak ve İsrail'in sürgünlerini toplıyacak ve yerin dört köşesinden Yahuda'nın dağılmış adamlarını bir araya getirecek. Efraim'in kıskançlığı da kalmayacak ve Yahuda'yı sıkıştıranlar kesilip atılacak; Efraim Yahuda'yı kıskanmayacak ve Yahuda Efraim'i sıkıştırmayacak. Ve garp tarafında Filistîlerin sırtına uçup atılacaklar, şark oğullarını birlikte çapul edecekler. Edom ve Moab üzerine ellerini atacaklar ve Ammon oğulları onların sözünü dinleyecekler." (İşaya, 11/11-14, s. 682)

"Çünkü Rab Yakub'a acıyacak ve İsrail'i yine seçecek ve onları kendi toprakları üzerine koyacak ve yabancı onlarla birleşecek ve Yakub evine yapışacaklar. Ve kavmlar onlar alıp köle ve cariye olarak kendine mülk edinecek ve kendilerini sürgün etmiş olanları sürgün edecekler ve kendilerine gadretmiş olanlara hâkim olacaklar." (İşaya, 14/1, 2, s. 683)

"Baştan başa, Ey Filistin, seni vuran değnek kırıldı diye sevinme. (...) senin kökünü kıtlıkla öldüreceğim ve artakalanların öldürülecek. Ulu, ey kapı, feryat et ey şehir; baştan başa ey Filistin, eridin; çünkü şimalden duman geliyor ve onun askerinde kaçak yoktur. Ve o milletin ulaklarına ne cevap verilecek? Denecek ki, Rab Sion'un temelini kurmuştur ve kendi kavmının düşkünleri ona sığınakacaklardır." (İşaya, 14/29, 30, 31, s. 684)

"Deniz kıyısında oturanların, Keretîler milletinin vay başına! Ey Kenan, Filistîler diyarı, Rabbin sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki, artık sende oturan kimse olmayacak." (Tsefanya, 2/5, s. 887)

Ayrıca bu konularda diğer örnekler için, bkz. s. 212, 370, 697, 777; 772, 828, 286, 794, 223, 464, 221, 197, 540, 370, 715, 178, 201, 331, 724, 777.

Ahd-i Cedi'de de bu bakış açısı vardır: Meselâ, yahudi olmayan başka ırklar köpektir: Matta, 15/21-27, s. 17)

Recm Cezası ve Diğer Bazı Cezalar: “Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşusunun karısı ile zina eden adam hem o hem kadın mutlaka öldürülecektir.” (Levililer, 20/10, s. 120). (Yine, bkz. Tesniye, 22/22-27, s. 199). “Ve bir adam kadınla yatar gibi erkekle yatarsa, ikisi menfur şey yapmışlardır; mutlaka öldürüleceklerdir; kanları kendi üzerlerinde olacaktır.” (Levililer, 20/13, s. 120). “Ve bir hayvanla yatan adam mutlaka öldürülecektir; hayvanı da öldüreceksiniz. Ve bir kadın bir hayvana yaklaşmak üzre onun yanına giderse, kadını ve hayvanı öldüreceksin; mutlaka öldürülecekler; ve kanları kendi üzerinde olacaktır.” (Levililer, 20/15-16, s. 120)

Nice kadınlarda kanın ilk gece gelmediği meşhur bir olaydır. Tıp da bunun normal olduğunu söyler. Ama Kitab-ı Mukaddes’te böyle bir olay, normal kabul edilmez; kesin zina kabul edilip ceza emredilir: “Ve işte: Senin kızında kızlık nişanlarını bulmadım, diyerek ona ayıp şeyler isnat etti; ve lâkin kızımın kızlık nişanları bunlardır. Ve esvabı şehrin ihtiyarları önüne serecekler. Fakat bu şey, genç kadında kızlık nişanları bulunmadığı, hakikatsa, o zaman genç kadını babasının evinin kapısına çıkaracaklar, ve şehrinin adamları onu taşla taşlıyacaklar, ve ölecek, çünkü babasının evinde zina etmiş olmakla İsrailde alçaklık etmiştir; ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın.” (Tesniye, 22/17, 20-21), s. 199). Tecavüze uğrayan yahûdi veya hıristiyan bir kadın kendisine tecavüz eden erkekle evlenmek zorundadır: “Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış genç bir kadın bulursa, ve onu tutup onunla yatarsa, ve onlar bulunurlarsa; o zaman onunla yatmış olan adam genç kadının babasına elli şekel gümüş verecektir, ve kadın onun karısı olacaktır, çünkü onu alçaltmıştır; bütün ömrünce onu boşıyamıyacaktır.” (Tesniye, 22/28-29, s. 199-200)

“Ve Rab Musaya söyliyip dedi: Lânet edeni ordugâhın dışarısına çıkar; ve kendisini işitenlerin hepsi ellerini onun başı üzerine koysunlar, ve bütün cemaat onu taşlasınlar. Ve İsrail oğullarına söliyip diyeceksin: Her kim Allahına lânet ederse suçunu yüklenecektir. Ve Rabbin ismine küfreden mutlaka öldürülecektir; bütün cemaat mutlaka onu taşlıyacaklar; garip olsun yerli olsun, Rabbin ismine küfrettiği zaman öldürülecektir.” (Levililer, 24/13-16, s. 124-125)

“Ve bir kimse bir adamı vurursa mutlaka öldürülecektir. Ve bir hayvanı vuran, can yerine can olarak onu ödiyecek. Ve bir kimse komşusunu sakatlarsa, kendisine de yaptığı gibi yapılacaktır; kırık yerine kırık, göz yerine göz, diş yerine diş olmak üzre, adamı nasıl sakat etti ise, kendisine de öylece edilecektir. Ve hayvanı vuran odu ödiyecek; ve adamı vuran öldürülecektir.” (Levililer, 24/17-21, s. 125)

“Adamlar birbirile kavga ederken birinin karısı yaklaşıp kocasını dövenin elinden onu kurtarmak için elini uzatır, ve onu utanılacak yerlerinden tutarsa; o zaman kadının elini keseceksin, gözün ona acımayacaktır.” (Tesniye, 25/11-12, s. 202)

“Eğer bir adamın, inatçı ve âsi, babasının sözünü ve anasının sözünü dinlemiyen, ve kendisini tedip ettikleri halde onları dinlemiyen bir oğlu olursa; o zaman babası ve anası onu tutacaklar, ve onu şehrinin ihtiyarlarına, ve yerinin kapısına çıkaracaklar çıkaracaklar ve şehrinin ihtiyarlarına diyecekler: Bu bizim oğlumuz inatçı ve âsidir, sözümüzü dinlemez; obur ve ayyaştır. Ve şehrinin bütün adamları onu taşla taşlıyacaklar, ve ölecek; ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın; ve bütün İsrail işitip korkacaklar.” (Tesniye, 21/18-21, s. 198). “Çünkü babasına yahut anasına lânet eden her adam mutlaka öldürülecektir; babasına yahut anasına lânet etmiştir; kanı kendi üzerinde olacaktır.” (Levililer, 20/9, s. 120)

 

 

Hz. Mûsâ'nın Ölümü ve Sonrasından Bahseden Mûsâ'ya Vahyedilen Kitap!

Tevrat olarak adlandırılıp Hz. Mûsâ'ya indirildiği kabul edilen Kitab-ı Mukaddes'in ilk beş kitabında (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye) 700'den fazla ifade var ki, bu kitapların İlâhî olmadığını isbat etmekle kalmaz; aynı zamanda Hz. Mûsâ'nın da onlara karışmadığını gösterir. Bu kitapları rastgele açınca görürsünüz ki; "Ve Rab ona söyledi, çekil...", "Ve Musa Rabbe dedi, halk gelemez...", "Ve Rab Musa'ya dedi, halkın önünde devam et...", "Ve Rab Musa'yı çağırdı..." (Meselâ, bkz. Teasniye, 34. Bölüm, s. 215). Açık ve âşikârdır ki bunlar ne Allah'ın, ne de Musa'nın sözleridir. Bunlar, rivâyetleri yazan üçüncü bir şahsın ifadesini gösterir.

Hz. Mûsâ (a.s.) vefatından önce kendi ölüm ilânını vermiş olabilir mi? "Ve Rabbin sözüne göre, Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü; fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Musa öldüğü zaman yüz yirmi yaşında idi; gözü zayıflamadı, ve kuvveti eksilmedi. Ve İsrail oğulları, Moab ovasında, otuz gün Musa'ya ağladılar; ve Musa için yas ağlama günleri tamam oldu... Musa gibi Rabbin yüz yüze bildiği bir peygamber daha İsrail'de çıkmadı." (Tesniye, 34/5-8, 12, s. 215)

Görüldüğü gibi bu cümlelerde Hz. Mûsâ'nın vefatından, gömülmesinden ve sonrasından bahsediliyor. Hz. Mûsâ'dan çok sonraları kaleme alındığı anlaşılan bu yazıları, Hz. Mûsâ'ya mal etmeye çalışan yahûdilere ve hıristiyanlara Allah akıl ve hidâyet versin!

 

Talmud 

Yahudilerin dînî kanunlarını tefsir eden ve bu kanunlara göre ortaya çıkabilecek yeni problemlerine çözüm getiren en önemli derleme kitap, Talmud'dur.

İbranca "Lilmod" (Öğrenmek, öğretmek) kökünden alınmış bir kelimedir ve kaideler, esaslar toplamı anlamına gelir. Kelimenin İbranca-Aramca karışımı olduğunu söyleyen dilciler de vardır.

Yahudiler nazarında Kitab-ı Mukaddes'ten sonra en önemli yeri işgal eden Talmud iki kasımdır: 1. Mişna (Daha çok şifahî dînî gelenekleri ihtiva eder), 2. Gemara (bir nevi Mişna'nın tefsiridir). Genellikle dinler tarihçileri her iki yorumun M.S. II. yy.da yaşamış olan Yuda Hanasi adındaki bir haham tarafından yazıldığı görüşündedirler. Talmud'a inanmayan, gerçek anlamda bir Yahudi sayılmaz. Nitekim Karaim ve Habeşistan Yahudileri yalnız Tevrat'a inandıkları için hakiki Yahudilikten uzak tutulmuşlardır. Bir başka açıdan Talmud, 1. Filistin (Kudüs) Talmudu, 2. Bâbil Talmudu olmak üzere yine iki noktadan ele alınabilir. (L. Ma'luf, el-Müncid, s. 113). Kudüs Talmudu, Bâbil Talmudu'ndan daha önemli ve önceliklidir.

Yahudiliğin mukaddes kitabı Tevrat (Tora) birtakım değişikliklere uğramasına rağmen, yazılı bir metin halinde günümüze kadar gelebilmiştir. Bu yazılı Tevrat'ın anlaşılmasında zorluk çekilen veya çözülemeyen problemlerin hallinde Talmud'un kıyas ve yorumlarından yararlanılır. Yeniden bir Tevrat gelmeyeceğine göre, zamanın değişen şartlarında, Yahudi toplumunun ortaya çıkan problemlerine kim, hangi otorite çözüm getirecektir? Yahudi toplumu, Tevrat ve Hz. Musa'nın uygulamalarında cevapsız kalan problemlerini Talmud'la çözmeye çalışmaktadır. Tesbit edilebildiğine göre Talmud M. Ö. 200'den M. S. 500'e kadar Yahudiliğin hikmet, gelenek ve problemleri üzerinde, din adamlarınca (haham) yapılan tartışmalar sonucu vücut bulmuştur. Ancak Talmud'un, Tevrat emirlerinin uygulanmasıyla ilgili bütün ayrıntıları ihtiva ettiğini söylemek mümkün değildir. (O. Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü İstanbul. 1975, s. 609). Daha geniş anlamda Talmud, Mişna ve Gemara'ya yapılan yorum ve ilâvelerin genel adı olmuştur. Bu bakımdan dinler tarihçilerinden bazılarına göre Talmud'u, sırf Tevrat yorumu olarak değerlendirmek doğru değildir (Ş. Tan. Yahudileri Tanıyalım, İstanbul, 1968, s. 79).

Romalı Titus ordularının (M.S 70) Beyt Na Miktaş (Mâbed, Mukaddes Ev)'i tahrip etmeleri ve Yahudilerin, dünyanın değişik birçok bölgelerine dağılmalarından sonra şifahî geleneğin kaybolarak unutulmasını önlemek için Mişna'nın derlemesi gerekiyordu. İşte bu önemli işi haham Rav Akiba üstlendi. Daha sonra onun öğrencisi Meir, Mişna'yı daha sabit ve anlaşılır hale getirerek sadeleştirdi. Yeni bir haham olan Yehuda Ha-Naşi ise, Mişna'ya kesin ve son şeklini verdi. (M.S 200). Ancak bu işlem, daha sonraki nesillerin Mişna'ya ilâveler ve açıklamalar yapmadığı anlamına gelmez. Mişna'nın matbu ilk nüshası Venedik (1492)'de yayımlandı. (Zaferullah İslam Han, Yahudilikte Talmud'un Mevkii, çev. M. Aydın, İstanbul, 1981, s. 43)

Bazı dinler tarihçileri Gemara'yı dar anlamda Talmud olarak tanımlamayı tercih etmişlerdir.

Yahudi toplumu, şifahî geleneklerinin kaybolmaması yolunda çok gayret sarfetmiştir. Nitekim M. 351 yılında Ursicinus'un ağır baskılarına rağmen Yahudiler M.S. 400-500 yılları arasında Talmud'un derlenmesi için büyük çaba harcamışlardır. Ancak bu Talmud, Kudüslü din bilginlerinden çok, çevre illerin din bilginlerince derlenmiştir. Kudüs Talmudu'nun matbu ilk nüshası Venedik (1523)'de yapılmıştır, takriben 750.000 kelimeyi ihtiva etmektedir.

Bâbil Talmudu'nun derlenerek yazılmaya başlanması 500-600 yıllarına rastlar. Bu Talmud'un esasını, Yehuda Ha-Naşi'nin hazırladığı Mişna ile, Rav Abba Areka'nın yaptığı şerhler oluşturmuştur. Bâbil Talmudu'nun bazı metinleri 1484'de basıldıysa da, tam metin Venedik (1523)'de yayımlanmıştır ve takriben 2.500.000 kelimeden mürekkeptir. Kudüs Talmudu'nun % 15'ini, Bâbil Talmudu'nun da % 30'unu hikâye ve kıssalar teşkil eder. Haga adı verilen bu hikâyeler Yahudi okullarında ders gibi okutulur. Denebilir ki, Yahudi edebiyatının M.Ö. III. y.yıl ile M.S.V. y.yılları arasındaki döneminde Talmud'un büyük rolü olmuştur.

Yahudiler Tevrat kadar Talmud'a da hürmet ederler. Talmud'un ilkeleri değiştirilemez ve tartışılamaz. Ancak bazı uygulamalarda bölgesel farklar gözetilse de, Talmud'un ihtiva ettiği esas hükümler bütün Yahudileri şâmildir. Yahudi cemaati kuvvetini, millî ve dînî bayramlara saygı kadar, Talmud'a da aşırı bir şekilde bağlılığından almaktadır. (3)

Mişna: İbrânîce öğreti anlamına gelir. Yahûdi geleneğindeki hukuka ilişkin görüş ve fetvâların Rabbi Akiba ve Rabbi Yudah tarafından toplanarak sistematik şekilde derlenmesinden oluşan kitaptır. Rabbi Yudah'ın derlediği Mişna, önceki yahûdi din bilginlerinin görüş ve değerlendirmelerini de verdikten sonra ilgili konudaki geçerli hukukî hükmü belirtir. Mişna, altı ana bölümden oluşur. Bunlar tarımla ilgili hukuk, şabat ve bayramlar, aile hukuku, sivil ve ceza hukuku, tapınakla ilgili hukuk, kurbanlar ve temizlik hukuku konularıyla ilgilidir. Sonraki dönemlerde gerek Filistin'de gerekse Babil bölgesinde Mişna'ya çeşitli yorum ve şerhler yazılmıştır. Bu yorum ve şerhlerden Filistin ve Babil Gemara'sı meydana gelmiştir.

Gemara: Yahûdilikte rabbilerin Mişna'ya yaptıkları yorumlar için kullanılan bir terimdir. Bunlar Filistin ve Babil'deki yahûdi din bilginlerince çok tartışıldı ve hem Mişna hem de Gemara, 5. yy'dan itibaren Filistin ve Babil Talmudlarına dönüştürüldü.

Gematria: Yahûdilikte rabaylar tarafından, sözcüklerden gizli anlamlar çıkarmak için kullanılan bir yorum metodudur. Buna göre İbrancadaki her harf bir sayısal değere sahiptir ve kelimelerdeki harflerin bu sayısal değerleri hesaplanarak bundan çeşitli yorumlar çıkarılabilir. Bu metot hıristiyan ve müslüman geleneğinde de (Ebced hesabı şeklinde) uygulanmaktadır.

Kabala (Kabbalah, kabbala): "Gelenek". Yahûdi mistisizminin genel adıdır. Kitab-ı Mukaddes'in gizemli yorumlarına dayalı olan Kabala kültü, muhtemelen Filistin'de başladı; ancak 6. yy.'dan itibaren Babil bölgesinde gelişti. Bu çerçevede iki önemli çalışma meydana getirildi. Bunlardan birisi ulûhiyet boyutlarını veren şiur Komah ya da İlâhî Yüceliğin Ölçüleri, diğeri ise sayı ve harflerin yaratıcı gücünü tartışan Sefer Yesirah ya da Yaratılış Kitabı'dır. Sonraki dönemlerde Kabala kültü, batı Avrupa'da yahûdi diasporası arasında yayıldı. 13. yy.da Yudah (Dindar Yudah), Almanya'da Sefer Hasidim'i yazdı. Ayrıca İspanya'da Moses de Leon, daha sonraları yahûdi mistisizminin temel kitabı haline gelen Zohar'ı derledi. Kabala kültüne dayalı sistemi ifâde eden Kabalizmde Tanrıdan En Sof (sınırsız) olarak bahsedilir.

Kabala, yahûdilerin harfçilik ve sayıcılıkla karışık gizemsel evren öğretisidir. Vahdet-i vücut anlayışına benzer tanrısal bir doğalaşmanın içrekliğe önem verenlerce pek üstün sayılan sırlarını kapsar. Sefer Jezirah ve Sefer Hazzohar adlarını taşıyan iki kitaptan oluşan Kabala'nın yazılışı, Ortaçağ boyunca sürmüş ve Ortaçağın sonuna doğru tamamlanmıştır. Kabala'ya göre Tanrı kendisini dışlaştırmış ve evrendeki her şey bu dışlaşmayla oluşmuştur. Bu oluşma, Sefirot (Daireler) adı verilen otuz iki daire aşamasıyla gerçekleşmiştir. Bu dairelerden her biri, Tevrat'ın Tanrıya verdiği adlardan birini alır. İlk on daire, yaratıcı sözdür (kelâmdır). Bundan sonra gelen yirmi iki daire, bu yaratıcı sözü meydana getiren alfabenin yirmi iki harfini karşılar. Her harf aynı zamanda belli bir sayıdır. Tanrısal sır bu harf ve sayılarda gizlenmiştir ki, okumasını bilene açılır. İbrânîce Kabbalah deyimi Kibbel kökünden türetilmiştir ve gelenek (an'ane) anlamındadır.

 

 

 

Tahrif

Bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi değiştirme, bozma. Bir ibarenin anlamını değiştirme. ilâhî kitaplar üzerinde herhangi bir kelimenin bile bile değiştirilmesi.

İslâm dinine göre birkaç çeşit tahrif vardır: 1. Bir kelimenin bazı harflerini yanlış telaffuz ederek ona başka mânâ vermek, 2. Bir hadis veya âyete tefsir yoluyla değişik mânâ vermek, 3. Metinler arasında bile bile değişiklik yaparak Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerif'lerde mevcut olmayan bir kelimeyi metinlere eklemek sûretiyle varmış gibi göstermek.

Dinî bir metnin aslını bozma ve değiştirme anlamına gelen tahrif, İslâm literatüründe genellikle Tevrat ve İncil'in geçirdiği değişiklikler ve aslının bozulmasını ifade için kullanılır. Yapılan araştırmalar Tevrat'ta, Allah'ın kelâmı olarak kabul edilebilecek az sayıda ibare ve bölümün bulunduğunu ortaya koymuştur. İlâhî metin olma niteliğindeki bu az sayıda ibare ve bölüme de haham, kâhin ve Yahudi müfessirleri tarafından söz, hikâye, vaaz ve telkinler ilâve edilmiştir. Bu bakımdan, ilâvelerin ayıklanarak aslî metnin ortaya çıkarılması oldukça zordur.

Hz. Mûsâ, İsrailoğullarından verdiği tâlimatlara uymalarını, Allah'ın emir ve yasaklarını gelecek nesillere öğretmelerini, evde olsun, yolda olsun, her oturuş kalkışta bunlardan söz etmelerini ve Tevrat'a iyi sahip olmalarını istemiş, onlardan söz almıştı. Fakat onlar Hz. Mûsâ'nın samimi nasihatini ciddiye almadıkları gibi, Tevrat'ı muhâfaza ve nesilden nesile intikal ettirmek görevini de yerine getirmemişlerdir. İsrailoğulları tâ başından beri Allah kelâmı olan Tevrat'a daima ilgisiz kalmışlardır. O kadar ki, Hz. Mûsâ'dan yedi yüz yıl sonra Kudüs'teki Süleyman Mâbedi'nin baş râhibi ile dönemin hükümdarı, kendilerine Allah tarafından Tevrat adında bir kitabın verildiğinden nerede ise haberleri bile yoktu.

Tevrat'ın nesilden nesile sağlam bir şekilde intikali konusunda Yahudi din adamlarının en büyük suçu, bu ilâhî kitabı okuma keyfiyetini kendi tekellerine almış olmalarıdır. Bundan dolayıdır ki Tevrat Yahudi halkının bildiği ve okuduğu bir kitap mâhiyetini alamamış, halk bu Allah Kelâmından kopuk yaşamıştır. Daha sonraları Yahudiler arasında bid'at ve cehalete dayanan uygulamalar ortaya çıkınca, din âlimleri bir yandan bid'at ve cehaletle mücadeleye girişmiş, bir yandan da bozuk inanç ve uygulamalara karşı Tevrat'tan kanıtlar bulmaya çalışmışlardı. Tevrat'tan kesin cevap bulamadıkları hususları da bizzat kendileri Tevrat'a eklemişlerdir.

Yahudi âlim ve hahamları, kesin cevap bulamadıkları noktalarda Tevrat'ı yalnız kendi anlayışları doğrultusunda yorumlamakla kalmamışlar, uygun gördükleri metinleri ekleyerek bazı yerleri de çıkarmışlardır. Sonuçta bu ilâve ve çıkarmalar gerçek Tevrat'ı tanınmaz hale getirmiştir.

Aynı tür bir tahrif hadisesine diğer ilâhi kitap olan İncil'de de rastlanmaktadır. Hristiyan râhipleri kendi yorum ve hayal mahsulü düşüncelerini, kendi ictihadları doğrultusunda geliştirdikleri din anlayışlarını Allah'ın kelâmı olan İncil'e ekleyerek bu ilâhî kitabı âdetâ anlaşılamayacak hale getirmişlerdir. Kur'an-ı Kerim, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının ilâhî kitaplar üzerindeki bu çirkin tasarruflarını şöyle açıklıyor: "Ey iman edenler! Biliniz ki, hahamlardan ve râhiplerden bir çoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah yolundan engellerler..." (9/Tevbe, 34). Bu âyetten anlaşıldığı üzere hahamlarla râhipler, mukaddes kitaplardaki âyetleri dünya menfaati karşılığında da değişmişler veya hükmünü kendilerine göre yorumlamışlardır. Bunlar özellikle Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğiyle ilgili âyetleri tahrif etmişler, Kitab-ı Mukaddes'in, Hz. İsa'dan sonra Hz. Muhammed'in geleceğini müjdeleyen âyetlerini yok etmeye çalışmışlardır.

Haham ve râhipler bununla da yetinmemiş, ilâhî kitaplara yaptıkları ilâvelerin aslî metin olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece haham ve râhiplerin tarih felsefesi, kelâm, fıkıh, tefsir ve diğer ilim dallarındaki görüş ve yorumları Kitab-ı Mukaddes Külliyâtı içine girerek âdeta Allah kelâmının bir parçası halini almıştır.

Yapılan araştırmalar Ahd-i Atik (Eski Ahit)'in ilk beş kitabının asıl Tevrat olmadığını ortaya koymuştu. Orijinal Tevrat'ın bir nüshası veya bölümü hiç bir yerde yoktur. Bu iddiayı bizzat Tevrat'ın kendisi de doğrulamaktadır. Bugün elde mevcut Tevrat Hz. Mûsâ'nın, ölümüne yakın bir zamanda bu ilâhî kitabı bir sandığa koyarak Hz. Yeşu'ya teslim ettiğini, Bâbil imparatoru Buhtu'n-Nasr'ın Kudüs'ü yakıp yıktığı zaman sandıktaki Tevrat'ın da yanıp kül olduğunu bize bildirmektedir. Bu işgal ve yangından yaklaşık 250 yıl sonra Hz. Üzeyir'in, din bilgini ve hahamların gayreti ve semâvî ilhamla Tevrat'ı yeniden topladığını bizzat İncil rivâyetlerinden öğrenmekteyiz. Bu hâdiseler dışında da çeşitli olaylar, Kitab-ı Mukaddes'in büyük çapta tahrife uğrayarak kaybolmasına sebep olmuştur. Büyük İskender'in fütuhatı sonucunda Yunanlılar diğer kültür eserleriyle birlikte Tevrat'ı da Yunanca'ya çevirmişlerdir. Netice itibariyle Yunan kültürünün tesirinde kalan Yahudiler de Tevrat'ın İbrânice nüshası yerine Yunanca tercümesini kullanmaya başlamışlardır. Bu bakımdan Yunanca tercümelerden bize intikal eden günümüzdeki Tevrat'ın, Hz. Mûsâ'ya vahyedilen Tevrat olduğunu söylemek güçtür. Ancak bütün bunlardan, Tevrat bütünüyle tahrife uğramıştır sonucu çıkarılmamalıdır. Tevrat'ın tamamen tahrif edilmediğini, içinde, Kur'an-ı Kerim'le tezat teşkil etmeyen Hak kelâmı pasajlardan anlamak mümkündür. Nitekim Muhammed Hamidullah da, Kitab-ı Mukaddes'in tamamen tahrife uğramadığını, içinde mevcut olan bazı Allah kelâmı cümlelerinden dolayı O'na Kur'an-ı Kerim gibi hürmet gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir (Konferanslar, Erzurum 1975, s. 17). Ayrıca bugünkü Kitab-ı Mukaddes'de Allah kelâmının yanısıra Yahudi din bilginlerinin tefsir ve tevilleri, İsrailoğullarının tarihi, İsrailli fıkıh bilginlerinin ictihadı vb. yanyana ve içiçedir. Bunlar birbirine öylesine karışmıştır ki, şu Allah kelâmıdır, şu bunun tefsir ve tevilidir diye bir ayrım yapmak çok zor bir iştir (Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, (çev. A. Asrar) İstanbul, 1983, I, 530).

Tevrat'ın dinî hükümleri üzerinde de tahrifler yapılmıştır. Bilindiği üzere Hayberli Yahudiler, zina eden evli bir erkekle evli bir kadın hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber'e gelmişler, o da suçluların recmedilmeleri gerektiğini, Tevrat (Tesniye, 22/23-24)'ın da bunu emrettiğini söylemiştir. Yahudiler ise bunu bildikleri halde o hükmü fakir ve kimsesizlere uyguluyor, aynı suçu işleyen zengin ve mevki sahibi kişileri de kırbaç cezasıyla veya eşeğe ters bindirerek halk arasında dolaştırıyorlardı. Böylece Yahudiler Allah'ın kitabından yüz çevirerek işlerine geleni alıyor, dolayısıyla da şeriatı tahrif ediyorlardı. Hz. Peygamber de hadis-i şeriflerinde Yahudi ve Hristiyanların "Tefsir etmek sûretiyle kitaplarını tahrif ettiklerini" (Dârimî, Mukaddime 56), "İsa'dan sonra meliklerin Tevrat'ı değiştirdiklerini" (Nesâî, Kudât 12), "Kitaplarını hem tahrif ettikleri, hem de ilâveler yaptıklarını" (Tirmizî, Tefsir 34/3) açıklamıştır.

Kitab-ı Mukaddes'deki tahrif hâdisesinin bir başka delili de, bizzat Tevrat ve İncil'de görülen çelişkilerdir. Tevrat'daki çelişkilerden birkaçını tesbit etmek için Tekvin, 1, 27 ile Tekvin, II, 17; Tekvin, XXII, 14 ile Çıkış, Vl, 2-3; 1. Samuel, XVI, 10 ile 1. Tarihler, II, 13-15 cümlelerini birbirleriyle karşılaştırmak yeterlidir. Aynı şekilde İncil'deki çelişkilerden birkaçını tesbit edebilmek için de Yuhanna, IV, 3 ile Matta, XIII, 54-58; Matta, X, 9-10 ile Markos, Vl, 8-10; Luka, 111, 23 ile Matta 1, 16; Luka, 111, 31 ile Matta, 1, 6 cümleleri karşılaştırmak bir fikir vermek için yeterlidir.

Tevrat'ta Hz. Süleyman'a atfedilen Neşideler Neşidesi bölümü de baştan sona tahriflerle doludur. Bu bölümde bir peygamberin ağzından çıkması mümkün olmayacak sözler vardır. Aynı şekilde yine Hz. Süleyman'a atfedilen Tevrat'ın 1. Krallar ve 2. Krallar bölümünde O'nun, bütün gücünü büyülerden aldığı ifade edilerek, Allah'ın peygamberlerine verdiği mûcizeler gölgelenmek istenmiştir. (4)

 

 

 

Tevrât’ın Tahrifi

Bugün elimizde bulunan Tevrat’ın tahrif edildiğine dair deliller pek çoktur. Hz. Mûsâ’nın levhalar şeklinde aldığı ve yahûdilere dikte ettirdiği Tevrat, bugün elimizde bulunan Tevrat’ın aynısı değildir.

Tevrat, Hz. Mûsâ’ya indiği halde, bugün elimizde bulunan Tevrat, Hz. Mûsâ’nın mezarından bahsetmekte, hatta Hz. Mûsa’nın mezarının kaybolduğundan söz etmektedir. Tevrat’ın bu konudaki ifadeleri aynen şöyledir: “Ve Rabbin sözüne göre, Rabbin kulu Mûsâ orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü. Fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Mûsâ öldüğü zaman yüz yirmi yaşında idi; gözü zayıflamadı ve kuvveti eksilmedi. Ve İsrâiloğulları Moab ovasında otuz gün Mûsâ’ya ağladılar. Ve Mûsâ için yas ağlama günleri tamam oldu.” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye 34/5-8)

Bu ifadelerin sonradan Tevrat’a ilâve edildiği açıktır. Halbuki Tevrat’tanmış gibi nakledilmektedir. Tevrat’a bu tür ilâvelerin sonradan sokuşturulduğuna dair bir mâlumat bulunmadığına göre, başka ilâve ya da çıkarmaların bulunmadığından nasıl emin olabiliriz? Bugün elimizde bulunan Tevrat’ın ifade üslûbundan da tahrif edilmiş olduğunu anlıyoruz. Meselâ Tevrat’ın birçok yerinde “Rab, Mûsâ’ya şöyle şöyle yapmasını söyledi” denilmektedir. Belli ki vakaları nakleden üçüncü bir şahıs vardır. Bu nakilleri kimin yaptığı da Tevrat’ta zikredilmemektedir.

Yine Tevrat’ta Allah’ın Âdem’i yaratmaktan dolayı pişmanlık duyduğu anlatılmaktadır (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 6/6-7). Oysa pişmanlık, gelecekte ne vuku bulacağını bilmeyen ya da hevâsına hâkim olamayıp sonradan tasvip etmeyeceği şeyleri yapan hakkında sözkonusu olabilir. Bugün elimizde bulunan Tevrat, Allah’ı bir insan şeklinde nitelemektedir. Meselâ mevcut Tevrat’a göre güya Allah Teâlâ Hz. Mûsâ’ya bir ev yapmasını emretmiş ve Allah’ın kendisi de o evde onlarla beraber oturacakmış. Hz. Mûsâ Allah’ın emrettiği şekilde o evi inşâ etttirmiş, Allah da gelip İsrâiloğullarıyla birlikte o evde oturmuş (Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 25 ve devamı). Allah’ı bir insan şeklinde niteleme Tevrat’ın birçok yerinde vardır. Meselâ Âdem kıssasında şöyle denilmektedir: “Ve günün serinliğinde bahçede gezmekte olan Allah’ın sesini işittiler ve adamla karısı Rab Allah’ın yüzünden bahçenin ağaçları arasına gizlendiler. Ve Rab Allah adama seslenip ona dedi: Neredesin? Ve o dedi: Senin sesini bahçede işittim ve korktum, çünkü ben çıplaktım ve gizlendim. Ve dedi: Çıplak olduğunu sana kim bildirdi? Ondan yeme diye sana emrettiğim ağaçtan yedin mi?” (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2/8-11). Burada anlatılanlara göre Allah, Âdem’in yaptıklarından haberdar değildir. Günün serinliğinde bahçede gezinirken(!) olaydan haberdar olmuştur!

Mevcut Tevrat’a göre Hz. Yakup Allah’la güreşmiş ve uzun müddet süren bu güreş sonucunda Allah’ı yenmiştir (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 32/221-32). Tevrat’ın peygamberlere bakışı da sağlıklı bir bakış değildir. Elimizdeki Tevrat’a göre Hz. Lût iki kızıyla zinâ etmiştir (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 19/30-38). Yahûdilerin kutsal saydıkları diğer kitaplarda da peygamberler hakkında bu tür iftirâlar vardır. “İkinci Samuel” isimli kitaplarında Hz. Dâvud’un, bir komutanın karısına âşık olduğu ve bu komutanı savaşa göndererek ölümüne sebep olduğu, öldürülmesinden sonra da karısıyla evlendiği anlatılmaktadır (Kitab-ı Mukaddes, II. Samuel, 11/2-27).

Tevrat’tan yapmış olduğumuz bu nakiller, bugün elimizde bulunan Tevrat’ın ilâve ve tahriflerle dolu olduğunu açıkça göstermektedir. İsrâiloğullarının kitaplarını tahrif ettiğini bizzat Tevrat'ın kendisi itiraf ederek, Yeremya peygamberin dilinden şöyle söyler: "Allah'ımızın sözlerini değiştirdiniz." (Yeremya, 23/36)

“Vay haline o kimselerin ki, Kitabı elleriyle yazıp az bir paraya satmak için, ‘bu Allah katındandır’ derler. Ellerinin yazdığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay hallerine onların!” (2/Bakara, 79)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Kur’an’ın kendinden önceki kitapları doğrulaması, bugün elimizde mevcut olan Tevrat ve İncil’i doğrulaması anlamına gelemez. Kaldı ki, bu halleriyle onları doğrulaması bile, onların bugün de geçerli oldukları ve onlarla amel edenlerin kurtuluşa erecekleri demek değildir. Çünkü geçmiş kitaplar, dönemlerini doldurmuş ve Kur’an’la yürürlükten kaldırılmışlardır. (5)

 

 

 

Bugünkü Tevrat ve İncil’e Uymanın Hükmü

Tevrat ve İncil tahrif edildiklerine göre Kur’ân-ı Kerim’in, yahûdilerin kendi aralarında Tevrat’la hükmetmelerini istemesini nasıl izah edebiliriz? Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra (senin verdiğin hüküm, işlerine gelmeyince) dönüyorlar?” (5/Mâide, 43). Hıristiyanlar hakkında da şöyle buyruluyor: “İncil sahipleri Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler fâsıkların ta kendisidir (onlar yoldan çıkmışlardır).” (5/Mâide, 47). Bu ifâdeler, ne Tevrat ve İncil’in tahrif edilmediklerini ve ne de onlarla amel edenlerin ebedî kurtuluşa ereceklerini gösterir.

Âyetleri siyâkı içerisinde değerlendirmemiz gerekir. Bu âyetlerden önceki âyetlerde yahûdilerden samimiyetsiz bazı kimselerin muhâkeme olmak üzere Peygamberimiz’e mürâcaat etme isteğinde olduklarından bahsedilir. Bunlara yine yahûdilerden birtakım telkinlerde bulunanlar vardır: “Muhammed size şöyle derse hükmünü kabul edin, değilse hükmünü kabul etmeyin” diye. Yüce Allah onların samimi olmadıklarını vurguladıktan sonra Peygamberimizi, onları muhâkeme etme konusunda serbest bırakmaktadır: “İstersen aralarında hükmeder, istersen hükmetmezsin. Ama hükmedecek olursan adâletle hükmet” demektedir.

Yukarıya alıntıladığımız âyetlerden şu anlaşılıyor: Yahûdilerle ilgili olanında hüküm konusunda tereddütleri var; istedikleri şekilde hükmedersen kabul edecekler, değilse kabul etmeyecekler. Yahûdi olduklarına göre kendi kitaplarına uysunlar, onunla hükmetsinler. Ama, aslında onlar ona da samimi inanmıyorlar ya!

Görüldüğü gibi âyet özel bir durumu anlatmaktadır. Muhâkeme olmak üzere geldikleri meseleyle ilgili Tevrat’taki hüküm, tahrif edilmemiş hükümlerdendir. Âyet bu özel durumu anlatmakla birlikte, her zaman geçerli olan hukukî bir kaideyi de sözkonusu etmektedir. Şöyle ki: İslâm’ın hâkim olduğu bölgelerde yaşayan yahûdi ve hıristiyanlar, kendi aralarında cereyan eden meselelerde, dilerlerse müslüman mahkemelere mürâcaat eder ve İslâmî hükümlerle muhâkeme olurlar; dilerlerse kendi kitaplarıyla, yani Tevrat ve İncil’le muhâkeme olurlar. Bu, onların tabiî bir hakkıdır. Yalnız bu konuda değil; diğer hususlarda da Kur’an, “insan haklarını” gözetir. Değişik inanç sahiplerine baskı yapmaz. Kendi aralarında inançları uyarınca muhâkeme olmalarına müsâade eder.

Hıristiyanların İncil ile hükmetmelerini bildiren âyet de, aynı şekilde hıristiyanların kendi aralarında İncil ile muhâkeme olmalarına müsâadenin bulunduğunu, bunun, onların tabiî bir hakkı olduğunu bildirmektedir. İslâm, inanç konusunda kimseyi zorlamaz. Zor kullanarak “şu dini terkedip şuna uyacaksın!” demez. Tanıdığı bu inanç hürriyetinin bir gereği olarak da, her din mensubunu, kendi dininin emir ve yasaklarına uymakta serbest bırakır, hatta kendi dinine göre muhâkeme olmak isterse bu konuda ona yardımcı olur. Değilse, inanç hürriyetinin bir anlamı kalmaz.

Eğer bu âyetler, mevcut Tevrat ya da İncil’e uymanın Allah’ın bir emri olduğunu ve onlara uymanın ebedî kurtuluşu sağlayacağını anlatmış olsaydı, Peygamberimiz (s.a.s.) hıristiyan ve yahûdileri İslâm’a dâvet etmezdi. Tevrat ve İncil tahrife uğramamış olsalardı, yine onlara uymak ebedî kurtuluşu sağlamazdı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, senden önce de rasuller/elçiler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir âyet (mûcize) getiremezdi. Her ecelin kitabı vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ummu’l-Kitab O’nun katındadır.” (13/Ra’d, 38-39)

“Her ecelin kitabı vardır.” Yani her dönem için bir şeriat vardır. O dönemde o şeriatın hükümleri geçerlidir ve o dönemde o şeriate uyma zorunluluğu vardır. O dönem geçtikten sonra Allah o şeriatı yürürlükten kaldırır ve başkasını onun yerine yürürlüğe koyar. Peygamberimiz Muhammed (s.a.s.)’in gelişinden sonraki dönem, artık Kur’an’ın dönemidir. Diğer kitaplar ecellerini doldurmuş ve yürürlükten kaldırılmışlardır. Ayrıca, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i peygamber olarak kabul edip onun getirdiklerine uymak, Tevrat’ın da İncil’in de emirlerinin bir gereğidir. Çünkü her iki kitap da Hz. Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini haber vermişlerdir.

Tevrat’ın Tesniye bölümünde şöyle denilmektedir: “Onlar için kardeşleri arasında senin gibi peygamber çıkaracağım; ve sözlerimi onun ağzına koyacağım, ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek. Ve vâki olacak ki, benim ismimle söyleyeceği sözlerimi dinlemeyecek adamdan ben intikam alacağım. O peygamber benim ona emretmediğim hiçbir sözü kendiliğinden söylemeyecektir. Çünkü böyle bir davranışın ne kadar ağır olduğunu o peygamber kesin olarak bilir.” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18/18-20). Yine aynı bölümde şöyle denilmektedir: “Beni ilâh olmayan şeylerle kıskandırmak ve aslı astarı olmayan şeylere tapmakla öfkelendirmek istediler. Ben de kavimlerinden olmayan câhil bir kavimden çıkarıp göndereceğimle onları öfkelendireceğim.” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 32/21). Bu câhil kavim Araplardır. Çünkü o zaman Araplar en bilgisiz, en iptidâî bir kavimdi. Şeriat ve medeniyet hakkında bilgileri yoktu. Yahûdiler onlara ümmî, yani okuma yazma bilmez câhil kavim ismini vermişlerdi.

Hz. İsa (a.s.) da, Tevrat’ta kendisinin zikredildiğinden bahsederek Tevrat’a inananların kendisine uymaları gerektiğini söylemiştir. Yuhanna İncil’inde şöyle denilmektedir: “Sanmayın ki Pederin önünde sizi suçlayacak benim; sizi suçlayacak olan, kendisine umudunuzu bağlamış olduğunuz Mûsâ’dır. Eğer siz Mûsâ’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz; çünkü o benim hakkımda yazmıştır. Fakat onun yazdıklarına iman etmezseniz, benim sözlerime nasıl iman edeceksiniz?” (Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna İncili, 5/45-47)

Aynı şekilde Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de Hz. İsa (a.s.) tarafından müjdelenmiştir. Yuhanna İncilinde Hz. İsa’nın şöyle dediği nakledilmektedir: “Fakat şimdi beni gönderene gidiyorum ve aranızda hiç biriniz bana: Nereye gidiyorsun? diye sormuyor. Bunları size söylediğim için kalbinizi keder kapladı. Bununla beraber size gerçeği söylüyorum: Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmezsem size yardımcı gelmeyecektir, ama gidersem onu size göndereceğim. O gelince günah, doğruluk ve yargı konusunda dünyayı ikna edecektir.” (Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna İncili, 14/415-16). Başka bir yerde de şöyle demektedir: “Beni seviyorsanız emirlerimi yerine getirirsiniz. Ben de Pedere yalvaracağım; o size, ebediyete kadar sizinle kalacak bir yardımcı verecektir.” (Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna İncili, 16/5-8)

Görüldüğü gibi gerek Tevrat, gerekse İncil Peygamberimiz Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini haber vermiştir. O halde Hz. Muhammed’i peygamber olarak bilmek ve tebliğ ettiklerine uymak, Tevrat ve İncil’in de âmir hükümleridir. Burada şöyle bir itiraz akla gelebilir: “Siz hem Tevrat ve İncil’in tahrif edildiklerini söylüyorsunuz, hem de mevcut Tevrat ve İncillerden nakiller yaparak birtakım sonuçlara varmak istiyorsunuz. Bu bir çelişki değil midir?” Biz, bu kitapların tahrif edildiklerini söylerken baştan sona tahrif edildiklerini, tamamen uydurma mahsûlü olduklarını söylemiyoruz. Hele bu kitaplarda anlatılanları Kur’an da doğruluyorsa mesele tamamen değişir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim de Hz. Muhammed’in geçmiş kitaplarda müjdelendiğini, Ehl-i Kitab’ın, gerçekte Hz. Muhammed’in bir peygamber olduğunu bildiklerini haber vermektedir: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizlerler.” (2/Bakara, 146)

O halde Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğine inanmak, Tevrat ve İncil’in de bir emridir. Ancak Ehl-i Kitab’ın, “Muhammed’in bir peygamber olduğunu kabul ediyoruz” deyip Tevrat ve İncillere uymaya devam etmeleri onlar için ebedî kurtuluşu sağlamaz. Bazıları Bakara Sûresindeki: “İman edenlerle yahûdiler, hıristiyanlar ve sabiîler (bunlardan) her kim, Allah’a ve âhiret gününe inanır, sâlih amel işlerse elbette onlara, Rableri katında mükâfat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/Bakara, 62) âyetini delil göstererek yahûdiler Tevrat’la, hıristiyanlar da İncil’le amel ederlerse ebedî kurtuluşu yani cenneti hak edeceklerini söylerler. Derler ki: Âyette üç unsur zikredilmiştir: Allah’a iman, âhirete iman ve bir de sâlih amel. Kim zikredilen bu üç hususu kendinde bir araya getirirse ebedî kurtuluşu hak etmiştir. Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Kur’an’dan bir âyet alıp Kur’an’ın o konuyla ilgili diğer âyetlerini hesaba katmadan sonuca varmak doğru değildir. Sağlıklı bir sonuca varabilmek için konuyla ilgili diğer âyetler de hesaba katılmalıdır. Olur ki bir âyette meselenin bazı unsurları zikredilmiş, diğer bir âyet veya âyetlerde ise meselenin diğer unsurları zikredilmiştir. Meselâ, “Ey iman edenler; Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyâmet gününü inkâr ederse tam mânâsıyla sapıtmıştır.” (4/Nisâ, 136) âyeti, yukarıdaki âyette söz konusu edilen iman unsurlarına yenilerini ilâve etmektedir.

O halde yukarıdaki âyet, konuyla ilgili unsurlardan sadece bazılarını ihtivâ etmektedir. Eğer bu konuda bir sonuca varmak istiyorsak, konuyla ilgili bütün âyetleri, Kur’an’ın bütünlüğü ve sistematiği içerisinde ele almalıyız. Yüce Allah, Ehl-i Kitab’tan bahisle şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse, mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir.” (2/Bakara, 137). Bu âyetten de anlaşıldığı gibi Ehl-i Kitab olsun, başkaları olsun, ebedî kurtuluşa ermeleri için, Kur’an’da anlatılanların tamamına iman etmeleri gerekir. Muhammed (s.a.s.), insanlığın tamamına gönderilmiş bir peygamberdir. İnanılacak şeyler konusunda getirdiklerine iman etmek zorunlu olduğu gibi, diğer hususlarda getirdiği tâlimâtlara da uymak gerekir. Yüce Allah, Ehl-i Kitab’a hitâben şöyle buyurmaktadır: “De ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah’ın rasûlüyüm/elçisiyim. Ondan başka ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmî Rasûlüne, Allah’a ve O’nun kelimelerine gönülden iman eden Rasûlüne iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulasınız.” (7/A’râf, 158)

O halde yahûdi ve hıristiyanların nazarî olarak Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmaları onları kurtarmaz; doğru yolda olabilmeleri için ona tâbi olmaları gerekir. Başka bir âyette de şöyle buyrulmaktadır: “Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur’an) okunduğu zaman, ‘ona iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik’ derler. İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki defa verilecektir.” (28/Kasas, 52-54). Mevcut Ehl-i Kitab’tan kurtuluşa erecek olanlar, işte bunlardır; Kur’an’a iman eden ve onun tebliğâtıyla amel edenlerdir.

Görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri âyet, yahûdi ve hıristiyanların kendi kitaplarıyla amel ettikleri takdirde kurtuluşa ereceklerini söylemiyor. Tevbe kapısının onlar için de açık olduğunu belirtiyor; Allah’a ve âhiret gününe samimi olarak iman etmeye, sâlih amel işlemeye dâvet ediyor. Böyle davrandıkları takdirde cennete gireceklerini söylüyor. Ancak Allah’a iman, O’nun indirdiği Kur’an’a, gönderdiği peygambere iman etmeyi ve getirdiği tâlimâta göre amel etmeyi de gerektirir.

Muhammed (s.a.s.)’in gelişiyle önceki dinlerin hükmü artık kalkmıştır ve kurtuluş yolu, onun tebliğ ettiği İslâm dinidir: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır.” (3/Âl-i İmrân, 85). Âyet, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gelişinden sonra kabul edilecek dinin, sadece onun getirdiği tebliğattan oluşan din olduğunu anlatmaktadır. Çünkü âyet, Ehl-i Kitab’ın sapmalarını ve onları Muhammed (s.a.s.)’e inanmaya ve onun peşinden gitmeye dâveti konu alan Âl-i İmrân sûresinde geçmektedir. Sûrenin başından itibaren bu âyete gelinceye dek sûre tamamen Ehl-i Kitab’ı ilgilendirmektedir. Onların hak yoldan sapmaları anlatılmakta ve Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği dinin hak olduğu; ona tâbi olmaları gerektiği anlatılmaktadır. Sûrede, bu âyetten önce zikredilen ve konumuz açısından dikkat çeken iki âyet vardır. Bu âyetlerden birincisi: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (3/Âl-i İmrân, 31). Âyet, Ehl-i Kitab’a hitap etmekte ve Allah’ın sevgisini kazanabilmelerinin, ancak Muhammed (s.a.s.)’e tâbi olmalarıyla mümkün olacağını anlatmaktadır. Hz. Muhammed’e tâbi olmak, ona inanmanın yanı sıra tebliğatının tamamına uymayı da gerektirir.

İkinci âyet ise: “Allah, peygamberlerden söz almıştı: ‘Bakın, size kitap ve hikmeti verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdini üzerinize aldınız mı?’ demişti. ‘Kabul ettik’ dediler. ‘O halde şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım’ dedi.” (3/Âl-i İmrân, 81). Âyet, peygamberlerin dili üzere Ehl-i Kitab’tan söz alındığını; Muhammed (s.a.s.) geldiğinde ona tâbi olacaklarına ve ona destek olacaklarına dair söz vermiş sayıldıklarını anlatmaktadır. İşte kendilerinden alınan bu söz gereğince onlar, Muhammed (s.a.s.), peygamber olarak gönderildiğinde ona tâbi olmak ve onu desteklemek mecbûriyetindeler. Allah’a teslim olmanın gereği budur. Bu nedenle yukarıdaki âyette sözkonusu edilen ve kabul edilmesi gereken dinin İslâm olduğu söylenirken bununla kast edilen, Muhammed (s.a.s.)’in tebliğatından oluşan “İslâm dini”dir.

Günümüzde mevcut dinler arasında İslâm dini olarak isimlendirilebilecek tek din vardır ve o da Muhammed (s.a.s.)’in tebliğatının toplamıdır. “Bugün size dininizi ikmâl ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslâm’ı seçip râzı oldum.” (5/Mâide, 3) âyeti bu hususu açıkça ifâde etmektedir. Demek ki Kur’an’ın tebliğatı, daha önceki kitapların tebliğatını tamamlamakta ve daha önceki tebliğatlar İslâm olarak isimlendiriliyorsa da, bundan böyle tamamlanmış şekline İslâm denilecektir. Başka bir ifâdeyle önceki kitaplara kendi dönemlerinde onlara teslim olmak İslâm ise, Kur’an’ın inişinden sonra Kur’an’a teslim olmak İslâm’dır.

A’râf sûresinde de, kurtuluşa erecek Ehl-i Kitab’ın, Muhammed (s.a.s.)’e inanan, emrettiklerini emir, yasak ettiklerini de yasak bilen ve tüm hususlarda ona tâbi olanların olduğu açıkça anlatılmaktadır: “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o rasûle/elçiye, o ümmî peygambere (Muhammed’e) tâbi olurlar. O (peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nûra tâbi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (7/A’râf, 157)

Hz. Muhamed (s.a.s.) sadece müşrikleri değil; Ehl-i Kitab’ı da kendisine iman etmeye ve tebliğ ettikleriyle amel etmeye çağırmıştır. Hatta İslâm’a girmez, Muhammed (s.a.s.)’in tebliğatına uymazlarsa kendileriyle yapılacak savaş sonucunda cizye vermek mecbûriyetinde kalırlar: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” (9/Tevbe, 29)

Belli bir dönem için gönderilmiş olan kitaplar, dönemlerinin son bulmasıyla yürürlükten kalkarlar, yani nesholunurlar. Bu anlamda Kur’an, kendinden önceki kitapları neshetmiştir. Kur’an’ın, Tevrat ve İncil’i neshetmesi sözkonusu olmasaydı bile, bu kitaplar tahrife uğradıklarından onlarla amel etmek, mahzâ Allah’ın emirleriyle amel etmek anlamına gelmez.

Nesh, Kur’an’ın gönderilmesiyle gündeme gelmiş bir mesele değildir. Önceki şeriatler arasında da nesh sözkonusu olmuştur. Nitekim bazı emirlerin neshi, bugün elimizde bulunan Tevrat ve İncillerde de anlatılmaktadır. Neshin bedâ ile ilgisi yoktur. Allah katında önceden bilinen bir planlamadır.

Kur’an’ın kendinden önceki kitapları doğrulaması, onları neshetmediği anlamına gelmez. Bu kitapların asıllarının İlâhîliğini ve dönemlerinde geçerli olduklarını doğrulamak anlamına gelir. Günümüzde ebedî saâdete ermenin yolu, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e peygamber olarak inanmak ve tebliğatıyla amel etmekten geçer. Ayrıca bu tebliğata uymak, Tevrat ve İncil’e inanmanın da bir gereğidir. Çünkü her peygamber, kendinden sonra gelecek peygamberi müjdelemiş ve etbâına kendinden sonra gelecek peygambere tâbi olmalarını emretmiştir. (6)

 

 

 

Dini, Kutsal Kitabı Tahrif Sadece Eski Toplumlarla mı Sınırlıdır?

İsrâiloğullarının peygamberlerine Allah tarafından indirilen Tevrat'ı Kur'an tasdik eder. Tevrat'ı bir nur ve öğüt (21/Enbiyâ, 48), hidâyet kaynağı (17/İsrâ2), bir hidâyet ve rahmet (28/Kasas, 43) olarak vasıflandırır. Buna karşılık Kur'an, Tevrat'ın tahrif edildiğini de haber verir. Onlar Kitabı elleriyle yazıp 'bu Allah katındandır' diye yalan söylemektedirler (2/Bakara, 79). Allah'ın kelâmını değiştirmektedirler (2/Bakara, 59, 75). Kelimeleri konuldukları anlamlar-dan çıkarmaktadırlar (4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162). Vahyi gizlemektedirler (2/Bakara, 159, 174; 5/Mâide, 15; 6/En'am, 91). Vahyi ciddi muhafaza etmeyip unutulmaya terk etmektedirler (5/Mâide, 13-14).

İsrâiloğullarının kitaplarını tahrif ettiğini bizzat Tevrat'ın kendisi itiraf ederek, Yeremya peygamberin dilinden şöyle söyler: "Allah'ımızın sözlerini değiştirdiniz." (Yeremya, 23/36)

Tevrat'ın tahrif edildiğini anlamak için derin bir araştırma yapmaya ihtiyaç yoktur. Tevrat satırları arasında yapılacak kısa bir gezinti, bu kitabın tahrifine dair birçok örneği gözler önüne serecektir. Tevrat'ta Allah'a oğul isnâd edilir (Tekvin, 6/2; Mezmurlar, 2/7). Allah'ın, yiyip bitiren bir ateş olduğu ifade edilir (Tesniye, 4/24). Allah'a yorgunluk isnâd edilir (Tekvin, 2/2). Allah'ın, Hz. Yakub'la güreşip ona yenildiği gibi komik hikâyeler aktarılır (Tekvin, 32/28).

İftira edilen sadece Allah değildir. Onun peygamberleri de türlü iftiralara uğrar Tevrat'ta: Hz. Âdem, Allah'ın dilinden ilâhlaşmış biri gibi tanıtılarak hem Allah'a hem Âdem'e iftira edilir: "İşte Âdem iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden birisi gibi oldu." (Tekvin, 3/22-23). Hz. Nuh'a içki içiren kızlarının onunla zina ettikleri ve öz kızlarının bu peygamberden hamile kaldığı söylenir (Tekvin, 19/30-36). Yine aynı peygambere yapılan bir başka çirkin isnat da torunu Ken'an tarafından sarhoşken tecavüze uğradığıdır (Tekvin, 9/20-25). Hz. İbrahim de Tevrat'taki iftiralar-dan payını alır. Bu yüce peygamber, hanımı Sâra'yı kendi elleriyle Firavun'a peşkeş çeken biri olarak gösterilir (Tekvin, 12/14-19).

Hz. Yakub, Allah'a başkaldıran ve onu azarlayan biri olarak gösterilir (Sayılar, 11/10-15). Hz. Harun, Tevrat'a göre altın buzağı putunu yapıp buna tapılmasını emreden biridir (Çıkış, 32/1-5; 24, 35). Hz. Dâvud, Uriya adlı bir komutanının hanımıyla zina eden, ondan gayrı meşru çocuk sahibi olan ve onunla evlenmek için kocası Uriya'ya komplo kurarak öldürten bir zorba olarak takdim edilir (II. Samuel, 11/2-27). Hz. Süleyman, hanımlarından putperest olanların oyununa gelerek puta tapan biri olarak gösterilir (Krallar, 11/4). Yine aynı peygamberin ağzından şuh ve müstehcen şiirler verilir (Neşideler Neşidesi, 1/1-4).

İsrâiloğullarının peygamberlerine önce çamur atıp sonra onu kutsal kitaplarına geçirmele-rini Kur'an şiddetle yerer. Tevrat'ta yer alan peygamberlerden birçoğu Kur'an'da da yer alır. Ne ki, Kur'an, kendisinde adı geçen hiçbir peygamber hakkında onların peygamberlik şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayacak hiçbir rivayete yer vermez. Üstelik, tevrat'ta iftiraya uğrayan kimi isimleri de aklar. Bunlardan biri Tevrat'ta puta tapmakla itham edilen Hz. Hârun'dur. Kur'an, olayın doğrusunu vererek, Hz. Hârun'un putçu yahudilere engel olmaya kalktığını, lâkin buna güç yetiremediğini aktarır (7/A'râf, 150; 20/Tâhâ, 90-94). Tevrat'ta iftira edilip de Kur'an'ın akladığı İsrâiloğulları peygamberlerinden biri de Süleyman peygamberdir. Tahrif edilmiş Tevrat' ta sırf boy asabiyeti uğruna Hz. Süleyman, küfre düşen ve putperest olan biri olarak lanse edilir (I. Krallar, 11/5, 9). Kur'an ise, yahudilerin bu iftirasını "Onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular" diye reddederek Hz. Süleyman'ı "Süleyman kâfir olmadı, lâkin (onu tekfir eden) şeytanlar kâfir oldu" ifadesiyle aklar (2/Bakara, 102).

Ayrıca yaratılış kıssası, Âdem kıssası, Nuh kavmi ve kıssası, Lût kavmi ve kıssası, Kur'an'da, Tevrat'ta geçtiği gibi yalan yanlış değil; doğru ve nübüvvet makamına yakışmayacak isnat ve iftiralardan uzak bir biçimde anlatılır. Burada esas olan, asıl Tevrat'ta doğrusunun anlatıldığından kuşku duymadığımız peygamber kıssalarının niçin tahrif edildiği ve yahudileşen İsrâiloğullarının hayatlarına vâkıf oldukları kendi peygamberlerine böylesine iğrenç isnat ve iftiraları hangi sebeple yaptıklarıdır. Bu sebeplerden biri siyâsî idi: İsrâiloğulları âlimleri, uzun süren sürgün ve işgal yılları sırasında her türlü tecavüz ve ahlâksızlığın revaç bulduğu yahudi toplumunu kendilerine bağlayabilmek için böyle yalanlar uyduruyorlardı. Güya böylelikle zulme ve tecavüze uğramış toplumu teskin ederek millî bir görev icrâ ediyorlar ve toplumu moralize ediyorlardı. İkinci sebep ekonomik idi: İsrâiloğulları âlimleri aslî görevleri olan dini tebliğ etme vazifesini bırakıp işi yatırımcılığa, hatta halktan topladıkları parayla tefeciliğe dökmüşlerdi. Bu kötü alışkanlıklarından millî felâketler sırasında dahi vazgeçmiyorlardı. Bunun için halkın bozulan ahlâkını dine uydurmak yerine; dini tahrif ederek halka uyduruyorlardı. Sonuçta, ahlâksızlık yapan insanlara "bakın bunu yapan sadece siz değilsiniz, falan büyük, filân ulu kişi de böyle yapmış" yollu teselli metotları geliştiriyorlardı.

 

Bu tür bir tahrif yönteminin farklı bir biçimde günümüz İslâm toplumları arasında da revaçta olduğunu müşâhede ediyoruz. İlkesizliğin pençesinde olan kimi sorumsuz âlimler, ucuz bir popülizmi bayraklaştırıp halka ve yöneticilere şirin görünmek için dinin değişmez değerlerini zorluyorlar. En azından iyiliği yayma ve kötülüğe engel olma noktasında görevlerini tavsatıyorlar. Halkı dine uydurmak yerine; dini halka uyduruyorlar. Câhil yığınların önünde onlara kılavuzluk edecekleri yerde yığınların ardına takılıp sürüden biri haline geliyorlar.

Belki peygamberlerine yahûdileşen İsrâiloğulları gibi doğrudan iftira etmiyorlar, lâkin ne hayatlarıyla, ne davranışlarıyla ve ne de duygu ve düşünceleriyle peygamberi hatırlatan "örnek" olabiliyorlar. Aksine "örneği" unutturuyorlar. Dinin özünü değiştirip peygamberin hâtırasını tahrif ediyorlar. Böylece peygamberlerini mânen "öldürmüş" oluyorlar. Tabii bu da peygamberlere yapılabilecek dolaylı bir hakaret anlamına geliyor. Bir gün birileri çıkıp peygamberlerine ve onun yakınlarına en olmadık iftiraları yapıştırıp, ağza alınmayacak küfür ve ithamlarda bulununca, aynen İsrâiloğulları toplumu gibi "neme lazımcılıkla" sineye çekiyorlar.

Tevrat'ın tahriften korunamamasının temel sebebi, Allah'ın onu korumayı Benî İsrâil âlimlerine vermiş olmasıdır: "Rabbânîler ve ahbâr da Allah'ın kitabını korumakla görevlendiril-dikleri için, onu koruyup kolluyorlardı. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun da âyetlerimi basit bir ücret karşılığı satmayın. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir." (5/Mâide, 44). Ne ki, Allah'ın Tevrat'ı koruma işini kendilerine emanet ettiği İsrâil oğulları âlimleri Allah'tan korkmayıp emanete ihanet ettiler. Görevlerini yerine getirmediler. Allah'ın hükmü ile hükmetmediler. Dolayısıyla Allah'ın hükümleri ve o hükümlerin içinde yer aldığı vahiy unutuldu.

Mûsâ ümmetinin Tevrat'a yaptığının benzerini Muhmmed ümmeti de Kur'an'a yaptı. Onu taşıması ve iki ayaklı Kur'an olması gerekenler Allah'tan değil de, yöneticilerden korktukları için görevlerini ihmal ettiler. Toplum içerisinde hükmedilmek için indirilen âyetler, para karşılığı ölülere okunmaya, muskalar yazılmaya, anma günlerinde "müsekkin" olarak kullanılmaya başlandı. Ümmet-i Muhammed, ümmet-i Mûsâ gibi yahûdileşme temâyülüne kapılsa da, Kur'an'ın metni, Tevrat gibi tahrif edilemedi. Çünkü bu iki kitap arasında bir fark vardı. Allah Tevrat'ın korunmasını daha önce verdiğimiz âyette görüldüğü üzere İsrâiloğulları âlimlerine tevdi etmişken, Kur'an'ın korunmasını bu ümmetin âlimlerine bırakmayıp bizzat kendisi üstlenmişti: "Elbette Biz, Biz indirdik Zikr'i (Kur'an'ı) ve elbette onu koruyacak olan da Biziz." (15/Hicr, 9).

Kur'an, Tevrat'ın tahrifini ifade ederken, tahrifin hangi şekillerde yapıldığını farklı kavram ve terimlerle ifade eder:

a- Tahrif yoluyla: Tahrif, "geri dönmek, yolu değiştirmek, yoldan çıkmak, bozmak, eğilmek, ayağı kaymak" anlamlarına gelir. Kur'an'da hepsi de yahudileşenler için kullanılır: "Allah'ın kelâmını kökünden bozup değiştiriyorlar." (2/Bakara, 75) "Kelimeleri konuldukları mânâdan çıkarıyorlar." (4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41)

Tahrifin bu çeşidini yahûdiler sık sık yapıyorlardı. Kur'an'dan öğrendiğimize göre, Rasulullah'a gelip "bizi dinle" diyorlar, hemen arkasından da "dinlemez olasıca" gibi hakaret ifadesini ekliyebiliyorlardı (4/Nisâ, 46). "Bizi gözet, kolla" manasına gelen "râınâ" ifadesini, dillerini ayın harfinde kırarak çobanımız anlamında "raînâ"ya çeviriyorlardı (2/Bakara, 104). "Hıtta" yani, "Ya Rabbi bizi affet" demeleri gerekirken, "buğday" anlamına gelen "hınta" dedik-leri de bu örnekler arasındadır (Buhâri, Tefsir 4; Müslim, Tefsir 54/1). Peygamberimiz dönemin-de Medine yahudileri de bu tahrifi gündelik hayatlarında bile yapıyorlardı. Hz. Âişe'nin şahid olduğu bir olaydan öğreniyoruz ki, onlar Rasülullah'a verdikleri selâmda dahi tahrifat yaparak "es-selâmu aleyküm" yerine "es-sâmu aleyküm" (kahrol) kelimesini geveliyorlardı (Buhâri, Edeb 35; Müslim, Selâm 8, 10-12).

Bazı müslüman âlimlerin kelimeleri ve harfleri değiştirerek yaptıkları tahrife ilginç bir örnek verelim: "De ki, ben de yalnızca sizin gibi bir insanım" (18/Kehf, 110) âyetindeki "innemâ" daki "mâ"ya olumsuz anlam vererek, âyeti "De ki, ben sizler gibi (sıradan) bir insan değilim" gibi tam tersi bir mânâya tahrif etmişlerdir (Mevdûdi, Tefhîmu'l-Kur'an, I/239). Kur'an-ı Kerim'in, "De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım..." (39/Zümer, 53) âyetini bazı art niyetli kişiler hayret verici bir şekilde yorumlamışlar, tahrife girişmek istemişlerdir. Onlara göre Allah Teâla, Peygamberine insanlara, "Ey kullarım" demesini emretmiştir. Yeni -hâşâ- insanlar Hz. Peygamber'in kulları haline getirilmiştir. Buna tevil değil, açıkça Kur'an'ı tahrif etmek denir. Bu gibilere belki bazı cahiller hayran kalabilirler. Böyle bir tevilin kabulü, Kur'an'ın bütünüyle çelişkili olduğu anlamına gelir. Çünkü Kur'an başından sonuna kadar, yalnızca Allah'a kulluktan söz etmiş, Hz. Muhammed'in Rab değil kul olduğunu özellikle vurgulamıştır (Mevdudi, Tefhîmu’l-Kur’an, V/114). İlginç olan da şudur ki, Kur'an'ın anlamında bu açık tahrifi yapanlar, Hz. Peygamber'i yüceltme adına bu cinâyeti işliyorlardı.

b- Tebdil yoluyla: Değiştirerek tahrif etmek mânâsına gelen tebdil, Kur'an'da iki yerde geçer: "Onu kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler." (2/Bakara, 59). "Kelâmı, kendilerine söylenmeyen bir lâfla değiştirdiler." (7/A'râf, 162).

Bu tip tahrif Kur'an'da görülmez. Ancak aynı tipte tahrif, aynı gerekçelerle hadis külliyatında çok görülür. Açıklama ve şerhlerin sonradan hadisin metnine dâhil edildiğinin sayısız örnekleri vardır. Bu türden rivâyetlere hadis ilminde "müdrec" denir. Bazılarınca tek lafzî mütevâtir olarak anılan "Kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." hadisine belki de öncekilerin tefsir olarak düştüğü "müteammiden (kasıtlı olarak)" notunun, sonradan metne eklenmesi bunun en çarpıcı örneğidir.

c- Gizleme yoluyla: İsrâiloğulları Hz. Mûsâ'ya indirilen kitabın çoğunu gizliyorlardı (6/En'am, 91). Kitaptaki delilleri ve hidâyeti gizliyorlardı (2/Bakara, 159, 174). Kitap ehlinin gizlediği ilâhî bilgilerden birçok şeyi Kur'an açıklıyordu (5/Mâide, 15). Bile bile gerçeği gizliyorlardı (3/Âl-i İmran, 71).

d- Unutma yoluyla: Kendilerine gönderilen vahiyle hükmetmeyip onu unutulmaya terkediyorlardı. "Uyarıldıkları şeyden bir payı unuttular." (5/Mâide, 13)

e- Uydurma yoluyla: Uydurdukları yalanları, ya da tefsirleri bir müddet sonra Kitab'ın metnine ilâve ediyorlar, sonraki kuşaklar onu da Kitab'ın metninden zannediyorlardı. Her tahrif, "tahlit"i (karıştırma) beraberinde getiriyordu. Kur'an buna dikkat çeker: "Ey ehl-i kitab, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?" (3/Al-i İmran, 71)

Aynı tip tahrifi müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah'ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas ettiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivâyetleri en güvenilir kitaplarına (tefsirlerine, hadis kitaplarına) aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların elinde İslâm'a karşı kullanacakları birer koza dönüşecek "Garânik" türü rivâyetlerle doldurdular kitaplarını.

Nâsih-mensûh ile ilgili tuhaf ve Kur'an'dan şüphe uyandıracak rivâyetlerle, tefsir ve te'vil adı altında nice tahrifat içinde Kur'an'a yaklaşımlar söz konusudur.

Müslüman İsrâiloğullarının yahudileşme alâmetleri, ümmet-i Muhammed içerisinde de tezâhür etmiştir. Bunların başında din âlimlerinin Kitab'ı birtakım gerekçelerle keyfî yoruma tâbi tutmaları gelmektedir. Bu eğilimin günümüzdeki temsilcileri, Allah'ın hükmüyle hükmetmemek, faiz, zina, içki, piyango, heykel ve tesettür gibi konularda tam bir yahudileşme temayülü sergilemektedirler. Özellikle Bel'am kılıklı âlim müsveddeleri âyetleri işine geldiği gibi yorumlayarak tahrif etmeye çalışmaktadırlar.

"Yoksa, siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" (2/Bakara, 85) Ümmet-i Muhammed, özellikle nesh konusunda İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa düştü. Kur'an'ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir âyet yoktur. Şeriatların maksatlarından biri olan "tedrîcilik" sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir. Lâkin, Hz. Peygamber'den Kur'an'da metni bulunan hiçbir âyet için "bu âyet mensuhtur" biçiminde sahih bir rivâyet gelmemiştir. Ayrıca, mensuh olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri bir tek âyet yoktur.

Sünnetin tahrifi ve İsrâiliyât (hem yahudi ve hıristiyan kaynaklarından ve hem de modern hurâfeler/çağdaş İsrâiliyat) tahrif ve tahripleri insanımızın zihinlerini ve gönüllerini allak bullak etmeye yetmiştir. Çağdaş tahrif akımlarından Bahâilik, Kadıyanilik, Hurufîlik, Ebcedcilik, Cifircilik, Ondokuzculuk, İskender-i Ekber taraftarları, devlet âlimi (kapıkulu ulemâsı) olan Bel'amlar, modernist muharrifler (reformcular) ve daha niceleri sayılabilir. (7)

 

Yahudileşme temâyülü, yahudilerden daha tehlikelidir. Çünkü bu ümmet, yahudileşmek-ten korunabilirse, yahudilerle baş edebilir. Birkaç milyon nüfusla 250 milyonluk Amerika'yı, dolayısıyla dünyayı yöneten yahudilerden daha korkunç olanı, bu ümmetin yahudileşmesidir. Bu ümmet, öncelikle yahudilerle değil; yahudileşmeyle mücadele etmelidir. Bugün, kendi nefislerimizde olan "yahudileşme temâyülü" sonucunda ümmet olarak geldiğimiz vahim nokta ortada. Ümmetin kıyameti, yahudileşme sonucunda koptu. Ümmet coğrafyasının çeşitli bölgelerinden gelen feryatlar, bunun acı habercisi. Her kıyamete bir yeniden diriliş gerek. Eğer nefislerimizde olan "yahudileşme temâyülü"nü frenler, onu "müslümanlaşma temâyülü"ne dönüştürebilirsek, o zaman çölde âvâre kasnakçasına dönüp duran İsrâiloğulları gibi sıkıştığımız şu zaman çölünden "çıkış"a kadir olup, "arz-ı mev'ûd"a değil ama Kur'an'da va'dedilen "nasr-ı mev'ûd"a ulaşabiliriz. (8)

Yahudilerden mü'min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık "yahudi(leşmiş)" bir kimsedir. Kendisiyle münâfık (itikadî anlamda) alâmeti bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir yahudi olurlar. Yoksa, yaratılış ve ırk olarak yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi Kur'an'ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur'an'da ifadesini bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani ırk olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.

Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur'an'da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün "müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, ilâhî adaletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil'leşmek de mümkündür. Bu tercih, mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyameti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan. "Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca dalâlette olan kimseler size zarar veremez." (5/Nisâ, 105). Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.

"Ey iman edenler, iman edin!" (4/Nisâ, 136) Gâvurlaşmaya, yahudileşmeye, maymunlaşmaya giden yolu bırakıp, kendilerine nimet verilen peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin yolunu takip edenlere ne mutlu!

 

 

Tefsirlerden İktibaslar

 

Ey Muhammed! Allah, sana Kur’an'ı kendisinden önce indirilen Tevrat, Zebur, İncil, Mûsâ ve İsa’nın sahifelerinin Allah katından geldiğini doğrulayıcı olmak üzere açık ve nihai delil ile kısım kısım indirdi. Tevrat ve İncil’i ise bir bütün olarak indirmişti. Tevrat ve İncil sonradan tahrif edildikleri için şu anki nüshalarında birçok şirk unsuru içermektedir. Günümüzdeki Tevrat, Buhtu’n-Nasır’ın Yahudileri yenip köle edinmesinden sonra yazılmıştır. İncil ise İsa’nın hayatı ve öğütlerini anlatan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adlı dört kitap ile Pavlos, Petrus, Yuhanna ve Yakub’un Mektupları ve Yuhanna’nın rüyalarından oluşan ve Ahd-i Cedid denilen bir kitapta toplanmıştır.

 

Tevrat ve İncil, Kur’anı’ın indirilmesinden önce insanlar için bir hidayet rehberi idiler. Allah, insanlara doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti verdi ve onlara birçok kitap ve sahifeler indirdi. Allah’ın insanlığa gönderdiği ve hükmü kıyâmete kadar bâkî kalacak kitap, hakkı bâtıldan ayıran Kur’an’dır. Doğrusu Allah'ın apaçık âyetlerini inkâr eden kimseler var ya, onlar için çok şiddetli ve sürekli bir azap vardır. Şüphesiz Allah gâlip ve güçlü olan, her şeyi yenen, hiçbir şeye yenilmeyen, suçlulara lâyık olduğu cezayı verendir.

Elmalılı diyor ki: “Ey Muhammed! Allah, sana bu kitabı, hak ve hukuk sebebiyle, hak ve hakikati içermiş olarak, önündekileri tasdik etmek üzere hakikatin gereklerine ve olayların akış şekline göre peyderpey indirmektedir. Ve bundan önce indirilenler arasında bilhassa Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti. Bunların hepsi insanlara hidâyet içindir.” Böyle buyurmakla İlâhî gözetim ve yönetim altında Rablığın kanunlarına uygun olarak peygamberliğin tekâmülünü ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğinin ilk defa ortaya çıkan bir peygamberlik olmadığını ve Kur'ân'ın hakikati tasdik olunmayınca önceki kitapların da hakkıyla anlaşılıp tasdik edilemeyeceğini, bundan dolayı da Hz. Muhammed'in peygamberliği tasdik edilmedikçe önceki peygamberlerin de hakkıyla anlaşılıp tasdikine bir delil ve şâhit bulunamayacağını, o zaman da insanların dalâlet ve sapıklık içinde kalacağını göstermiş, Kur'ân'ın ve Hz. Peygamber'in mûcizelerinin bu anlamda hakem rolünü üstlenmiş olduğunu açıkça bildirmek için de bu hükmü “O, Furkan'ı da indirdi” kısmı ile nass olarak karara bağlamıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'in, daha önceki kitapları ve gelmiş geçmiş bütün peygamberleri tasdik edişi, çeşitli yönlerden gerçekleşmiştir:

Birincisi: Önceki kitaplar ve daha evvel gelmiş olan peygamberler, ileride büyük bir peygamberin geleceğini haber veriyor ve vaad ediyorlardı. Kendi irşadlarını ilerideki böyle bir kemâl hedefine yöneltmiş olduklarından, Kur'ân ve Hz. Muhammed'in peygamberliği ortaya çıksaydı, onlar bâtıl bir fikir veya hayal üzerine kurulu anlamsız bir ideoloji üzerinde yürümüş olurlardı. Hatta boş vaatlerle halkı kandıran, yalan ve yanlış fikirlerle insanları oyalayan, aldatan yalancılar durumuna düşerlerdi. Kur'ân'ın gelmesiyledir ki, daha önceki devirlerde bir ideoloji halinde yayılmış olan bu gayb haberlerinin, ancak bu sâyede bir vahiy haberi ve Allah'dan gelen bir hak bilgi olduğu gerçekleşmiştir. Ve böylece Kur'ân, yalnızca Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini değil, bunun içinde zımnen bütün önceki peygamberlerin peygamberliğini de tasdik ve isbat eden bir furkan-ı mübîn olmuş ve Allah'ın bütün kitapları, bütün peygamberleri arasında karşılıklı olarak birbirlerini tasdik ettikleri ve birbirlerine şehâdet getirdikleri konusunda bir tekâmül ve işbirliği, bir dayanışma bulunduğu kurumlaşmıştır. Ve hepsinin başında "Allah onlardan bir kısmına yüce dereceler vermiştir." (2/Bakara, 253) âyetinin delâletince peygamberlerin sonuncusunu tâyin eden bir ilâhî ferman şeklinde gelmiştir ki, Bakara Sûresi'nin birinci cüzünde tasdikin en çok bu anlamı, bu yönü üzerinde durulmuştur.

İkincisi: Kur'an, önceki kitapların iman ve Allah'ın birliğine dâvet eden, adâleti ve ihsânı emreden, peygamberlerin ve eski ümmetlerin yaşayış ve tarihlerinin, haber ve eserlerinin başka başka olmasıyla değişmeyecek olan temel hükümler gibi muhkem ilkelerini güçlendirerek ve genişleterek yeni baştan yürürlüğe koymuş ve hikmet-i teşriî gereğince zamanların ve mekânların ve yükümlü milletlerin özelliklerine uygun düşecek şekilde hak ve hayır açısından onların işlerine yarayacak hükümleri ve şer'î ayrıntıları yeniden tanzim ve ta'dil ederek hak dini, bütün zaman ve mekânlarda ve bilcümle ümmet ve toplumların hayatında geçerliliğini sağlayan geniş kapsamlı bir teşrî ilmi de öğretmiştir. Böylece ilâhî kitapları öncekinden sonrakine aralıksız olarak birbirlerinin tasdikinden ve yürürlük alanından geçirerek süzmek sûretiyle hepsinin doğru ilkelerini hakkıyla kendi uhdesine almış ve yüklenmiş bulunduğundan, önceki kitaplardan ve şerîatlardan Kur'ân'ın şehâdeti ile tasdik edilmedikçe ne peygamberliklerinde, ne de o kitapların delâletlerinde hak oldukları tasdik edilemez. Yani geçmiş devirlerde yaşamış olan önceki peygamberlere gönderilmiş olan ilâhi temyiz ve tefrik açısından son tasdik mercii Hatemü'l-enbiya Hz. Muhammed Mustafa ile Kur'ân-ı Hakim'in, muhkem âyetlerle ortaya konmuş hükümleridir. Bu mânâ, Fıkıh Usûlü ilminde şu teşriî kaidesi ile ifade olunur: "Bizden öncekilerin şerîatleri bizim de şerîatimizdir. Fakat Allah ve Rasûlü tarafından tasdik edilmiş olarak nakledilmek şartıyla."

Özetle; Allah, Furkanı da indirmiş, hakkı bâtıldan hayrı şerden ayırmış, yollarını, kanunlarını tâyin etmiş; alâmetler, işaretler, deliller, âyetler de ortaya koymuş, her birinin hükmünü, gerekli sonucunu başka başka yapmış, uygulamasını kendi gözetimi ve denetimi demek olan kayyûmiyetiyle irâdesi ve meşiyyeti altına almıştır. Bundan dolayı şüphesiz ki, böyle hakkı bâtıldan ayıran, temyiz edip ayıklayan ve hak yolu gösteren, aklî ve naklî delilleri içeren âyetleri, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, özellikle de Allah Teâlâ'nın birliğine ve münezzeh olan yüceliğine veya peygamberlerin ismet ve haysiyetine saldırıp hücuma geçen kâfirler de kesinkes şiddetli bir azâba mahkûmdurlar. Hakkı bâtıldan ayırt eden Allah, zillet şâibesinden münezzeh ve öyle yenilmez, öyle güçlü bir Allah'dır ki, O'nun dehşetli ve korkunç bir intikamı vardır. Emrini ve hükmünü mutlaka yürütür ve yerine getirir. İrâdesine karşı gelenleri, izzetinin hudûduna tecâvüz edenleri mutlaka tepeler, ezer. Hakkı aşağılamaya uğraşanlara bir müddet hilmiyle mühlet verse bile, bir gün gelir onları tuttukları bâtıl yolda akla hayale gelmez felâketlere uğratıp perişan eder. Hakka hayat tanımayanlara mutluluk vermez. Bire iki, üç, vara yok, yoğa var, olura olmaz, olmaza olur, doğruya eğri, eğriye doğru, iyiye kötü, kötüye iyi, hakka bâtıl, bâtıla hak, zulme adâlet, adâlete zulüm, cehle ilim, ilme cehâlet, nûra zulmet, zulmete nur diyenler bu yanlışlarının ve cürümlerinin cezasını herkesten önce kendileri çekerler ki, bütün bunlar Allah'ın intikamının eserleri demek olur. Tek ümit ve tek sığınak olan Allah'ın nimet ve rahmetine ermek için Allah'a doğru gitmelidir. Hak ve hakikatın kanunlarını tanımayanlar, rahmetin zıddı olan nıkmete ve gazâba mahkûm olurlar.

İzzet ise zilletin tamı tamına zıddıdır, intikam da nimetin zıddıdır. İntikam "nıkmet" kökünden olup, güç göstermek ve bir cinayetin cezasını vererek; ona öldürmekten aldığı tadı, acı çektirerek ödetmek demektir ki, Türkçe'de "öç almak" diye tabir olunur. Affın zıddıdır. Allah, gerçi affedici ve bağışlayıcıdır, halîm, ğafûr, raûf ve rahîmdir; küfür ve isyandan sonra bile tevbe edip hakkı kabul edenleri, hakka dönenleri, iman edip kendisine sığınanları affeder ve bağışlar. Fakat hilmin, affın ve bağışlamanın hayır ve kemal olması, hak ile bâtılı eşit tutmak, iyilikle kötülüğü birbirine karıştırmak gibi geniş kapsamlı bir kötülüğe sebep olmaması şartına bağlıdır. Hakk'a iman edip, kötülüğü kötülük bilerek yaptığı fenalıktan dolayı yüzü kızaracak ve bu duygunun itmesiyle günahlara tevbe edecek olanlara karşı affedici olmak ve hilimle davranmak hayır ve rahmet olursa da, affa uğradıkça şımaran ve kötülük ile zulüm yapmaktan zevk alan ve gittikçe daha çok haksızlık yapacak olanlara karşı affedici ve bağışlayıcı olmak, onlar hakkında iyilik değil, katıksız kötülüktür. Onun yaptığı fenalıklara ortak olmak ve teşvikçi olmak demek olur ki, bütün hukukun ve her türlü hayrın mercii ve yöneticisi kayyûm olan, Rahmân ve Rahîm'in izzeti, adâleti ve rahmeti böyle bir zilletten münezzehtir. Bunun için asr-ı saâdette bir Arap şâirinin şu beyti, Rasûlullah'ın da beğenisine mazhar olmuştu: "Herhangi bir hilmin saflığını karışıklıktan, duruluğunu bulanıklıktan koruyacak önlemleri yoksa o hilimde hayır da yoktur." (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 2, s. 295-299)

 

Seyyid Kutub diyor ki: Sûre, Peygamber’in (salât selâm üzerine olsun) mesajını reddeden ehl-i kitaba hitaben başlıyor. Eğer mesele hüccet ve delil ile iknâ olma meselesi olsaydı Peygamberliğin, peygamberlerin, Allah tarafından indirilen kitapların, Allah'tan gelen vahyin ne olduğunu daha iyi bilmeleri gereken ehl-i kitab, diğer insanlardan daha önce davranıp kendilerine sunulan gerçeği tasdik edip müslüman olmaları gerekirdi.

Sûre, onların içlerini kemiren ya da kasıtlı olarak müslümanların kalplerine ekmeye çalıştıkları büyük şüphe tohumları hususunda meseleyi kesin çizgilerle ayıran, bu şüphelerin hangi kanallardan ve gizli yollardan kalplere akıtıldığını ortaya çıkaran, gerçek mü'minlerin Allah'ın âyetleri karşısındaki tutumları ile kalplerinde hastalık ve sapıklığa eğilim duyanların tavırlarını belirleyen, müminlerin Rabblerine karşı tutumlarını, O'na sığınışlarını, O'na niyazda bulunuşlarını ve O'nu yüce sıfatlarıyla tanımalarını tasvir eden bir bölümle başlıyor: "O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve yarattıklarını gözetip yöneten Allah'tır."

Bu apaçık ve berrak Tevhid inancı, müslümanın inancıyla diğer bütün inançlar arasındaki yol ayrımıdır. Bu açıdan bakıldığında ateistlerin ve müşriklerin inançları ile Hakk yoldan sapmış olan yahudi ve hıristiyanların inançları, aralarındaki tüm din ve mezhep ayrılığına rağmen aynı kategoriye girer. Bu da müslümanın hayatı ile yeryüzündeki diğer inanç sahiplerinin hayatı arasındaki ayrılış noktasıdır. İşte burada sözü edilen inanç, hayat düzenini her alanda kontrol altına almakta ve ona yön vermektedir.

"O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve yarattıklarını gözetip, yöneten Allah'tır." Ulûhiyette O'nun ortağı yoktur. "Hayy"dır; Mutlak olarak hayatı kendisinden kaynaklanır. O'nun hayatı her çeşit kayıttan uzaktır, sıfatlarında O'nun bir benzeri yoktur. "Kayyum"dur; her canlı ve cansız O'nunla varlığını sürdürebilir, bütün hayata ve tüm varlıklara hâkim olan da O'dur. Bu evrende O'nsuz ne bir varlıktan ne de hayattan söz edilebilir.

İşte bu, düşünce ve inançta yol ayrımıdır; hayat ve ahlâk sisteminde yol ayrımı. Ulûhiyet hakkını yalnız Allah'a veren bir inançla, birçok câhilî düşüncenin kargaşası sonucu ortaya çıkan çok ilâhlılık inancı arasındaki yol ayrımı. O zaman Arap yarımadasında hüküm süren müşriklerin inançlarıyla Allah'a oğul isnad eden yahudi ve hıristiyan inancı arasında veya birden çok ilâhı benimseyen hıristiyan inancı arasında hiçbir fark yoktur.

Kur'ân-ı Kerim yahudilerin "Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediklerini haber veriyor. Nitekim bugün yahudilerin "Kitab-ı Mukaddes" olarak kabul ettikleri kitap da buna benzer birtakım sapık düşüncelerle doludur. Tekvin bölümü, altıncı babda buna değinilmiştir: "Ve vaki oldu ki, toprağın yüzü üzerinde adamlar çoğalmağa başladı, ve onların kızları doğduğu zaman, Allah oğulları adam kızlarının güzel olduklarını gördüler, ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve RAB dedi: Ruhum adam ile ebediyen çekişmeyecektir, çünkü o da ettir; bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Allah oğulları insan kızlarına vardıkları zaman, o günlerde, hem de ondan sonra, yeryüzünde Nefilim (iri adamlar) vardı; bunlar eski zamandan zorbalar, şöhretli adamlardı." (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 6/1-4, s. 5) (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an)

Mevdûdi diyor ki: Tevrat ve İncil hakkında genel bir yanılgı vardır. Çünkü çoğu kişi Pentateuch'u (Eski Ahid'in ilk beş kitabı) Tevrat, Gospel'i (Yeni Ahid'in ilk dört kitabı) ise İncil olarak kabul eder. Bu yanlış anlama vahyin kendisinden şüpheler uyandırır ve şöyle bir soru akla gelebilir: "Bu kitaplar gerçekten Allah'ın kelâmı mı? Kur'an-ı Kerim gerçekten bunların içindekileri tasdik mi ediyor?"

Aslında Kur'an'ın tasdik ettiği Tevrat, Pentateuch'un kendisi değildir; fakat O'nun içine serpiştirilmiştir. Aynı şekilde İncil de "Dört Gospel" değildir, fakat bu kitaplarda muhtevîdir.

Tevrat, Hz. Mûsâ'ya (a.s.) kırk yıl süren peygamberliği müddetince verilen emir ve öğütlerden oluşur. Taş tabletlere kazınmış olan ve Tur Dağı'nda Mûsâ'ya verilen On Emir de bunların içindedir. Geri kalan emir ve öğütleri ise Hz. Mûsâ (a.s.) kendisi yazdırmıştır. Daha sonra on iki İsrail kabilesinin (sıbt) her birine, rehberlik etmesi için Tevrat'ın bir kopyasını vermiştir. Bir kopyası da dikkatle korunması için Levi'lere verilmiş ve taş tabletlerle birlikte Tabut'ta (On Emir'in muhâfaza edildiği sandık) muhâfaza edilmiştir. Bu Tevrat, Kudüs'ün ilk yakılıp yıkılmasına kadar tam bir kitap olarak kalmıştır. Fakat zamanla İsrâiloğulları bu Kitab'a o denli ilgisiz, anlayışsız ve aldırmaz bir hale geldiler ki, Yoşiya'nın krallığı zamanında Süleyman Tapınağı tamir edilirken, başkâhin Hilkiya O'nu şans eseri buldu; fakat O'nun Tevrat olduğunu anlayamadı. O'nun sadece bir kanun kitabı olduğunu düşündü ve Kitab'ı krallık yazmanına antika bir eser olarak verdi. Bir sonraki, O'nu Kral Yoşiya'ya iletti. Kitap okununca Yoşiya elbiselerini yırttı ve Hilkiya ile diğerlerine Kitab'ın içindekiler hakkında Rabbe danışmalarını emretti. (II Krallar, 22:8-13). Nebukadanazor'un Kudüs'ü yağmalayıp Süleyman Tapınağını yıktığı dönemde, İsrailoğulları'nın durumu işte böyleydi. Bu şekilde uzun yıllardan beri bir köşede unutulmuş Tevrat'ın son kopyalarını da ebediyen kaybetmiş oldular.

İsrâiloğulları, Babil'deki sürgünden ülkeleri Kudüs'e geri dönüp tapınağı tekrar yaptıklarında Ezra, Eski Ahid'i derledi. Ezra, halkının ileri gelen bazı adamlarını topladı ve onların yardımıyla şimdi Kitab-ı Mukaddes'in ilk 17 kitabını oluşturan İsrailoğulları'nın tüm tarihini yazdı. Bunlardan Çıkış (Eski Ahid'in ikinci kitabı Çev.) Leviller (Eski Ahit-3. kitap), Sayılar (Eski Ahit-4. Kitap), Tesniye (Eski Ahit-5. Kitap) Hz. Mûsâ'nın (a.s.) hayatını anlatır. Ezra ve yardımcılarının bulup vahyin kronolojik düzenini gözönünde bulundurarak uygun yerlere yerleştirdikleri asıl Tevrat âyetlerini de içerir. Asıl Tevrat, Hz. Mûsâ'nın (a.s.) hayat hikâyesi içine serpiştirilmiş bulunan âyetlerden oluşur ve bugün bile onları diğerlerinden ayırıp Mûsâ'nın (a.s.) "Rabbiniz Allah diyor ki," dediği yerde asıl Tevrat başlar ve hayat hikâyesi yeniden başladığında Tevrat'ın o bölümü biter. Kitab-ı Mukaddes'in yazarı buralara açıklama ve yorum mâhiyetinde bazı şeyler eklemiştir. Sıradan okuyucu işte bu yorumlardan asıl Tevrat'ı ayırdetmede yanılgıya düşer. Bununla birlikte İlâhî Kitaplar'ın mâhiyetini iyi bilenler, bir dereceye kadar bu yorumla, vahyolunan âyetleri ayırdedebilirler.

Kur'an'a göre sadece Pentateuch'un içine serpiştirilen bu bölümleri gerçek Tevrat'tır ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Bu âyetleri derleyip Kur'an'la karşılaştırarak sınayabiliriz. Orada veya burada ayrıntılarda bazı farklılıklarla karşılaşılabilir; fakat, iki kitabın ana öğretilerinde en ufak bir farklılık bile yoktur. Bugün bile bu iki Kitab'ın aynı kaynaktan geldiği açıkça görülebilir. Aynı şekilde, İncil de Hz. İsa'nın (a.s.) hayatının son birkaç yılı boyunca sarfettiği, vahyolunan sözler ve konulardan oluşur.

Bu sözlerin Hz. İsa'nın (a.s.) hayatı esnasında derlenip kaydedildiğinden emin olamayız. Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: "İsa (a.s.) hiçbir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de O'nunla ilgili hiçbir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O halde tarihte İsa ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi herhalde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı halde mevcut idi." Her ne ise, ölümünden yıllar sonra Hz. İsa'nın (a.s.) hikâyeleri dört incil (Gospel) şeklinde derlendiği zaman (Markos'un tertiplendiği zaman, ilki M.S. 65-67 yıllarında düzenlenmiştir), O'nun bazı yazılı veya ezberde kalan sözleri, tarihsel sıralamaya göre uygun yerlere konulmuştur. Yani ilk dört Gospel'in İncil olmadığı, yani Hz. İsa'nın (a.s.) söz ve rivâyetlerinden oluşmadığı, fakat onları içerdiği çok açıktır. Yazarların eserlerinde Hz. İsa'nın (a.s.) sözlerini diğerlerinden ayırmak için tek bir aracımız var: Yazarların "İsa şunu söyledi ve öğretti" dediği yerlerde İncil başlar ve hikâyeye geri döndüklerinde İncil biter. Kur'an'a göre sadece bu bölümler İncil'dir ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Eğer bu bölümler derlenir ve Kur'an'la karşılaştırılırsa, ikisi arasında ciddî bir fark görülmez. Eğer bazı ufak farklılıklar varmış gibi görünüyorsa, bunlar da ön yargısız bir düşünce sonucunda ortadan kaldırılabilir. (Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 1, s.207-208)

 

 

 

 

Osman Cilacı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215-216

Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y. s. 10-17

Osman Cilacı, a.g.e. c. 6, s. 109-110

A.g.e. c. 6, s. 92-94

M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, s. 155-157

A.g.e. s. 158-169

M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s. 176-253

A.g.e. s. 13-14

 

 

 

 

Tevrât ve Yahûdilerle İlgili Âyet-i Kerimeler

TEVRAT

a- Tevrat, Hz. Mûsâ’ya (ve Hz. Hârun’a) Verilmiştir: 2/Bakara, 51, 53, 87; 6/En’âm, 154; 11/Hûd, 110; 17/İsrâ, 2; 21/Enbiyâ, 48; 23/Mü’minûn, 49; 25/Furkan, 35; 28/Kasas, 43-44; 32/Secde, 23; 37/Sâffât, 117-118; 40/Mü’min, 53-54; 41/Fussılet, 45; 46/Ahkaf, 12.

b- Tevrat, Hz. İsa’ya da Öğretilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48, 50; 5/Mâide, 110.

Tevrat, Verilen Millete Rahmettir: 28/Kasas, 43, 46; 46/Ahkaf, 12.

Tevrat, Kur’an’dan Önce İnsanlar İçin Hidâyet ve Nurdur: 3/Âl-i İmrân, 3-4; 5/Mâide, 44; 6/En’âm, 154; 17/İsrâ, 2.

Tevrat Şeriatı: 5/Mâide, 44-45; 9/Tevbe, 111; 17/İsrâ, 4.

Tevrat ile Amel Eden Diğer Peygamberler: 2/Bakara, 87; 19/Meryem, 12.

Tevrat, Yahûdilerin Tahrifine Uğramıştır: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmrân, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.

B- İSRÂİLOĞULLARININ NANKÖRLÜKLERİ VE İHÂNETLERİ

İsrâiloğullarına Verilen Nimetler: 7/A'râf, 160-161, 163, 171; 10 /Yûnus, 93; 17/İsrâ, 6; 20/Tâhâ, 80-81; 44/Duhân, 32-33; 45/Câsiye, 16.

İsrâiloğullarına Verilen Nimetlerin Hatırlatılması: 2/Bakara, 40, 48-60, 122, 211.

İsrâiloğullarının Nankörlükleri: 2/Bakara, 61; 7/A'râf, 160-162.

İsrâiloğulları Allah'a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 83, 93, 246; 5/Mâide, 12-13; 7/A'raf, 164, 169.

İsrâiloğulları İyiliği Emredip Kötülükten Sakındırmazlar: 5/Mâide, 79.

İsrâiloğulları, Mü'minler Aleyhine Müşriklerle Dostluk Kurarlar: 5/Mâide, 80-81.

İsrâiloğulları Tevrat'ı Tahrif Ettiler (Bozdular): 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.

İsrâiloğullarının Birçoğu Hâindir: 5/Mâide, 13, 32.

İsrâiloğullarının İçinden Birçok Önderler Çıkmıştır: 32/Secde, 24.

İsrâiloğullarının On İki Boya Ayrılmaları: 7/A'râf, 160.

İsrâiloğullarının Firavun'un Elinden Kurtulması: 7/A'râf, 136-138, 141; 10/Yûnus, 90; 44/Duhân, 30-31.

C- İSRÂİLOĞULLARININ İMANDAN YÜZ ÇEVİRMELERİ

İsrâiloğullarının İmandan Yüz Çevirmeleri: 2/Bakara, 63-64, 74; 7/A'râf, 148; 45/Câsiye, 16-17.

İsrâiloğullarının Hz. Musa'ya İsyanları: 5/Mâide, 20-26; 7/A'râf, 138-140.

İsrâiloğullarının Buzağıya Tapmaları: 2/Bakara, 51-52, 92-93; 7/A'râf, 148-152, 155-156; 20/Tâhâ, 83-97.

İsrâiloğulları Peygamberleri Yalanladılar ve Öldürdüler: 5/Mâide, 70-71; 17/İsrâ, 4.

İsrâiloğulları Hz. İsa'nın Tanrılığını İddia Ettiler: 5/Mâide, 72, 75, 116-117.

İsrâiloğulları, Peygamberimiz'e Haset Ettikleri İçin İman Etmediler: 5/Mâide, 13; 45/Câsiye, 17.

İsrâiloğulları, Kesilmesi Emredilen İneği Zoraki Kestiler: 2/Bakara, 67-73.

İsrâiloğullarından İman Edenler: 7/A'râf, 159.

İsrâiloğullarının Bilginleri, Kur'an'ın Geleceğini Biliyordu: 26/Şuarâ, 196-197.

İsrâiloğullarının İhtilâf Ettikleri Konuları Kur'an Açıklar: 27/Neml, 76, 78.

İsrâiloğullarını Kur'an'a İman Etmeye Dâvet: 2/Bakara, 41-42.

İsrâiloğullarının Dünya Sevgileri: 7/A'râf, 169.

D- İSRÂİLOĞULLARININ CEZALANDIRILMALARI

İsrâiloğulları, Hz. Dâvud ve Hz. İsa'nın Diliyle Lânetlenmişlerdir: 5/Mâide, 78.

İsrâiloğullarının Üzerine Horluk ve Yoksulluk Vurulmuştur: 2/Bakara, 61; 7/A'râf, 167-168.

İsrâiloğullarının Maymuna Çevrilmeleri: 2/Bakara, 65-66; 5/Mâide, 60; 7/A'râf, 166.

İsrâiloğullarının Allah'ın Rahmetinden Koğulmaları: 5/Mâide, 12-13.

İsrâiloğullarının Domuza Çevrilmeleri: 5/Mâide, 60.

İsrâiloğullarının Azaba Uğraması: 2/Bakara, 55, 58-59, 61, 65-66; 4/Nisâ, 47, 153; 5/Mâide, 12-13, 20-26; 7/A'râf, 161-166: 17/İsrâ, 4-8.

İsrâiloğullarına Tâlût'un Kral Olarak Gönderilmesi ve Câlût'un Hz. Davut Tarafından Öldürül-mesi: 2/Bakara, 247-251.

E- YAHUDİLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ

Yahudiler Cimridir: 4/Nisâ, 47.

Yahudiler, Allah'ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.

Yahudiler, Yeryüzünde Fesat Çıkarırlar: 5/Mâide, 64.

Yahudilerin Misali: 59/Haşr, 15.

Yahudiler "Cennet Bizimdir" Derler: 2/Bakara, 94, 111-112; 4/Nisâ, 49.

Yahudiler Hayata Düşkündürler: 2/Bakara, 102-103.

Yahudiler, Sihir Yoluna Saptılar: 2/Bakara, 102-103.

Yahudiler, Hıristiyanlara Düşmandırlar: 2/Bakara, 113, 140; 5/Mâide, 18; 21/Enbiyâ, 93; 42/Şûrâ, 14.

Yahudiler, Kendi Dinlerine Dâvet Ederler: 2/Bakara, 135-136; 3/Âl-i İmran, 72-73.

Cumartesi/Sebt Günü: 2/Bakara, 65; 4/Nisâ, 47; 7/A'râf, 163; 16/Nahl, 124; 55/Rahmân, 29.

Yahudiler, Mü'minlere Karşı Çok Zayıftır: Haşr, 14-15.

Yahudiler Faiz Yer: 4/Nisâ, 161.

Yahudiler, Allah'ı Fakir; Kendilerini Zengin Kabul Ederler: 3/Âl-i İmran, 181.

F- YAHUDİLERİN İMANDAN YÜZ ÇEVİRMELERİ

Yahudiler, Allah'ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 3/Âl-i İmran, 112; 6/En'am, 91.

Yahudiler, Kendilerinin Allah'ın Oğulları, Dostları Olduklarını Söylerler: 4/Nisâ, 49-50; 5/Mâide, 18; 62/Cum'a, 6-8.

Yahudiler, Tekrar Tekrar Dinlerinden Dönerler: 4/Nisâ, 137.

Yahudiler, Peygamberlerden İnanmayacakları Şeyler İsterler: 4/Nisâ, 153.

Yahudiler, Allah'ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.

Yahudi Münafıklar: 2/Bakara, 76-78.

Yahudilerin Peygamberimizi Yalanlamaları: 2/Bakara, 88, 90, 101, 139-140, 146; 4/Nisâ, 54-55; 6/En'am, 20; 7/A'râf, 175-177.

Yahudilerin Az Bir Kısmı İman Eder: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 55, 155.

Yahudilerin İçlerinden İman Edenler: 2/Bakara, 62; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide, 69; 7/A'râf, 159.

Yahudiler, Cebrâil'e Düşmandırlar: 2/Bakara, 97.

Yahudiler, Allah'a Çocuk İsnadında bulundular: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 19/Meryem, 88-92.

Yahudi ve Hıristiyanların İnkârlarına Karşı Mü'minlerin Cevabı: 2/Bakara, 135-140; 3/Âl-i İmran, 73.

Yahudiler, Hakikata Yüz Çevirmeyi İş Edinmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 23-24.

Yahudiler Tevrat'a Bile Uymazlar: 3/Âl-i İmran, 23-24, 93-94; 5/Mâide, 41-43; 62/Cum'a, 5.

Yahudiler, Yahudi Bilginlerini Tanrı Edindiler: 9/Tevbe, 31, 34.

Yahudiler, Kur'an'ı Hasetlerinden ve Mevki Hırslarından Dolayı İnkâr Ettiler: 2/Bakara, 89-91, 101, 4/Nisâ, 54.

G- YAHUDİLERİN NANKÖRLÜKLERİ VE İHANETLERİ

Yahudiler, Mü'minlere Eziyetten Başka Zarar Veremezler: 3/Âl-i İmran, 112.

Yahudiler, İsyan Etmiş ve Aşırı Gitmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 112.

Yahudiler, Mü'minlere İnanmazlar: 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43.

Yahudiler, Tevrat'ı Tahrif Ettiler: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.

Yahudilerin Peygamberimiz'e Selâm Verme Şekli: 58/Mücadele, 8.

Yahudiler, Allah'a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 84-86, 93, 100; 4/Nisâ, 154-155.

Yahudiler, Peygamberleri Öldürdüler veya Yalanladılar: 2/Bakara, 87; 3/Âl-i İmran, 21-22, 54-55, 112, 181, 183; 4/Nisâ, 155, 157; 5/Mâide, 10.

Yahudilerin Dostlukları Yoktur: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.

Yahudiler, Yahudi Olmayanın Düşmanıdırlar: 3/Âl-i İmran, 72-73; 4/Nisâ, 160,

Yahudiler, Antlaşmalarına Uymazlar: 8/Enfâl, 56-57.

Yahudiler, Allah'ın Nurunu Söndürmek İsterler: 9/Tevbe, 32-33.

Yahudiler, Hz. İsa'yı İnkâr ile Öldürdüklerini Söylerler: 4/Nisâ, 156-157, 159.

Yahudiler, Hz. Meryem'e İftira Etmişlerdir: 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem, 27-34.

H- YAHUDİLERİN CEZALANDIRILMALARI

Yahudilerin Peygamberimiz Tarafından Sürülmeleri: 59/Haşr, 1-6.

Yahudiler, "Allah'ın Azabı Bize Dokunmayacak" Derler: 2/Bakara, 80-82; 3/Âl-i İmran, 24-25.

Yahudiler, Allah'ın Rahmetinden Koğulmuşlardır: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156-157.

Yahudilerin Zulümlerinden Dolayı Kendilerine Haram Edilen Şeyler: 6/En'am, 146-147; 16/Nahl, 118.

Yahudilerin Cezası: 3/Âl-i İmran, 12, 25, 181-182; 4/Nisâ, 55, 161; 5/Mâide, 41; 22/Hacc, 17; 59/Haşr, 15.

Yahudilerin üstüne Zillet Damgası Vurulmuştur: 3/Âl-i İmran, 112.

Yahudiler, Lânetlenmişlerdir: 4/Nisâ, 47, 52, 155.

Yahudiler, Tutuşturdukları Savaşta Mağlup Olurlar: 5/Mâide, 64.

İ- EHL-İ KİTAP KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER

a- “Ehlu’l-Kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (31 âyet): 2/Bakara, 105, 109; 3/Âl-i İmrân, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 98, 99, 110, 113, 199; 4/Nisâ, 123, 153, 159, 171; 5/Mâide, 15, 19, 59, 65, 68, 77; 29/Ankebût, 46; 33/Ahzâb, 26; 57/Hadîd, 29; 59/Haşr, 2, 11; 98/Beyyine, 1, 6.

“Ûtü’l-kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (20 âyet): 2/Bakara, 101, 144, 145; 3/Âl-i İmrân, 19, 20, 23, 100, 186, 187; 4/Nisâ, 44, 47, 51, 131; 5/Mâide, 5, 5, 57; 6/En’âm, 44; 9/Tevbe, 29; 57/Hadîd, 16; 74/Müddessir, 31, 31; 98/Beyyine, 4.

Ehl-i Kitabdan Mü’min Olanlar Vardır: 2/Bakara, 121; 3/Âl-i İmrân, 110, 113-115, 199; 13/Ra’d, 36; 28/Kasas, 52-55.

Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanlar: 2/Bakara, 121; 5/Mâide, 68; 98/Beyyine, 1-6.

Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109-120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.

Ehl-i Kitab, Kur’an’ı ve Peygamberimiz’i Bile Bile İnkâr Ederler: 2/Bakara, 101, 146; 3/Âl-i İmrân, 19, 70, 71, 81, 98-99, 187; 4/Nisâ, 44; 5/Mâide, 19; 6/En’âm, 20, 114; 7/A’râf, 157; 13/Ra’d, 30, 43; 26/Şuarâ, 196; 33/Ahzâb, 7; 48/Feth, 29; 98/Beyyine, 4.

Ehl-i Kitab Kendilerine Uyan Mü’minleri Kâfir Yaparlar: 3/Âl-i İmrân, 100-101; 4/Nisâ, 44-45.

Ehl-i Kitab Antlaşmalarını Bozar: 9/Tevbe, 1-3.

Ehl-i Kitab ile Savaş: 9/Tevbe, 29; 29/Ankebut, 46; 42/Şûrâ, 16.

Ehl-i Kitabın Kestiklerinin ve Yemeklerinin Yenmesi: 5/Mâide, 5.

Ehl-i Kitab Kadınların Nikâhlanması: 5/Mâide, 5.

k- Enl-i Kitabı İslâm’a Dâvet ve Dâvet Metodu: 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 15-16, 19, 65-66, 68, 77; 29/Ankebut, 46; 57/Hadîd, 28-29; 98/Beyyine, 1-5.

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

Tevrat, Hakkı Demirel, Müjde Y.

Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.

Mezmurlar: Zebur, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 2001

Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Antlaşma), Kitabı Mukaddes Şirketi, Yeni Yaşam Y., İst. 2001

Geçmiş ve Gelecek Arasında Tevrat, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.

Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat

Tevrat, İnciller ve Kur'an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.

Tevrat, İncil ve Kur'an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız

Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.

Yaratılış (Tekvin), Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.

Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed (s.a.v.), Abdullah Davud, Nil A.Ş. Y.

Kutsal Kitap Değiştirildi mi? Dan Wickwire, Müjde Y.

Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? Ahmed Deedat / Edip Yüksel, İnkılâb Y.

Tevrat, Zebûr, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’deki Ortak Âyetler, Zakir Barutçu, Müthiş Kitaplar, Üs Y.

Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.

Hadislere Göre Yahudi ve Hıristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan Y.

Yahudi Tarihi Yahudi Dini, İsrael Shahak, çev. Ahmet Emin Dağ, Anka Y.

Yahudi Dâvâsı ve Filistin, Said Şamil, Kitabevi Y.

Yahudi, Zübeyir Yetik, Beyan Y.

Yahudiliğin Gerçek Yüzü, Fuad Abdurrahman er-Rıfai, Hak Y.

Yahudi Hâkimiyeti, Seyyid Abdurrahman eRıfai, çev. Tarık Akarsu, Ferşat Y.

Yahudi ile Savaşımız, Seyyid Kutub, Arslan Y.

Yahudileşme Temayülleri, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.

Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri, Vill Durant, İnkılab Y.

Yahudi Tarihi ve Siyon Önderlerinin Protokolleri, Roger Lambel, Ank.

Yahudiliği Anlamak, Samuel bin Yahya, İnsan Y.

Yahudiliğin Çöküşü, Otto Heller, İnter Y.

Yahudilik ve Masonluk, Harun Yahya, Sezgin Neşriyat

Yahudilerin Kanlı Böreği, Necip el-Kıylânî, çev. Ali Nar, Aksa Yayım Paz.

Yahudinin Tahta Kılıcı, Mustafa Akgün, Şahsi Y.

Yahudilik'de Talmud'un Mevkii ve Prensipleri, Zaferü'l İslâm Han, Çev. Mehmet Aydın, İhya Y.

Hz. Peygamber Döneminde Yahudi Meselesi, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.

Hz. Peygamber'in Yahudilerle Münasebetleri, İsmail Hakkı Atçeken, Marifet Y.

Tarih Aynasında Yahudiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.

Tarih Boyunca Türkler ve Yahudiler, Hikmet Tanyu, İst.

Kur'an-ı Kerim'de Yahudiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet Vakfı Y.

Kur'an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T. Diy. V. Y.

Kur'an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Münafıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.

Kur'an Açısından Yahudi, Afif Abdülfettah Tabbara, terc. M. Aydın

İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Yaşar Kutluay, Ankara

Beynelmilel Yahudi, Henry Ford, Kamer Neşriyat

İbrânîler, Şemsettin Günaltay, İst.

Kur'an'da Ehl-i Kitab, Veli Ulutürk, İnsan Y.

Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.

Kudüs Müftüsü, Philip Mattar, Akademi Y.

Filistin'de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.

İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.

İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.

İsrail'in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.

İsrail'in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.

İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.

İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.

İsrail'in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.

İsrail'in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.

Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.

Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.

Çağdaş Dinler, R. Abdullah el Ferhan, çev. F. Demirci, H. Kemal, Ulus. İslâma Çağrı C. Y.

Yehova'nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.

Masonluk ve Kapitalizm, Heyet, Araştırma Y.

Şeytanın Dini Masonluk, Heyet, Araştırma Y.

Tarih Boyunca Masonluk, Jose Maria Ceardenal Rogriguez, Kayıhan Y.

Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Y.

Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.

Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.

Kur’ân-ı Kerim’de İlâhî Kitaplar, Leyla Demiri (Yüksek Lisans Tezi, Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enst. Temel İslâm Bilimleri Ana Bilim Dalı, Kelâm Bilim Dalı), İst. 2000)

Kitab-ı Mukaddes/Kur’an ve Turizm -Semâvî Dinler ve Turizm İlişkisi, Muzaffer Yılmaz (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Turizm Ana Bilim Dalı), İst.

Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 137-168

Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. c. 3, s. 85-140, c. 2, s. 287-297

Kur'an'da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187

Din Anlayışımızdaki Temel Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86

İslâm'a İtirazlar ve Kur'an-ı Kerim'den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi, s. 327-376

Kur'an'da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y. s. 217-307

Kur'an'da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y. s. 184-194

Kur'an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 129-154

Kur'an'da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128

Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 156-162

Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Y. s. 241-306

Fâtiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 60-69

Sorularla Fâtiha Suresi, Sabit Durmuş, Ali İçipak, Ölçü/Yenda Y. s. 178-207

Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 225-231

İsrailoğulları, Adnan Adıgüzel, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35